Bugun...


Prof.Dr.Behçet Kemal Yeşilbursa

facebook-paylas
Siyasal İslam’ın Sonu mu? Seçim Üzerine Bazı Düşünceler
Tarih: 01-04-2024 19:32:00 Güncelleme: 01-04-2024 19:32:00


 

Millet demokrasi, hak, hukuk, adalet, aş, iş dedi. Millet insanca yaşam hakkı dedi. Ve Atatürk, Cumhuriyet ve ile bir sorununun olmadığı gösterdi. Emperyalistlerin ve ülkedeki işbirlikçilerinin dayatmalarına hayır dedi. Seçimlerde Nas değil akıl, Saltanat değil Cumhuriyet, Otokrasi değil Demokrasi kazandı; dolayısıyla halk kazandı. Kibir kaybetti.

 

Umarım CHP bu sonucu herkes CHP’li oldu diye anlamaz. İmamoğlu ve Mansur Yavaş’a baksınlar öyle davransınlar. Bu durum cemaatlerin ve DEM’in en azından büyük kentlerde kitlesine hâkim olamadığını dolayısıyla da iktidarı belirleyemediğini gösterdi. DEM ve cemaatler etnik ve mezhepsel siyasetten vazgeçmeli. Daha fazla demokrasi, daha fazla yatırım ve meşru zeminde daha fazla hak ve adalet istemeli. Yoksa her türlü bölücülüğün sonu Ortaçağ karanlığı olacaktır.

 

Diğer taraftan yıllardır emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin farklı şekillerde (etnik-mezhepsel-laik-anti laik şeklinde) bölmeye çalıştığı toplum bölünmedi. Fakat bir nevi kültürel bölünme yaşandı. Bir tarafta çağdaş, demokrat, seküler, cumhuriyetçi, Atatürkçü ve liberal kesim, diğer tarafta ise katı muhafazakâr, katı milliyetçi ve kökten dinciler yer aldı. Bu ise Osmanlı’dan (19. Yüzyıldan) beri devam eden kadim bir mücadele.

 

Siyasi partilerin, ülkelere ve bulundukları dönemlerin özelliklerine bağlı olarak, benzerlikleri ve farklılıkları vardır. Dolayısıyla tanımı ne denli kapsamlı olursa olsun, yapısını ve işleyiş biçimini tam olarak açıklamaya yetmez. Siyasi partiler, tanımların ötesinde; dünyanın içinde bulunduğu koşullar, ülkelerin gelişim düzeyi ve kitlelerin gereksinimleriyle biçimlenirler. Bu nedenle süreç içinde, gelişen ve değişen örgütlerdir.

 

Partiler, siyasi demokrasinin temsili kurumları olarak ortaya çıkmıştır. Her ülkenin toplumsal yapısına ve uluslararası ilişkiler ağının koşullarına bağlı olarak zengin bir çeşitlilik gösterirler. Benzerlikleri giderek artıyor olsa da; mücadele anlayışları, örgütlenme biçimleri bakımından farklı özellikler taşırlar.

 

Partilerin; kitle ya da kadro partileri, sağ ve sol partiler, yasal (legal)-yasadışı (illegal) partiler, düzen partileri-düzen dışı partiler, parlamento içi-parlamento dışı partiler, sınıf partileri, ulusal partiler gibi birçok türü vardır. Ancak partilerin gücünü, biçimi değil kitlelerden aldığı destek belirler. Bu destek, sorunlara çözüm üretme ve üretilen çözümleri uygulama konusunda halka verilen güvenle sağlanabilir. Zira güven sağlama, kitleleri örgütleyebilmenin ön koşuludur. Bugün tüm dünyada siyasi partiler, demokratik yaşamın en temel ve vazgeçilmez örgütleri olarak kabul edilmektedir. Bir siyasal sistemin demokratik olarak tanımlanabilmesi için mutlaka, özgür ve yarışmacı bir partiler rejimine sahip olması gereklidir.

 

Emperyalizmin egemenliği altındaki ülkelerde, bağımsızlık savaşını temel almayan partiler, halkın ve milletin sorunlarına çözüm getiremez, kitlelerle kaynaşıp onların desteğini alamaz. Bu tür partiler, bağımsızlığın yaratacağı gücü kavramaktan yoksundur. Bu nedenle, ideolojik görünümleri ve amaçları ne olursa olsun etkili olamazlar. Kendilerine; sağ, sol, İslamcı, sosyal demokrat ya da Atatürkçü ne ad verirlerse versinler sonuç değişmez.

 

Halkın ve milletin sorunlarını çözmek isteyen partilerin temel ilkesi emperyalizme karşı bağımsızlık, feodalizme karşılık ise demokrasi olmalıdır. Bu iki temel ilkeyi programlarının başına koyan partiler başarılı olur ve kitlelere ulaşabilir. Bu gereksinimi giderecek parti, kaçınılmaz olarak sınıfsal değil, ulusal bir parti olacaktır. Nitekim Türkiye gibi emperyalist boyunduruktan kurtulmak zorunda olan ülkelerde geçerli siyasi parti türü bu olmalıdır.

 

Sonuç olarak, bugün Türkiye’de yaşanmakta olan ana sorun; sınıfsal, etnik ya da dinsel değil, ulusaldır. Boyutu, yerel ya da bölgesel değil uluslararasıdır. Türkiye, varlığını koruyup geleceğini güven altına almak için siyasi gücünü toparlamak ve yakın tehlike durumuna gelen emperyalizmle mücadeleye hazırlanmak zorundadır. Bunun için de toplumun tümünü kucaklayan bir örgütün kurulması zorunludur. Siyasi, sınıfsal, etnik ve dinsel ayrılıkları öteleyen partiler üstü kurulacak bu yapı; Kurtuluş Savaşı’nın halk ayağını oluşturan, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dernekleri’ne benzer yapıda olmalı ve sağladığı mücadele birikimini günümüz koşullarına uyarlamalıdır.

 

Demokrasi ise eşitlik ve özgürlük rejimidir. Çünkü demokrasi halk demektir, halkın kendi kendisini yönetmesi demektir. Demokrasi, başında bir sultanın, padişahın, despotun, diktatörün olmadığı rejimdir. Demokrasinin temel direklerinden biri eşitliktir. İkincisi ise özgürlüktür. Demokrasi sadece bir yönetim şekli değildir. Demokrasi aynı zamanda bir haklar sistemidir. Haklar demokratik bir yönetim sürecinin yapı taşlarıdır. Monarşi-Krallık-Sultanlık-Padişahlık ise ayrıcalıklar rejimidir. Bu rejimlerde eşitlik ve özgürlük yoktur.

 

Monarşi-Krallık-Sultanlık-Padişahlık-Tiranlık-Diktatörlük gibi rejimler tek kişinin kendi çıkarları için devleti yönetmesidir. Aristokrasi-Oligarşi varlıklı, zengin bir azınlığın, sınıfın kendi çıkarları için toplumu yönetmesidir. Demokrasi ise halkın çıkarı için toplumun yine halk tarafından yönetilmesidir. Yani demokrasi çoğunluğun, halkın yönetimidir.

 

Demokrasi, halkın bütününün egemen güce yani devlete sahip olmasıdır. Yani devlet monarşilerde-krallıklarda-sultanlıklarda-padişahlıklarda olduğu gibi kişiye ait özel mülk değildir, milletin tamamına aittir. Demokrasi, halkın hem yöneten hem de yönetilen durumda olduğu bir yönetim biçimidir. Yani oyu ile iradesini açıklayan halk yönetendir. Dolayısıyla demokrasinin en önemli kurumu seçimlerdir.

 

Seçimler olmadan siyasal iktidarın halka dayandırılması, halkın iktidar süreçlerine katılması, kendi kendini yönetmesi, halkın hem yöneten hem de yönetilen olması pratikte imkânsızdır. Ancak seçimlerin özgür olması yeterli değildir, bunun yanında adil ve eşit olması da gerekir. Seçim mekanizmasının belirli toplumsal ve siyasal etkenleri vardır. Seçim her şeyden önce ülkeyi/kenti vb. kimlerin yöneteceğini belirler.  Başka bir ifadeyle seçim, kamu yöneticilerini dolayısıyla da siyasi iktidarı kullanacak olanları belirler. Ayrıca seçim aynı zamanda siyasi iktidarlara bir çeşit hesap sorma, onları sorumlu tutma ve siyasi iktidarı kullananların eylemlerini onaylama veya reddetme aracıdır. Fakat seçim ve seçme hakkının demokratik niteliğine kavuşması ve günümüz uygulamalarına ulaşması hiç de kolay olmamıştır. Bu, kamu yönetiminin ayrıcalıklı sınıfların tekelinden kurtarılması, siyasal temsilin ve dolayısıyla seçme hakkının demokratikleşmesi ile 20. Yüzyılda mümkün olmuştur.

 

Demokrasinin ilkesi de siyasal erdemdir. Yani yurt sevgisidir, ülke çıkarlarını kişisel çıkarların üstünde tutmadır, bencillikten, açgözlülükten, kişisel tutkulardan, hırs ve isteklerden fedakârlıktır. Velhasıl siyasal erdem, yasalara saygıdır. Eğer bir toplumda insanlar, özgür olarak korkusuzca düşünemiyor, düşündüklerini ifade edemiyor ve düşünceleri doğrultusunda örgütlenemiyorsa, o toplumda kamu yöneticileri seçimle bile başa gelse, o toplumda gerçek demokrasiden söz edilemez.

 

Demokrasiye göre meşru iktidar, kaynağını halkın onayından alan iktidardır. Halkın onayına dayanmayan, kaynağını halktan almayan bir siyasi iktidar hak edilmiş bir iktidar değil, olsa olsa zorla ele geçirilmiş, kuvvete dayanan bir iktidar olur.

 

Kamu yöneticisinin otoritesi, onun kişisel özelliklerinden değil seçimden gelmektedir. Toplumu yönetenlere bu yönetme hakkını veren de seçimdir. Bu nedenle demokratik siyasi iktidar zora değil, seçime dayanmalı ve kaynağını seçimden almalıdır. Başka bir ifadeyle, tüm siyasi iktidarlar halktan gelir ve halka yönelik olur ya da olmalıdır.

 

Kısaca demokrasilerde hiç kimse yasaların-hukukun üstünde değildir. Yasalara saygının bittiği yerde demokrasi bozulur. Devlet tükenir. Demokrasiyi ayakta tutan tek güç siyasal erdemdir, siyasal ahlaktır, hukukun üstünlüğüdür. Demokrasilerde emir veren de emir alan da eşittir. Demokrasilerde yasaları yapan da uygulayan da egemen gücün yani toplumun kendisidir.

 

Demokrasi eşitlik ilkesinin kaybolması ile bozulur. Demokrasi yönetiminin bozulmasının bir nedeni de yönetim kadrosunun daralmasıdır. Yönetici kadrosunun daralması ise demokrasiden aristokrasiye, aristokrasiden monarşiye ve nihayet monarşiden diktatörlüğe geçiş demektir. Demokrasinin temel ilkesi olan eşitlikten kolaylıkla bireyciliğe yani kişi egemenliğine kayılabilmektedir. İşte demokrasinin karşılaştığı sorunlardan biri buradan kaynaklanır. Diğer tehlikeler ise anarşi ve despotizmdir. Yasa tanımaz aşırı özgürlük anarşiyi, özgürlüklerin aşırı kısıtlanması da despotizmi doğurur.

 

Demokrasi toplumların kaçınılmaz geleceğidir. Demokraside insanlar gerçekten mutlu olmasalar bile mutsuz da olmayacaklardır. Ancak basın özgürlüğü olmadan da demokrasi olmaz. Basın özgürlüğü demokrasi için son derece önemlidir. Yani haber alma özgürlüğü ama doğru haber alma. İşte bu son seçim (31Mart 2024) bizlere bunları hatırlattı.

 

Atatürk özgürlüklerin demokrasi ilkesine dayalı cumhuriyet yönetiminde gerçekleşebileceğini söyler. Çünkü demokrasi yönetimi özgürlükleri tanır, onlara saygı gösterir ve onları korur. Atatürk’ün öngördüğü devlet sistemi her yönü ile laik bir devlettir. Bu devlette bireyleri birbirine bağlayan bağ, aynı millete mensup olma bağıdır. Bir topluluğu ulus yapan ise birlikte yaşama istek ve iradesidir. Atatürk’ün öngördüğü devlet sistemi ulusal devlettir. Bu devlette siyasal güç ulusta olacaktır. Yani siyasal gücün kaynağı, sahibi ne Tanrı ne de tek bir kişidir. İktidarın kaynağı da, sahibi de millettir. Egemenlik kayıtsız ve şartsız millete ait olacaktır. İktidarı kullanan kişiler yetkilerini doğrudan doğruya milletten alacaktır. Hiçbir şahıs, sınıf ya da zümre iktidarda hak iddia edemez ve hiç kimse milletten kaynaklanmayan bir gücü kullanamaz. Milli egemenlik ilkesi demokrasi yönetimini, halk yönetimini getirir. Milli egemenlik ilkesi demokrasi düşüncesinin uygulanış ve gerçekleşme biçimidir.

 

Son olarak, peki, gelecek ne getirecek? Pek çok bilim insanı demokrasi açısından, karanlık ve trajik bir döneme girileceğini iddia ediyor. Dünya’daki pek çok ülkenin, örneğin Türkiye gibi, demokratik olmayan sistemlere dönüşeceğini söylemekteler. Gelecek, bana kalırsa, kesin cevaplar verebilmek için çok belirsiz. Evet, dünya da, özellikle de Türkiye’de, demokrasinin krizde olduğu söylenebilir. Tramvaydan inilmiş hızlı trene binilmiş olabilir. Ancak buna rağmen demokrasi yok olmaya mahkûm değil. Deneyimler (ve son yerel seçim-31 Mart 2024) gösteriyor ki, demokratik kurumlar bir ülkede bir kere sağlam olarak kurulduktan sonra dikkate değecek kadar güçlü ve esnektirler. Demokrasiler, özellikle de Türkiye’de, karşılaştıkları sorunlarla başa çıkma konusunda beklenmedik bir yetenek göstermişlerdir. İşte bu son yerel seçimde de bunu gördük.

 



Bu yazı 477 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

AKP Nasıl Kazanıyor?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI