beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort seks hikayesi hava durumu betturkey beylikdüzü escort
Bugun...


Ahmet Aytaç

facebook-paylas
HAKİKATİN EN ZAYIF İHTİMALİ
Tarih: 01-06-2026 19:37:00 Güncelleme: 01-06-2026 19:37:00


Şevki fakir bir köylü çocuğuydu.

1976’nın sonbaharında Haydarpaşa Garı’na indiğinde,

İstanbul yalnızca kalabalık değil,

aynı zamanda gergindi.

Duvarlarda DİSK’in çağrıları,

karşı duvarlarda Ülkü Ocakları’nın sloganları vardı.

Şehir ikiye bölünmemişti;

çoktan parçalanmıştı.

İlk işini Zeytinburnu’nda bir atölyede buldu.

Gündüzleri çalışıyor,

akşamları kahvehanelerde dinliyordu.

Taksim’de 1 Mayıs 1977’de yaşananların hikâyesi hâlâ dillerdeydi:

meydanı dolduran kalabalık, ardından gelen panik, kurşunlar, ölüler…

Herkes başka bir fail anlatıyor,

ama kimse gerçeği bilmiyordu.

Şevki o gün şunu öğrendi:

Bu ülkede hakikat,

çoğu zaman en zayıf ihtimaldir.

Semt değiştirirken yön de değiştiriyordu.

Fatih’te milliyetçi kahvelere uğruyor,

Aksaray’da daha sol eğilimli işçi çevreleriyle oturuyordu.

Aynı cümleyi farklı kelimelerle kurmayı öğrendi.

Aynı yüzü, farklı inançlara inandırmayı da.

Zenginleşmenin yolunu ararken gözünü,

Fatih’te ticaretle büyümüş,

MHP’ye yakınlığı bilinen bir ailenin kızına dikti.

Kız üniversiteliydi;

Beyazıt kampüsünde boykotların,

yürüyüşlerin ortasında yetişmişti.

Şevki’nin niyetini sezdi, mesafe koydu.

Şevki ise meseleyi gelenekle çözeceğine inanıyordu.

“Kaçırılan kız evlenir,” düşüncesi,

yalnızca ona ait değildi;

taşradan şehre taşınmış bir kabuldü.

Kız isteme girişimi reddedildi.

Evden kovulur gibi gönderilen aracılar,

Şevki’nin zihninde başka kapıları açtı.

Tam o günlerde İstanbul’da başka haberler dolaşıyordu.

Ümraniye’de öldürülen beş ülkücü işçinin cenazeleri kaldırılmış,

mahalleler bir kez daha saflaşmıştı.

Aynı şehirde, başka bir gün,

MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı ve oğlu vurulmuştu.

İsimler değişiyor, cenazeler çoğalıyor,

ama dil aynı kalıyordu:

“Onlar” ve “biz”.

Şevki bu dili dikkatle dinledi.

Önce sol çevrelere gitti.

Beyazıt’taki dernek odalarında, “eşitlik” ve “halk” konuşmalarının arasında aynı talebi dile getirdi.

Reddedildi.

İlke vardı…

en azından o an için.

Sonra sağ çevrelere yöneldi.

Fatih’teki bir kahvede, Ülkü Ocakları’na yakın

gençlerle oturdu.

Burhan, Maraş’ta 1978’de yaşananların öfkesini hâlâ taşıyordu.

“Devlet yoksa biz varız,” diyordu.

Şevki bu dili benimsedi…

ya da öyle görünmeyi seçti.

Ve bir hikâye kurdu.

“Bizim mahallede zengin bir komünist var,” dedi.

“Örgütleri besliyor.”

O yıllarda bu cümle,

bir insanı hedefe koymak için yeterliydi.

İsim önemli değildi; etiket yeterdi.

Bir gece, kızın babasının evine bomba atıldı.

Haber, ertesi gün gazetelerde kısa bir sütun oldu.

Aynı gün başka bir yerde bir başka çatışma vardı;

ülke, sürekli tekrar eden bir şiddet döngüsüne alışmıştı.

Şevki ertesi gün sahnedeydi.

“Bunu yapanları bulacağım,” diyordu.

Devletin otoritesinin zayıfladığı yerde,

bireylerin “adalet” iddiası sıradanlaşmıştı.

Kimse ona inanmadı,

ama kimse de bu düzenin dışına çıkamadı.

Şevki yön değiştirdi.

Bu kez solu denedi.

1979’a gelinirken sokaklar daha da sertleşmişti.

Çorum’dan gelen haberler yeni bir kırılmanın işaretiydi.

Ardından Ankara’dan bir suikast haberi yayıldı:

Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak öldürülmüştü.

Devletin en üst katlarına kadar uzanan bu şiddet,

artık kimsenin güvende olmadığını gösteriyordu.

Şevki, kendisini “militan” diye tanıttı.

Ama ilk ciddi eylem çağrısında geri çekildi.

Çünkü ölüm, sloganlardan daha somuttu.

Dışlandı.

Bir kez daha saf değiştirdi.

Bu kez sağ çevrelerin içinde daha derine girdi.

Tam o sırada, zengin bir işadamının özel hayatı,

ideolojik bir gerekçeye dönüştürülmek üzere önüne geldi.

Adam, karısının ilişkisini biliyordu ama meseleyi “namus” değil,

“komünizm” üzerinden çözmek istiyordu.

“Komünist,” dedi.

Bu kelime, o yıllarda bir hüküm cümlesiydi.

Şevki ve yanındakiler, 1980’e doğru sürüklenen ülkenin karanlık sokaklarından birinde pusu kurdu.

Kurşunlar sıkıldı.

Adam öldü.

Olay, kayıtlara bir “sağ-sol çatışması” daha olarak geçti.

Gerçek yine kayboldu.

Yakalandıklarında Şevki’nin ifadesi hazırdı:

“Komünistti, vurduk.”

Bu, yalnızca bir savunma değil,

dönemin diline uyumdu.

12 Eylül 1980 geldiğinde,

sokakların dili bir gecede susturuldu.

Askeri araçlar caddeleri doldurdu,

afişler indirildi, kahveler boşaldı.

Sağcı, solcu, fark etmeksizin herkes toplandı.

Şevki de o kalabalığın içindeydi.

Yıllar geçti.

Cezaevleri yavaş yavaş boşaldı.

Dışarıda ise yeni bir anlatı kuruluyordu.

Geçmiş, yeniden yazılıyor;

suçlar, “dava”ya dönüştürülüyordu.

Şevki çıktığında artık sıradan biri değildi.

Onun adı,

“ülkücü mücadelenin bir parçası”,

“Efsane Dava Adamı” olarak anılıyordu.

Hikâyesi temizlenmiş,

keskin köşeleri törpülenmişti.

Oysa gerçek, arşivlerde bile tam yoktu.

Şevki ne 1 Mayıs’ta ölenleri umursamıştı,

ne Maraş’ta yakılan evleri,

ne Çorum’da parçalanan hayatları,

ne Ümraniye’de toprağa verilen işçileri,

ne de bir sabah evinden çıkamayanları…

Onun için tüm bunlar,

yalnızca kullanılabilir bir arka plandı.

Ve belki de bu yüzden,

en çok o başarılı oldu.

Çünkü bu ülkede bazen en tehlikeli olanlar,

hiçbir şeye inanmayanlardı.

(Hikaye yaşanmış iki ayrı olaydır. İsim ve mekan yerleri değiştirilerek yazıldı. Olayların kahramanı ve kahramanları hala hayattadır.)

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız



Bu yazı 41 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

ABD-İsrail-İran savaşında en beğendiğiniz savaş muhabiri kimdir?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI