15. yüzyılın sonlarında başlayıp 16. Yüzyılın ilk yıllarında gelişen Rönesansla birlikte Orta Çağ düşünce sisteminden uzaklaşılmış, eski Yunan ve Roma düşüncesine dönülerek, bunların Orta Çağ’da yapıldığı gibi Hıristiyanlık ilklerinin ışığı altında ele alınması yerine, doğrudan değerlendirilmesine gidilmiştir. Yeni coğrafi keşifler ekonomik hayatta, matbaanın keşfi ise düşünce alanında insanoğluna yeni ufuklar açmıştır. Bu yüzyıllarda İmparator-Papa çekişmesi önemini ve anlamını yitirmiştir. Papalık yenilgiye uğramış ve yavaş yavaş prensler/preslikler üzerindeki üstünlüğünü yitirmiştir. Bu yüzyıllar kara Avrupa’sında, Fransa ve İspanya’da merkezi monarşiler kurulmuştur. Buna karşılık Almanya ve İtalya’da henüz siyasal birlik kurulamamıştır. Büyük-küçük prenslikler bağımsızlıklarını koruma savaşı vermektedirler.
Nicolo Machiavelli 16. Yüzyıl başlarında İtalya’da ulusal birliği savunan merkezi güçlü bir devlet kurulmasını amaçlayan bir düşünür olarak ortaya çıkmıştır. İtalya’da ulusal birliğin Fransa ve İspanya’da olduğu gibi ancak güçlü bir prens tarafından gerçekleşebileceğine inanmıştır. Bir prens gereklidir ama birliği kurabilecek güçte ve yetenekte olmalıdır. Prens başarıya ulaşmalıdır ama nasıl? İşte Machiavelli “Prens” adlı eserinde bunu anlatmaktadır. Üzerinde önemle durulan ve daha sonraki yüzyılların siyasal düşüncesini etkilediği kabul edilen bu eserde Machiavelli, devletlerin ya cumhuriyet ya da prenslikler biçiminde yönetildiğini ve eserinin konusunun da prenslikleri incelemek olduğunu söyler.
Machiavelli siyasal rejimlerle toplum yapısı, sosyal yapı arasında zorunlu bağlantı, ilişki olduğunu söyler. Monarşi yönetiminin eşitsizliğe, cumhuriyet yönetiminin ise eşitliğe dayandığını ifade eder. Dolayısıyla monarşiyi yaşatmak için eşitsizliği, cumhuriyeti yaşatmak için ise eşitliği güçlendirmek gerektiğini söyler. Öte yandan sosyal yapı sağlam ve sağlıklı ise siyasi çalkantıların zararlı olmayacağını ama sosyal yapı bozulmuş, çürümüş ise en mükemmel yasaların bile etkili olamayacağını iddia eder.
Prens’lerin (yöneticilerin) iyi ya da kötü özellikleriyle anılacağını yazar. O’na göre, kimi eli açık, kimi cimri, kimi mükrim, kimi doymaz, kimi zalim, kimi merhametli, kimi aldatıcı, kimi sadık, kimi ödlek, kimi cesur, kimi alçak gönüllü, kimi hilekâr, kimi sert, kimi yumuşak… Bu özelliklerden iyi olanların Prens’de bulunması istenir, fakat bunlara sahip olmak pek mümkün değildir. Kaldı ki bu özelliklere sahip olması gerekli de değildir, bunlara sahipmiş gibi görünmesi de yeterlidir, der. Prens’in tek düşüncesinin devleti korumak olduğunu ve bunda başarılı olmak için kullandığı tüm araçların geçerli olacağını söyler. Yani amaç araçları meşru kılacaktır! Fakat burada bilerek ya da bilmeyerek gözden kaçırılan nokta, amacın devleti korumak olduğu ilkesidir.
Machiavelli’ye göre Prens verdiği sözü tutmalı ancak söz verdiği zamanki koşullar değişmişse ve sözünü tutması devlet için zararlı olacaksa verdiği sözü tutmayabilir. Prens’in hem sevilen hem de korkulan kimse olmasını söyler ancak eğer mutlaka biri olacaksa korkulan kimse olması gerektiğini ifade eder. Çünkü der Machiavelli, insanlar sevdikleri değil fakat korktukları kişiyi kırmaktan çekinirler, sevgi minnettarlık bağı ile durur, kişisel çıkar karşısında ise bu bağ hemen çözülür, oysa korku cezalandırılma endişesinden kaynaklanır ve kolay kolay yok olmaz.
Machiavelli hem hayranlık hem de endişe yansıtan karmaşık bir Osmanlı İmparatorluğu görüşüne de sahipti. Osmanlıları kendi zamanında, özellikle Sultan II. Mehmed ve haleflerinin liderliğinde, müthiş bir güç olarak görüyordu. Machiavelli, askeri örgütlenmelerini, topçuların etkili kullanımını ve merkezi otoriteyi Osmanlı Devleti’nin başarılarında önemli faktörler olarak gördü. Yazılarında Osmanlı yönetim sistemini Avrupa devletlerininki ile karşılaştırmıştır. Osmanlıların çeşitli ve geniş bir imparatorluk üzerinde kontrol sağlama becerisine hayran kalmış, bunu güçlü liderliklerine ve düzeni sağlamak için bir araç olarak korkuyu kullanmalarına bağlamıştır. Ancak özellikle yayılmacı hırsları göz önüne alındığında, Osmanlıların Hristiyan Avrupa için oluşturduğu potansiyel tehdit konusunda da endişe duyduğunu ifade etmiştir. Machiavelli'nin bakış açısı, Osmanlıların hem bir rakip hem de etkili devlet yönetimi için bir model olarak görüldüğü zamanının jeopolitik bağlamı tarafından şekillendirildi. Avrupalı yöneticilerin, Osmanlıların idari uygulamalarından ve askeri stratejilerinden ders çıkarabileceklerine ve aynı zamanda Hristiyanlığı korumak için onlara karşı birleşme ihtiyacını da kabul edebileceklerine inanıyordu. Genel olarak, Machiavelli'nin görüşleri, güç dinamiklerinin pragmatik bir analizini yansıtıyor ve gücün ve stratejik yönetimin önemini vurguluyor.
Sonraki yüzyıllarda ortaya Makyavelizm ve makyavelist deyimleri ortaya çıkmıştır. Herkes “Prens” adlı eseri kendi amacına göre yorumlamıştır. Bir taraftan anti-makyavelist akım gelişirken öte yandan mutlak iktidar heveslisi hükümdarlar esere ilgi duymuştur. Napolyon bazılarına göre “Prens”in ta kendisidir. Waterloo’da arabasının içinde “Prens” eserinin bulunduğu rivayet edilir. Fichte ve Hegel’in Machiavelli’den esinlendiği söylenir. 1870’te İtalyan birliği kurulduğunda Machiavelli bu hareketin ilk öncüsü olarak saygı ile anılır. Mussolini “Machiavelli bugün dört yüzyıl önce olduğundan çok daha canlıdır” diyecektir. Hitler yenildiğinde ise “Machiavelli’ler de bir gün dizginlenebilirmiş” denilecektir.
Aslında Machiavelli, Prens’i yazarken toplumları “prens” gibi yöneticilere karşı uyarmak istemiştir. Her ne kadar yöneticilere nasihat eder, yol gösterir gibi görünse de aslında yönetilenleri bu tür iktidarlara karşı uyarmayı amaçlamıştır. “Prens” bir siyaset felsefesi eseri değildir. Machiavelli en iyi yönetim hangisidir? Hangi yönetici meşrudur? İktidar nedir? sorunlarıyla ilgilenmez. Onu ilgilendiren İtalya’nın içinde bulunduğu durumdur. Ulusal bir devlet ve ulusal bir ordu nasıl kurulur? Bunu kurmak için ne yapmak gerekir? sorularına cevap arar.
Antik çağın devlet görüşünü Rönesans’ın siyasal akımlarıyla birleştiren ilk düşünür Machiavelli’dir. Siyasi düşünceler tarihi açısından onun önemi, Yeniçağ’da milli devlet düşüncesinin temsilcisi olmasındandır. Siyasal düşünce tarihinde bir değişimin öncüsüdür. Ondan önceki bütün düşünürler burjuvanın siyasal görüşlerini savunmuşlar ve kendilerini dinin etkisinden kurtaramamışlardır. Machiavelli siyasi düşünceyi dini düşünceden ayırarak laikliğin öncüsü olmuştur. Siyasal düşünce tarihine getirdiği yenilik, tek kelimeyle gerçekliktir.
Machiavelli'nin “Prens” adlı eseri, siyasi düşünce tarihinin en etkileyici ve tartışmalı metinlerinden biridir. Machiavelli, bir hükümdarın gücünü nasıl koruyabileceği ve siyasi iktidarı nasıl elde tutabileceği konusunda oldukça gerçekçi (hatta bazılarınca “acımasız”) yaklaşımlar sunar. Erdem (virtù) ve talih (fortuna) kavramları üzerinden liderlik gücünü analiz eder. Hükümdarın halkla ilişkisi, ordunun önemi, aldatma, korku ve sevgi arasındaki tercih gibi birçok siyaset teorisi tartışmasının temelini atar.
Neden tartışmalıdır. Çünkü geleneksel ahlaki yaklaşımları bir kenara bırakarak, amaca ulaşmak için gerekirse ahlaki normların çiğnenmesini savunur gibi bir üslubu vardır. “Amaç araçları meşrulaştırır” fikri, Machiavelli’ye özgü olmasa da bu eserle özdeşleşmiştir. Bu yüzden bazıları onu “kötücül bir akıl hocası”, bazıları ise “gerçekçi bir siyaset bilimci” olarak değerlendirir. Günümüzde modern siyasi liderlik, strateji ve diplomasi alanlarında hâlâ etkisi sürer. Hem akademik çalışmalar hem de popüler kültürde sıkça referans verilir. Özellikle güç dinamikleriyle ilgilenen herkes için kışkırtıcı, düşündürücü bir metindir.
Machiavelli’nin fikirleri, özellikle “Prens” adlı eserinde ortaya koyduğu siyaset anlayışı, günümüz politikalarında hâlâ yankı buluyor. Modern siyasette Machiavelli’nin izlerini şöyle özetleyebiliriz. Güç Odaklı Liderlik: Machiavelli’nin “amaç araçları meşrulaştırır” anlayışı, bazı liderlerin iktidarı korumak için etik dışı yöntemlere başvurmasını meşru göstermeye çalıştığı stratejilerde görülüyor. Manipülasyon ve Algı Yönetimi: Medya kontrolü, gündem değiştirme, seçmen davranışlarını yönlendirme gibi taktikler Machiavelli’nin “görünüş önemlidir” vurgusuyla örtüşüyor. Korku ve Otorite Dengesi: Sevgi yerine korkuya dayalı yönetim anlayışı, otoriter rejimlerde Machiavelli’nin “liderden korkmak, onu sevmekten daha güvenlidir” görüşünü yansıtıyor. Din ve Ahlakın Araçsallaştırılması: Machiavelli, siyasetin din ve ahlaktan bağımsız olması gerektiğini savunur. Günümüzde bazı siyasetçiler, dini söylemleri stratejik biçimde kullanarak halk desteği sağlamaya çalışıyor.
Akademik ve teorik etkilerini ise şöyle özetleyebiliriz. Siyaset Biliminin Temelleri: Machiavelli, modern siyaset biliminin kurucularından sayılır. Devlet, egemenlik ve insan doğası üzerine yaptığı analizler hâlâ siyaset teorisi derslerinde temel metinler arasında yer alır. Realist Yaklaşımın Öncüsü: Uluslararası ilişkilerde “güç dengesi” ve “çıkar odaklı diplomasi” gibi realist yaklaşımlar Machiavelli’nin düşüncelerinden beslenir. Güncel örnekler ise,
Bazı liderlerin popülist söylemler, karizmatik otorite, medya manipülasyonu ve hukuk dışı uygulamalar ile iktidarlarını pekiştirmesi, Machiavelli’nin stratejik liderlik anlayışına benzetiliyor. Özellikle seçim dönemlerinde yapılan negatif kampanyalar, oy ticareti gibi taktikler, Machiavelli’nin “her yol mübah” yaklaşımının modern versiyonları olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla Machiavelli’nin fikirleri, özellikle Prens’te savunduğu stratejik liderlik anlayışı hem Türkiye’de hem de dünya genelinde çeşitli siyasi uygulamalarda yankı buluyor. İşte bazı somut örneklerle bu yansımalar:
Türkiye’de Machiavelli’nin izleri: Korku Temelli Yönetim: Machiavelli’nin “sevgi yerine korku daha güvenlidir” görüşü, bazı dönemlerde muhalefetin baskılanması, protestoların engellenmesi ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasıyla kendini gösteriyor. Medya Manipülasyonu: Tek sesli medya yatırımları, kamuoyunun yönlendirilmesi ve alternatif görüşlerin bastırılması, Machiavelli’nin “görünüş önemlidir” anlayışına benzer şekilde uygulanıyor. Popülist Politikalar: Kamu kaynaklarının partizanca dağıtılması, popülist yatırımlar ve ekonomik krizlerin üstünün örtülmesi için gündem değiştirme stratejileri, Machiavelli’nin “amaç araçları meşrulaştırır” ilkesine yakın duruyor. Dinî Söylemin Araçsallaştırılması: Dini değerlerin siyasi söylemde stratejik biçimde kullanılması, halk desteğini artırma amacıyla Machiavelli’nin önerdiği gibi bir araç haline geliyor.
Dünya siyasetinde Machiavelli’nin etkisini ise şöyle özetleyebiliriz: ABD: Bazı başkanların dış politikada sert güç kullanımı, medya kontrolü ve seçim kampanyalarında algı yönetimi Machiavellist stratejilere örnek gösteriliyor. Rusya: Güç konsolidasyonu, muhalefetin bastırılması ve ulusal çıkarlar uğruna etik dışı yöntemlerin kullanılması, Machiavelli’nin “devletin bekası için her şey mübah” anlayışını yansıtıyor. Orta Doğu: Suriye gibi ülkelerde otoriter liderlik, korku iklimi ve dini söylemlerin siyasi araç olarak kullanılması Machiavelli’nin “zalimlik merhametten kıymetlidir” görüşünü hatırlatıyor. Avrupa’da Sağcı Dalgalar: Milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve ayrımcı retoriklerle toplumun bölünmesi, Machiavelli’nin “muhalefeti doğmadan ez” stratejisini çağrıştırıyor.
Bu örnekler, Machiavelli’nin fikirlerinin sadece tarihsel bir metin olmadığını, günümüz siyasetinde hâlâ canlı ve etkili olduğunu gösteriyor. Günümüzün prensleri (yöneticileri) gelecekte nasıl anılacaklar acaba? İyi mi? Kötü mü? Tarih onları nasıl yazacak acaba? Tercih onların. Ama tarih er ya da geç hükmünü verecektir.
Sonuç olarak,
“Amaca giden her yol mübah mıdır?
Amaç, iç ve dış tehlikelere karşı devleti ve milleti korumaksa, evet, ki bu da günümüzde hukuk çerçevesinde olmalıdır. Machiavelli’nin kastettiği de devleti korumaktır. Fakat günümüzde bu söz bağlamından kopartılmıştır.
Amaç, devleti ve milleti koruyorum adı altında kendi kişisel çıkarlarını korumaksa, hayır. Bu Fransa Kralı 14. Louis’in devlet benim demesine benzer. Ya da başka bir ifadeyle “ben gidersem devlet yıkılır” anlayışına benzer. Oysa kurucu liderin, Gazi Mustafa Kemal’in ifadesiyle “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır", yani “devlet ebet müddettir.” Zira devlet kişilerle kaim değildir.
Maalesef günümüz Türkiye’sinde bir kesim kendisini “prens” ve amaçlarına giden her yolu da “mübah” görüyor!
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız