Ne çok ecelsiz ölüyoruz be!
Meçhul ızdırap kaçkınlarının toplandığı gemide son duraktayız.
Ölümlerden ölüm beğen,
ister otel odasında dumandan boğularak yanarak,
ister bir ahırda nefessiz bırakılan küçük bedeninle,.
İster ayrıldığın eşinin hançerini ciğerine saklayarak,
İster ölüme koşan motor kurye,
ister mapusta damlarında sevksiz, reçetesiz, ilaçsız.
İster depremin enkazından sadece imdat parmakların gözükse.
Ölüyoruz bir şekilde.
Dünyadaki canlılar bugüne kadar beş yok oluş görmüş. Altıncısı bizim ülkemizden başlamış gibi. Hele sen dur, beklenen İstanbul depremi.
Azrail niye gezmez köylük yerde
Gökyüzünü simsiyah bulutlar kaplamış. Hava kurşun gibi ağır, nefes almakta zorlanıyor insan. Sis ve dumandan binalar gözükmüyor. Cadde ve sokaklarda sadece arabalarını ışıkları görülebiliyor. Kimsenin dışarı çıkası yok. Çatıdan Yağmur damlalarının sesi geliyor. Pencere camları soğutan buğulanmış.
Emine elinde poşetle bakkaldan geldi. Ekmeği masaya koydu. Çaydanlığın altını yaktı.
“Kalktın mı, Ömer efendi? “
“Kalktım hanım. Dışarı nasıl?Çok soğuk galiba. “
“Hiç sorma. Hava buz gibi. Yağmur da yağıyor. Hava kapalı. Bir de sis çıkmış. Göz gözü görmüyor. Otur evde, dışarı çıkayım deme. “
“Dışarı çıktığımız mı var. Bu emekli hayatı hiç sevmedim. Hiç böyle hayal etmemiştim. “
Ömer tek gözünü kaybettiğinde beri her şeyi yarım görüyor. Dünyayı, hayatı, olup bitenlerin ve olayların sadece yarısını görüyor. Yarısını düşünüyor, yarısını idrak ediyor, yarısını akıl ediyor. Yarım hayat böyle bir şey herhalde.
On yaşındayken babasının kızıp fırlattığı keser yüzüne gelmişti. Keskin ucu da gözüne. Şans ondan yana değildi o gün. İlk defa babası kızmıyordu, ilk defa dayak yemiyordu. Demek ki olacağı varmış.
Bu seferki suçu: köpek yavrusunun ön ayaklarını kesmek. Yaramazlık onun işiydi. Çalıp getirdiği yavru köpek sakladığı yerden kaçıyordu. Birileri görecekti. Elinden alırlardı. Çok seviyordu yavru köpeğini. Kaçıp gitmesin, onun olsun istiyordu. Çocuk aklı, yaramaz çocuk aklı işte.
Babası da pişman olmuştu, çok üzülmüştü. Hastanede tırmığın üstüne düştü diye ifade vermiş tutanak tutmuşlardı. Sağ olsun muhtar amca. Yardım etmeseydi babası hapse girerdi.
Okulu da bırakmıştı. Çocuklar “Kör Ömer” lakabını takmış dalga geçiyorlardı. Büyüdükçe her gün olay çıkarır, köylülerin başına bela olmuştu. Askerliği geldiğinde oğlum gider akıllanır gelir diyordu anası.
Sakat gözünden dolayı askere alınmadı. Annenin umudu kırılmıştı.
Çocuk döver, adam bıçaklar, tavuk çalar. Daha on yedisinde kız kaçırmıştı. İş güç ne gezer. Köylük yerde bulduğu günlük işlere giderdi. Kendi arazileri azdı. Çoğu kıraç, topu topuna hepsi otuz dönümdü.
Emine, “Gideceğim kızımın yanına. Bıktım senin tokat ve tekmelerinden. Ben yetmiş yaşına gelmişim torun torba sahibiyim. Halen dayak yiyorum. İnsan biraz utanır. İnsan da biraz merhamet vicdan olur. Hayvan bile senden akıllı, senden insaflı. “
“Hak ettin. Bana bak, hala hayvan demeye devam ediyorsun. Kaşınan sensin. Kes sesini, kırarım bütün kemiklerini.”
“Ekine girdi diye eşeklerin ayağına çivi çakılır mı? Sen nasıl bir insansın. Vicdansız, merhametsiz. Senin yaptığını hayvan bile yapmaz. Hayvansın sen hem de en kötüsü.
Senin arkadaşların camiye gidiyor. Umreye gidip hacı oluyorlar. Hayır hasenat işleri yapıyorlar. Bir de kendine bak. Yaptıklarına bak.
Senin yaşındakiler çoğu öldü. Sen ne diye ayak diretiyorsun. Gitsen de huzur bulsam. İnsan içine çıksam. Hayvanlar senden kurtulsa kötü mü olur? . Cümle alem rahat etse.
Yıllarca dövdün. Her seferinde, ailem, büyükler, komşular bana katlan kızım adettir, töredir, erkektir, evin beyidir, her ailede oluyor böyle şeyler deyip beni ikna ettiler. İfşa etme aile sırrını,” kol kırılır yen içinde kalır” atasözü varmış. Sır olarak saklamalıymışım. Batsın atasözü de, sırları da. Yetmiş yaşıma gelmişim. Bende kırılacak kol mu kaldı? Yeter artık.
Gideceğim kızımın yanına. Ne halin varsa gör. Aç kal, kir pas içinde yaşa, sen böyle yaşamaya layıksın. Belki o zaman anlarsın değerimi. Ah benim eşşek kafam, yıllarca kahrını çektim. “
“Beni kızdırdın, bana hayvan dedin hem de iki eşek için. Kızınca gözüm hiçbir şeyi görmüyor. Vallahi pişman oldum. Oldu bir kere. Söz veriyorum, bir daha olmayacak, sana asla el kaldıramayacağım. Hadi bir çay koy da içelim. Seni çok severim bilirsin. Hadi hadi. Uzatma istersen. “
“Oğlumun yanına gitmek isterdim ama onun düzeni yok, evinde huzur yok. Senin oğlun ne de olsa. Kızcağıza neler yapıyor. Çok öğüt verdim, “Oğlum akıllı ol. Kadına el kaldırma, bu devirde kadın dövülmez. İki çocuğun var. Etme eyleme. Çok dedim çok. Hatta yalvardım bile. Aynı babası. Hiç biri kar etmedi dediklerimin. Bildiğini okuyor. O da hayvan, hem de hayvan oğlu hayvan. “
“Uzatma. Tamam.
İstanbul’da ev kiraları ateş pahası olmuş. Oğlanın doğru düzgün işi yok. Sıkıntıda çocuk. İmkanımız yok ki yardım edelim. Yazın geldiklerinde köyde imkanı olan komşulardan, akrabalardan bir kaç çinik bulgur, mercimek, nohut, fasulye denk yaptık. Turşu bile verdik. Yaban elde çocuklar aç kalmasın deyi.“
Emine düşünmeden edemiyordu dövülmesini. Ne yapsa hep aklındaydı. Zihnini sarıp sarmalamıştı.
“Ben dünürlerime ne diyeceğim. Gelinim duyarsa ne olur benim durumum. Benim de bir gururum var. Saygınlığım var akrabalar, arkadaşlar ve mahallede.
Kadın dövmek aşağılanıyordu. Televizyonlarda. Bütün kadınlar isyan ediyor kadına dayak olayına. Benim evim ise bana cehennem olmuş içimi yakıyor. Bilmiyorum ne yapacağımı, kimseye de anlatamam. Bu yaştan sonra boşansam olmaz. İnsanlar ne der? Ömer sen de adam olsan ne olurdu acaba?“
Düşünceler, karamsarlık, melankolik ağlamaları, öfke nöbetleri, kızgınlık, nefret duygularından nefes alamıyor, boğuluyordu.
Sabah saat altıda kapıya birinin defalarca vurması onları uyandırdı. Emine telaşlandı, bu saatte kim gelir diye. Kapıyı açtı karşısında oğlu Çetin’i gördü, elinde valizi ve yanında çocukları.
“Fadik nerde, bir şey mi oldu? Niye geldiniz?“
“İçeri girelim ana. Sonra konuşuruz. “
Emine torunlarını kucakladı, içeri aldı. Ömer de seslere geldi. Odada oturdular.
Emine, “Anlat oğlum. Fadik niye gelmedi. “
“Ana yoldan geldik. Çocuklar aç, uykusuz. Sen onları doyur yatır. Telaş etme. Fadik küstü abisi Mustafa’nın yanına gitti. “
Emine hemen kahvaltılık hazırlamaya koyuldu.
Çocuklara yumurta haşlayıp patates kızarttı. Köy ekmeğinin içine yumurtası, yeşil soğan ve nane koydu büyükçe bir dürüm yaptı. Çocuklar öyle bir yiyorlardı ki Emine’nin içi eridi. Kendini tutamadı, çocuklara çaktırmadan ağlıyordu. Çocuklar İstanbul'da sersefil olmuşlar. Aç kalmışlar. Bir deri bir kemik kalmış bedenleri. Oğluna gelinine çok kızdı. İstanbul ‘a da öfkelendi. “Hani taşı toprağı altın idi, bu meret şehrin! Para çoktu herkese yetecek kadar iş aş vardı.
Ömer, “Fadik neden küsüp gitti. Dövdün mü? “
“İki aydır işsizim. Kirayı bile ödeyemedim. Fadik ile tartıştık. Zaten canım sıkkındı, moralim çok bozuktu. Üstüme çok geldi. Dövdüm, biraz aşırı oldu, kolu kırıldı. Komşu kadınlar karakola götürmüş. Polisler, ifadeler, hastane derken çok uğraştım. Eve dönmedi, abisinin yanına gitmiş. Evlerine gidip çok yalvardım. Gelmem diyor başka bir şey demiyor. Ne yapayım iki çocukla. Mecburen size getirdim.
Çocuklar köyde yanınızda kalsın, ben yarın akşam İstanbul otobüsüne bilet aldım. Gidip hem iş arayayım hem de Fadik ile konuşur dargınlık olayını çözeyim. “
Ömer, “Oğlum bu devirde, bir de İstanbul gibi bir yerde kadın dövülür mü? Yeni kuşak gençlerde dayak yok diyorlar. Konuşarak, tartışarak birbirinize dertlerinizi anlatın.
“Ne dersen haklısın baba. Çok bunaldım. Bu aralar inan ne yaptığımı bilmiyorum. İşten çıkarıldım. Hemen iş bulamadım. Kadın haklı iş yok, para yok. Her gün sofraya ne koyacağım diye perişan oluyor.“
Akşam bütün aile toplandı. Çocuklara kendi aralarında oynuyorlardı. Dört yaşındaki Deniz, sekiz yaşındaki ablası Ceren’in onu güldürmek için yaptığı şaklabanlıklara kahkahalar ile gülüyordu. Evdeki sisli hava da az olsun dağıldı. Yüzler gülmeye başladı.
Yarın kasabada çarşamba pazarı var. Gider kuzularıma güzel giysiler alırım. Göndermem onları İstanbul'a. Köy okulunda okusunlar. Hiç olmazsa yanımda karınları doyar. “
Çocuklarla ilgilenmesi kendisini mutlu ediyordu. Düşen yüzüne ışık geliyor hep kendini gülümserken görüyordu. Acaba ilacım bu çocuklar mı düşüncesi aklına geldi. Hoşuna gitti.
“Çocukları İstanbula göndermesem olmaz mı? Durumları belli değil, anaları çekip gitmiş.” Bu düşünceler ile umutlanmaya başladı.
Karınları doyan, uykusuz çocukları yatağa yatırdı. Çok geçmeden gözleri kapandı. Emine onlara seyretmeye başladı. Doyamıyordu masum, taze yüzlerini seyretmeye. Nefes alış verişlerine kulak kesildi. Ne güzel uyuyorlardı. Ya anası, içi burkuldu, ağlamaklı oldu, gözyaşları akmaya başladı.
Çetin, “Anne, ben artık gideyim. Otobüse ancak yetişirim. Hele İstanbul'a bir gideyim. Allah kerim, inşallah iş bulur Fadik’in gönlünü yapar barışırım. Çocuklara sana emanet.”
Ayrılmak için anne ve babası ile vedalaştı. Annesi mendile sarılı bir bilezik verdi. Çetin ıslak gözleri ile anasına baktı. Bileziği cebine koydu. Çocuklara gözlerine bakmaya dayanamayacağını fikrinden dolayı onları beklemedi ve arkasını dönüp gitti.
İstanbul’a gidecekti. Caddelerini kalabalığına karışacak iş arayacaktı.
O da herkes gibi sabah akşam nefes almadan, kendine vakit ayırmadan koşacaktı. Karnını doyurma yarışı sonu gelmeyen bitmeyen ömür törpüleyen bir yarış.
Ev alınacak, araba alınacak, sayısız elbise ve ayakkabı alınacak. Koltuklar beş on yılda bir değişecek. Dışarıda ünlü markaların ürünlerini satın alma, isim yapmış mekanlara takılma, yemekler yenecek, her yıl yurt içi ve yurt dışı tatiller yapılacak Çok çalışma, çok kazanma, daha çok harcama yarışı yeni dünya düzenin insanları zorunlu kıldığı yaşam biçimi. Bu sistemin dışında kimseye yaşam hakkı yok.
Kadın kız çalışsın çalışmasın herkes evden çıkıp şehrin gürültüsü, insan seline karışıyor. Her yer, her şey tüketim üzerine inşa edilmiş.
Çetin, ertesi sabah İstanbul'a geldi. Evine uğradı. Eşinin ve çocukların yokluğu ruhuna çarptı. Askıdaki giysiler, çocukların ve eşinin ayakkabıları, koltuklar masa sehpa ne kadar soğuk donuk anlamsız geldi. Sessizlik çökmüştü eve. Eve her geldiğinde bacaklarlarına sarılan çocukları yoktu Sessizlik kaplamıştı evi. Üst kattaki daireden sesler geliyordu. Demek uyanmışlar, işe gidecekler. Hayret etti, daha önce hiç duymamıştı komşuların seslerini gürültükerini. Bir an önce evden çıkmalıyım, kendimi sokağa atmalıyım diye düşündü. Cep telefonu saatine baktı, vakit daha erkendi. Yatağa uzandı. Ayakkabılarını çıkarmadığını fark etti. İrkildi, doğruldu, oturdu. Kafasını iki elinin arasına aldı. Ben be yaptım, şimdi ne yapıyorum, bundan sonra ne yapmalıyım düşünceleri ile kendini boğuşurken buldu. Günlerdir zihnini meşgul eden bu düşünceler yalnız kaldığında her saniyesini kapladığını fark etti. Korkmaya başladı. Hep böyle mi olacak.
Tıraş oldu, giyinip evden çıktı.
Sokaktaki börekçide çay poğaça ile kahvaltı yaptı. Bileziği satıp parası ile ev sahibinin hesabına geçmiş ayın kirasını yatırdı. Bir de mesaj yazdı. “Abi kirayı yatırdım. Kusura bakma geciktirdiğim için. “
Sonra eşine telefon etti. Telefon çaldı eşi cevap vermedi. İki defa daha aradı yine cevap vermedi ve telefon meşgule geçti.
Madem eşi telefona çıkmıyor o da mesaj yazmaya karar verdi.
“ Merhaba Fadik. Çocukları köye anneme götürdüm. Bu sabah geldim. İş aramaya başladım. İnşallah en kısa zamanda işleri yoluna koyarım. Çok pişmanım çok. Özür dilerim. Nasıl bunaldım, sana nasıl kıydım, el kaldırdım aklım hafızam almıyor. Ne yapıp edip kendimi affettireceğim sana. Şimdilik hoşça kal. Kendine iyi bak. “
Bu mesaja da cevap gelmedi. Akşama kadar defalarca telefona baktı mesajına karşılık görmedi.
Sinirlenmeye başladı. Pişmanım dedim. Özür diledim. Ne var ki bu kadar uzatıyor, gurur meselesi yapıyor. Sanki memlekette ilk dayak yiyen o. Çok evde var biliyorum. Babam şimdi bu yaşta bile annemi dövmüş. İyi değil ama bizim toplumda var. Yuva yıkmaya değer mi? Kafaya koymuş bir kere. Beni çizmiş anlaşılan. Gözü hiçbir şeyi görmüyor, çocuklarını bile. Çok kararlı.
Ulan bu işin arkasında başka bir halt olmasın. Sevgili mi yaptı kendisine, birisi ile aşk mı yaşıyor? Yok ya olmaz olmaz. Erkek olsa belki. Bir kadın, iki çocuklu. Köyden geleli kaç yıl oldu ki. Olmaz öyle iışıĺşıışışoşoşşışıışşıoşıoooıışey. Bizim kadınlar da, bizde olmaz aldatma işleri. Allah etmesin, bizde namus meselesini kan temizler.
Ama şunu anlamıyorum. İki tokat attım. Düşüp kolunu kırdı. Büyütülecek ne var bunda.
Fadik çok kararlı, niye? Yoksulluk, parasızlık, geçim derdimiz vardı. İşsizlik de olunca iyi bunaldı. Haklı da. Benden, çocuklardan, evinden bu kadar çabuk vazgeçmesi, arkasını dönüp gitmesi kafamı karıştırıyor. Bir şey var ama ne? “
Günler, haftalar çok çabuk geçti. Tam beş ay oldu Fadik ile görüşemedi. Ne telefon ne bir mesaj. “Bu hat kullanıma açık değil” mesajı alıyordu. Demek telefonunu değiştirmiş. Görüşmek için abisinin evine gitti. Abisi taşınmış. Komşularına sordu nereye taşındılar diye kimse bilmiyormuş.
Arasıra annesini arıyor çocukların durumunu soruyordu. Annesinin sesi iyi geliyordu. Çocukları okula gidiyormuş. İyilermiş. Annelerini çok soruyorlarmış.
Çetin, iyi bir iş bulamadı. Pazarcılık yapan arkadaşlarına bazen yardım ediyor harçlık çıkarıyordu. Evin eşyalarını satıp evi boşalttı. Gurbette Köylülerinin bekar evine taşındı. Bir ranza, bir yatak ile.
Fadik olayını arkadaşları ile konuştuğunda, onlar da kuşkularını iyice körüklüyorkardı. Kesin aldatma işi var. Muhakkak Birini bulmuş. Yoksa niye niye? Bir sürü yanıtsız soru.
Çetin, artık iyice inanmıştı karısının kendisini aldattığını. Takıntı halini almıştı bu düşünce. Günlerdir başka bir şey düşünemez olmuştu.
Fadik için ölümü işaret eden kum saati çalışmaya başlamıştı. Çetin yakın takibe almış plan üstüne plan yapıyordu. İnternette bir tabanca ve mermilerini satan bir firma buldu. Arkadaşlarının da parasal yardımıyla tabancayı satın aldı.
Ev arkadaşların birisi Fadik’in Rami pazarında görmüş. Yanında bir bayan arkadaşı varmış. Kahkahalar ve şen şakrak bir halde geziyorlarmış. Üstü başı çok bakımlı ve güzel giysileri varmış.
Bu haber Çetin’e Fadik’i bulma umudu verdi. Hemde canını sıktı. Ne demek çok neşeliymiş, giysileri çok şıkmış.
Çalışmadığı günler hep Fadik'in görüldüğü Rami semt pazarı ve çarşısında vakit geçiyordu. Özellikle akşamları duvar diplerinde bekliyordu. Fadik’in yakınları görmesin tanırlardı. Akşam karanlığında ateş edip kaçarsa eşkalini tespit edemezlerdi.
Çetin şu sorunun cevabını bulamıyordum. Neden benimle görüşmek istemiyor. Neden çocuklarını merak etmiyor, arayıp sormuyor. Neden telefonu kapalı. Geçmişi, çocukları, anne babamı, akrabalarımı neden çizip atmıştır. Boşanmak istiyorsa onu bile bilmiyorum.
Bu işin içinde bir iş, bir halt ve bir namussuzluk var. Başka türlü açıklaması yok. Kesin beni aldattı. Şimdi de sevgilisi ile yaşıyor. Herifte para boldur. Benim gibi çulsuz biri değildir.
Çetin’in kafasında binbir düşünce devinip duruyordu. İnsan namusu için yaşar. Aldatılan bir erkek olmaz, ölse daha makbuldür. Bu işi kan temizler. Namus meselesi ağırdır. Namusu köpeğe atmışlar o bile yememiş. Bizde namusunu temizleyen erkek onurlu şerefli kabul edilir. Helal olsun derler. Aksi takdirde kimse yüzüne bakmaz, en yakınları görüşmek istemez ve kişi toplum içine çıkamaz.
Çetin kesin kararlıydı. Konuyu arkadaşlarına açtığında onlar da hak verdiler. Hatta bir tanesi dedi ki “gördüğün zaman sakın konuşma, ağlar, yalvarır, seni kandırmaya çalışır, ondan sonra işin daha kötü olur. Direk sıkacaksın ve arkanı dönüp koşacaksın. Uzman tetikçiler gibi yapmalısın. “ Bu öneri ev arkadaşlarına da çok akıllıca ve mantıklı geldi.
Şeytan iş başındaydı. Her an Çetin'in zihnine yeni zehirli düşünceler sokuyordu.
Melekler ise ortalıkta gözükmüyordu. Büyük ihtimalle Bodrum ve Alaçatı’da tatilde idiler.
Halbuki Çetin'e,” Sen yanlış yoldasın. Kimsenin canını almaya hakkın yok. Fadik senin köle değil. O da bir insan, bir birey. Düşüncelerine, kararına saygı göstermek zorundasın.” Şeklinde uyarabilirlerdi. Ama nerde!
Fadik akşam yemeği için bakkala ekmek almaya inmişti. Birden Çetin ile yüz yüze geldi. Çetin hemen tabancayı belinden sıyırıp doğrultınca Fadik, “Çetin diye bağırmaya başladı ve koşmaya yeltendi. Aralıksız patlama Silah sesleri ve Fadik vücuduna yediği dört kurşunla yere yığıldı. Çetin koşup karanlığa karıştı.
Ambülans çağrıldı. Polisler geldi. Fadik anında can vermişti. Bakkal ve olayı gören bir kaç kişi kadının Çetin diye bağırdığını polise söylediler.
İki gün sonra Çetin cinayet silahı İle birlikte kaldığı bekar evinde ya yakalandı ve tutuklandı.
Fadik ise memleketinin yolunu tuttu, hasret kaldığı çocuklarına gidecekti, ama tabutun içinde.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız