“Yönetim Üzerine Üç Soru” yazı dizisinin önceki iki yazısında yönetimin kökenini ve meşruiyet sorusunu ele almıştık. Şimdi soru değişiyor: Yönetim fiilen nasıl işler, neden sürer ve bizi nasıl etkiler? Bu üçüncü ve son yazıda soruyu psikolojik ve yapısal bir düzlemde yeniden soruyoruz. Sennett’in otorite çözümlemesinden şirket paternalizmine, oradan Akbulut’un yönetsellik çerçevesine uzanan bu yazı, dizinin hem bir kapanışı hem de açık uçlu bir sorusu olmayı hedefliyor: Yönetilmek gerçekten kaçınılmaz mı, yoksa yalnızca kaçınılmaz görünen bir alışkanlık mı?
Sennett, otoriteye duyulan ihtiyacın kaynağını insanın psikolojik yapısında arar. Güvenlik, istikrar ve yönlendirme gibi gereksinimler, bireyi başkalarının gücünde somut bir sağlamlık aramaya iter; bu arayış aynı zamanda otorite arayışıdır. Ancak otoritenin işleyişi, bu gereksinimin doğrudan karşılanmasından çok daha karmaşık bir süreçle gerçekleşir. Yöneticiler kendilerini gizleyerek otoriteyi gayrişahsileştirirler; böylece otorite ulaşılamaz ve yıkılamaz bir görünüm kazanır. Bu gizlenme yönetilenlerin otoriteye bağımlılığını pekiştirir, çünkü anlaşılamayan şeye karşı durmak da güçleşir. Sennett'in tespiti çarpıcıdır: tahakküm, toplumsal organizmanın çekmek zorunda olduğu bir hastalıktır. Yine de otorite yok edilemez; yapılabilecek olan, onun gizemli yanını görünür kılmak ve ondan duyulan korkuyu aşarak onu denetlenebilir kılmaktır.
Bu bağlamda şirket paternalizmi, otoritenin modern bir biçimi olarak öne çıkar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında refah devleti uygulamalarıyla güçlenen yürütme, siyasal iktidarların kişiselleştirilmesine zemin hazırlamıştır. Patronlar da aynı çizgide aile ile işi birbirine kaynaştırarak kendilerini otorite imgeleri olarak kabul ettirmeye çalışmışlardır. Babaca bir rol üstlenen patron, kendisine bağımlı olanların refahını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirir. Bu ilişki biçimi, yönetilenlerin özerkleşme olasılığını engelleyen örtük bir mekanizma işlevi görür.
Akbulut ise sorunu daha geniş bir çerçeveden ele alır. Toplumsal gerçeklik, iktisadi etkinlik olarak oluşur ve bu oluşumda üretim biçimi ile sınıf hareketleri belirleyicidir. Yönetsel olan, bu gerçekliği kurmaz; yalnızca onun yeniden üretilmesini sağlamak için biçimlendirme işlevi görür. Başka bir deyişle, yönetsellik toplumsal gerçekliğin oluşturucusu değil taşıyıcısıdır. Kamu yönetimi bu çerçevede piyasanın işleyişini ve rasyonalitesini sağlamaya yönelik işlevsel bir konumda yer alır. Yönetsel gerçeklik ise yönetsel olandan yola çıkılarak varılan sonuçların toplamıdır; dolayısıyla yönetsel olan, toplumsal gerçeklikten bağımsız değil, onun içinde ve ona bağımlı biçimde var olur.
Sennett ile Akbulut'u bir arada okuduğumuzda şu tablo ortaya çıkar: otorite hem bireysel düzeyde (güvenlik arayışı, bağımlılık) hem de yapısal düzeyde (toplumsal gerçekliğin biçimlendirilmesi) kendini yeniden üretir. Yönetilmek insanın gereksinimlerinden doğan bir zorunluluk olarak başlasa da yönetenin kendini gizleyerek özerk kıldığı ve yönetileni bağımlı hale getirdiği anda insanın varlıksal niteliğini olumsuzlayan bir edime dönüşür. Öte yandan yönetsel olan, özneye rağmen ve özneyi aşan toplumsal zorunluluklar kapsamında şekillendiğinden, yönetilmek insan olmanın değişmez bir zorunluluğu değildir. Bu, küçük ama önemli bir ayrımdır: zorunluluk ile kaçınılmazlık birbirinden farklı şeylerdir.
Akbulut, Ö. Ö. (2003), Siyasal İktidarı Kullanma Aracı Olarak Başbakan, Amme İdaresi Dergisi, 36(1), s.49-82
Akbulut, Ö. Ö. (2007), Küreselleşme, Ulus-Devlet ve Kamu Yönetimi, TODAİE Yayınları, Ankara.
Akbulut, Ö. Ö. (2010), "Yönetsel Gerçeklik ve Yönetsel Olan", Kurthan Fişek için-Yönetim Üzerine, Ed. İ. Sayan, AÜ SBF Yayını, s.53-60.
Richard Sennett (2005), Otorite, (Çev. K. Durand), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız