Sene 1981, Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesinde tugayda görevli teğmendim. Emir geldi: Ağrının Diyadin ilçesinde köylerden silah toplama görevi verildi. Bir binbaşı komutasında, teğmen olarak ben ve bir asteğmen ile kırk kadar erle görev yerine gittik.
Gittiğimiz ilçedeki karakol komutanı astsubay ve ekibi de bize istihbarat ve diğer destekleri sağlıyordu.
Gittiğimiz köylerde, “Elimizdeki istihbarat ile silahları topluyorduk. Yakalanan silah kaçakçılarından elde edilen bilgilerden: hangi köye kaç silah satılmış bilgisi ile gidiyorduk”
Bir gün Tendürek dağlarının zirvesindeydik. Yine köylülerden silah topluyorduk. Zirvenin yamaçlarında, dört evi olan bir mezra vardı. Bizi bir eve buyur ettiler.
Büyükçe bir odaya kalın bir yün yatak, döşek de denir, yere serdiler, biz üzerine oturduk. Adettir ağır misafirler için döşek serilir oturmaları için.
Komutan, “Silah varsa getirin” dedi. Köylüler d , “Biz de sadece kırma, tek namlulu, tek atımlık tüfekler var, onlarda almazsanız iyi olur” dediler.
“Zira, bu tüfekleri de alırsanız, hırsızlardan hayvanlarımızı koruyamayız, kurtlarla baş edemeyiz “dediler.
Kışın kar çok yağdığında, kurtlar, pencerelerden evin içini seyrediyorlarmış. Köpekleri, öldürüp yemesinler diye kömlere koyuyorlarmış. Bu konularda sohbetler devam ediyordu.
Misafirler için çay koyduklarını biliyordum. Yanımızda oturan adamlar arasında bir hareketlilik fısıltı başladı. Bilinmeyen, yasak bir dil ile konuştuklarını anladım. Benim de bildiğim bir dil idi. Başladım dinlemeye.
Telaşlarından ve konuşmalarından anladıklarım. “Çayın suyu kaynamış, çay demlenmişti ama şeker yoktu. Şeker sandıktaydı. Sandığın anahtarı ninedeydi. Nineye haber gönderildi. Onu bekliyorlardı"
Sonra biraz gecikerek yaşlı nine geldi. Bizim bulunduğumuz büyük odaya geldi. Yer gösterdiler bir minderin üstüne oturdu. Adamlardan birisi gelip ninenin kulağına bir şeyler fısıldadı.
Beli iki büklüm, bastonla bile zor yürüyordu. Üzerinde üç elbise ve üç etek giysi vardı. Kınalı, kırmızının değişik tonları, bir kısmı örgülü, bir kısmı örüsü dağılmış saçları vardı. Alnında ve çenesinde döğme vardı. Yüzünde derin çizgiler, kırışıklık, buruşukluklarda vardı. Dudakları, yanakları sarmıştı. Gözleri neredeyse hiç gözükmüyordu.
Belindeki kuşağa bir ipe bağlı anahtarlar vardı. Kalın ve kaba bir anahtarı, diğerlerinden ayırıp adamlardan birisine verdi. Sandıktan şeker kavanozunu çıkarıp anahtarı yine Nineye verdiler. Sandığın anahtarları ninede, sandıktan bir şeyler almak onun iznine bağlı. Onun gücünü temsil ediyordu.
Dişi kuşların yuvadaki hakimiyet savaşı bu kez Tendürek dağlarının zirvesinde devam ediyordu. Yaşlı ninenin artık gücü kalmamıştı. Son demlerini yaşıyordu. Yemek, çamaşır, süt, peynir ve diğer ağır işleri gelinlere bırakmış, sadece sandığın anahtarı ile halen otoritesini devam ettiriyordu.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız