Akçay sahilde meşhur Yorsan'ın cafe kısmında oturmuş arkadaş ile çay içiyorduk. Sahilde gezen insanlar vardı, sahil oldukça kalabalıktı. Hava güzel ve temizdi. Ne de olsa emekli memleketi.
Bisikletli biri dikkatimizi çekti. Yaşı altmışı gösteriyordu. Üzerinde tişört ve şort vardı. Kafasında denizci şapkası. Küçük güzel bir bisikleti vardı. Top sakal bırakmıştı, sakalı beyazdı.
Arkadaş ile adam hakkında konuştuk ve durumunu yorumladık. Entel birine benzettik. Profesör olduğu kanısına vardık. Adamın duruşundan öyle bir hava hissettik.
Ertesi gün, adamı benim evin önünde gördüm. Hemen yanına gittim. Kaçırır mıyım, tanışmak istedim.
“Merhaba “
“Merhaba”
“Burada mı oturuyorsun” dedim
“Evet” dedi
“Sizi daha önce hiç görmedim” dedim.
“Cezaevinden yeni çıktım” dedi
“Ne cezası” dedim.
“Ben kaçakçıyım. Kilisliyim. Sürekli cezaevine girer çıkarım. Son cezam yeni bitti. Burada damadımda kalıyorum” dedi.
Nasıl da yanılmıştım.
Söylediği, damadım dediği kişinin, hapiste olduğunu biliyordum. Kardeşi benim üstte oturuyordu. İki kardeş pavyon işletiyorlardı. Bir süre sonra benim profesör arkadaşı kafası sarılı ve bandajlı gördüm.
“Pavyonda kavga olmuş” dediler.
Yıllar önce İzmir Özdere'de tatildeydik. Bizim sahilde, her akşam üstü balık avlamaya çalışan bir adam vardı. Başında, fötr şapka, hiç konuşmadan saatlerce sahilde oturuyordu. Önünde kovası, sadece denize bakıyor ve oltasını gözleriyle takip ediyordu. Çevresiyle ilgilenmiyordu. Kendisine bakan ve selam verenlere sadece gülümsüyordu.
Sahildeki kadınlardan, profesör olduğunu duydum. Meğerse, adam bizim ev sahibi Bosna'lı kadının kardeşiymiş. Almanya'da çamaşırhane de çalışıyormuş. Türkçe bilmediğinden konuşmuyormuş ve o yüzden sadece gülümsüyormuş. Ağır takılıyor ama mazereti varmış. O çevrede elinde olmadan profesör imajı oluşturmuş insanların kafasında nasıl olduysa.
Ankara'da Gazi Üniversitesinde öğretim üyesi olan bir akrabanın evindeydim. Delikanlı oğlu trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Başsağlığı için uğramıştım. Oturma odasında esnafa benzettiğim kravatsız, ütüsüz pantolonlu insanlar oturuyordu. Hepsi de kilolu, göbekli ve badem bıyıklıydı. Ben memleketten kasap, manav, berber, tamirci akrabaları başsağlığına gelmiş diye düşündüm.
Sonra öğretim üyesinin kardeşi “Bu gelenler abimin üniversiteden profesör arkadaşları” dedi. Benim bildiğim profesörlere hiç benzemiyorlardı. 12 eylül sonrası dönemin hocalarıydı bunlar.
Her hal ve davranışlarından anladığım; tiyatro, opera, klasik müzik, edebiyat ve güzel sanatlarla işi olmayan adamlardı. Cami cemaatinin daimi üyeleri oldukları belliydi. Yetiştirdikleri öğrencilerle çağ atlamadığımız zamanla ortaya çıktı.
Ben bu olayları yaşadığımda henüz kendi üniversitesinin fuhuş yuvası olduğunu söyleyen hocalar yoktu. Cahil okumamış insanlarımıza daha sağ duyulu ve makbul diyen, başka bir sürü saçmalık yapan üniversite hocalarımız da yoktu. Gerçekten geri gitmişiz.
Bir profesör arkadaşım olmadan ömrüm geçti. Tam buldum derken karşıma ya kaçakçı çıktı, ya da çamaşırcı çıktı. Tanıdığım profesörlerin çoğu hurafelere, ermiş insanlara, keramet olayına inanan ve bilimle ilgisi olmayan insanlardı.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız