Avrupa'da yaşayan çok arkadaşım var. Çoğunluğu on iki eylül askeri darbesi olunca yurtdışına gitmek zorunda kalan eğitimli devrimci gençlerdi. Askeri darbe olduğunda yapılan baskı, zulüm, işkenceli sorgulamalar, yargısız infazlar ve ölümle sonuçlanan ağır işkencelerden korkup yurt dışına kaçtılar. Kimileri Suriye Beka vadisi ve Lübnan üzerinden güneyden Avrupa’ya gittiler. Kimileri de Trakya’dan Meriç nehri ve Yunanistan üzerinden yurt dışına gittiler.
Tabi imkanı olup uçak ve gemilerle yasal ve kaçak yollarla gidenler de oldu.
Gittikleri ülkelerde önceleri mülteci kamplarında kaldılar. Kamplarda çeşitli rehabilitasyon ve iyileştirmelerden sonra oturma, çalışma ve vatandaşlık hakkı gibi haklara kavuştular.
Yaşamlarında büyük tramvalar oluşmuş. Çoğu yasaklı duruma düşmüş bir kısmı da vatandaşlıktan çıkarılmış, yuvaları dağılmış, aileleri parçalanmış. Bir kısmı orada tekrar evlenmiş. Çok acılar çekmişler. Anne baba eş ve çocuklarından ayrı düşmüşler.
Gittikleri ülkenin dilini bilmediklerinden kitap okuma, gazete ve TV izleme imkanları olmamış. Sinema, tiyatro ve diğer sanatsal kültürel aktivitelerden faydalanamamışlar. Kaçarak canları ve özgürlüklerini kurtarmışlar, fakat gittikleri ülkede hayata esir düşmüşlerdi.
Bütün bu sıkıntılar, mülteciliği kaldıramamış olmanın çaresizliği, ikinci sınıf insan muamelesi görmenin verdiği üzüntüler, yalnızlık, sıla ev aile hasreti çoğunun alkole yenik düşmesine sebep olmuş.
Eğitimli olduklarından ağır ve her işi yapamıyorlar ve çoğu İşsizlik parasıyla geçiniyorlar.
Belçika'da yaşayan eğitimli bir arkadaşım Türkler ile ilgili olumsuz bir imaj var demiş ve anlatmıştı:
“Belçika'da çok Pakistan'lı göçmen var. Çoğu bakkaliye işi yapıyor. Müslüman bir halk olarak namaz kılar, oruç tutar, içki içmezler. Yerel kıyafetlerini giyerler. Çok çalışkan, dürüst, işine bağlı ve işini düzgün yaparlar. Yalan söylemeyi bilmezler. Çok saygılılar. Belçika'da çok iyi bir imaj oluşturmuşlar.
Belçika'da çok seviliyorlar ve saygı görüyorlar.
Biz Türkiyeliler ise adamların kafasını karıştıryoruz. Kimi başı açık, kimi baş örtülü, kimi içki içiyor, kimi günah diye içmiyor. Belçikalı gibi olmaya çalışan o kültüre adapte olmaya çalışanlar var. Çember sakallı şalvarlı dinini yaşamak isteyeler var.
İçki var, uyuşturucu var ve suçlara karışma oranı oldukça fazla. Çalışmayı sevmiyorlar. Çoğu işsizlik parasıyla geçiniyor.
Sonuç olarak bizleri çok sevmiyorlar. Güvenmiyorlar. Bizlerle olan ilişkilerinde çok dikkatli olmaya çalışıyorlar.
Bizleri ve diğer Müslüman yabancıları evlerine davet edip misafir olarak kabul etmezler. Her toplum kesimi ayrı izole kendi yurttaşları ile kendi mahallelerinde yaşar. Birbirlerine karışması mümkün değil. Yabancılar ile evlilikler çok azdır ve çoğu yürümez. Bizlere hep geçici ve eninde sonunda ülkelerinden gidecek insanlar olarak bakıyorlar. Ayak işlerini ve diğer ağır işlerde çalışan alt sınıf insanlar olarak görüyorlar. Karışmayı hiç istemiyorlar. Büyük bir kültür farklılığı var. En büyük sebep de dinimizdir.
Bizim cahil işçiler aşağılandıklarının farkında değiller. Kendi mahallelerinde, gettolarında ve dar çevrelerinde oradaki toplumdan soyutlanmış bir şekilde yaşıyorlar. Sürekli memleket muhabbeti ederler. Mark, euro ve dolar hesabı ile Türkiye'deki yatırımlarının kâr, zarar durumunu yapar birbirlerine anlatırlar.
Bizlere yani Orta Doğu'lulara kara kafalı diyorlar. Kendileri sarışın olduğundan renk olarak büyük fark var. Kim Avrupalı kim Orta Doğu'lu saçlarından belli oluyor”
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız