escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...


Göksal Caner Malatya

facebook-paylas
Balkan İttifakına Doğru - Christian Rakovsky (Çeviri)
Tarih: 14-05-2026 19:29:00 Güncelleme: 14-05-2026 19:43:00


Çevirenin Notu: 1908’de yazılan ve Fransız Milletlerarası Tahkim Cemiyeti’nin 1902-1909 yılları arasındaki yayın organı Revue de la Paix’in Aralık 1908 tarihli sayısında yayımlanan yazı, Harry Ratner tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Aşağıdaki linkten yazıya ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/12/x01.htm

Balkan devletlerinin tarihini incelediğimizde, dış politikalarının tutarsızlığı ve çelişkili yapısı dikkatimizi çeker. Belki de, bu politikaların halkların hayati ve temel çıkarlarıyla o kadar uyumsuz ve ilgisiz olduğu için, hiç dış politikaları olmadığını söylemek daha doğru olur. Dış ilişkilerinde gözlemlenebilen herhangi bir süreklilik varsa, bu genellikle sadece hareket özgürlüğünden vazgeçilmesinin bir sonucudur. Örneğin, Romanya'da durum böyledir. Üçlü İttifak'ın politikalarına bağlı kalarak ve özellikle Avusturya ile bir askeri anlaşma imzalayarak, Romanya kendi çıkarlarına ihanet etmek zorunda kaldı. Sözde itirazda bulunsa da, Avusturya ve Macaristan'ın – Berlin Antlaşması'nı ihlal ederek – Demir Kapılar'dan[1]geçen gemilere aşırı vergiler uygulayarak Tuna Nehri'nin üst kesimlerinde deniz taşımacılığı tekelini kurmasına katlanmak zorunda kaldı. Hepsi bu kadar da değil. Tarım üretimine elverişsiz ticaret anlaşmaları imzalamaya zorlandı. Dahası, Lahey Konferansı'nda uluslar arasında zorunlu tahkim aleyhinde oy kullanan Romanya delegelerinin sergilediği bağımsız politika eksikliğinin daha iç karartıcı bir kanıtı var mı?[2] Uluslararası ilişkilerde daha fazla adaletin sağlanmasına en çok ihtiyaç duyanlar, küçük devletler ve özellikle de Romanya idi. Üç ila dört milyon Romanyalının Avusturya, Macaristan ve Rusya egemenliği altında yaşadığı ve bu ülkelerdeki militarizmin zayıflamasının ezilenler için daha fazla özgürlük anlamına geldiği unutulmamalıdır. Romanya'nın ulusal çıkarı zorunlu tahkime oy vermek olsa da, diplomatik yükümlülükleri onu Almanya ve Avusturya'ya bağladı ve bu ülkeler buna karşı çıktıkları için Romanya'yı da aleyhte oy vermeye zorladılar. Diğer Balkan ülkeleri de aynı güçsüzlük ve düzensizlik izlenimini vermektedir. Görünüşe göre, bu ülkelerin tek amaçları ve tek kurtuluş yolları, başta Rusya ve Avusturya olmak üzere, Büyük Güçlerden birinin himayesine girmektir. Bu nedenle, Doğu'da son zamanlarda yaşanan olaylar sırasında şu acıklı manzaralara tanık olduk: Bulgaristan, Avusturya diplomasisinin kör bir aracı rolündeydi[3]; ayrıca Sırplar, gürültülü gösteriler ve özel diplomatik misyonlar yoluyla, Bosna-Hersek'in ilhakına karşı Rusya'nın yardımını yalvarıyorlardı – bu ilhak, uzun zaman önce Rusya tarafından Avusturya'ya vaat edilmiş ve gerçekleştirilmişti[4]; İstanbul’daki kalabalık, Büyük Güçlerin elçilikleri önünde sevinç gösterileri yapıyordu; ancak önerilen konferansın görevi, fiili durumu kayda geçirmek olacağı öğrenildiğinde bu kutlamalar pişmanlıkla karşılandı; Yunanlılar, Girit'in Yunanistan tarafından ilhak edildiğini ilan ederken Türklerle dayanışma duygularını ifade ettiler; ve son olarak, çevrelerindeki genel kargaşayla uyuşukluklarından biraz olsun uyanan Rumenler, Avusturya'nın kendileri üzerinde uyguladığı baskıcı vesayeti protesto etmeye başladılar ve bu durumdan kurtulmak için "İtalyan Kardeşlerine" güvenmeye başladılar. Dahası, bu tüm Balkan halkları tarafından benimsenen bir taktik olmuştur. Sadece birbirlerinden destek almakla kalmadılar, aksine iç savaşlarında yabancılardan yardım istediler. Uzun zamandır karşılıklı ilişkilerinin temel özellikleri güvensizlik ve nefret olmuştur. İlişkileri, açık bir çatışma içinde olmadıkları zamanlarda bile her zaman gergindir; bugün Yunanistan ile Romanya arasında olduğu gibi, aralarındaki diplomatik ilişkiler sonsuza dek kopmuş durumdadır; daha önceki dönemlerde Bulgaristan ile Romanya arasında ve Bulgaristan ile Sırbistan arasında da durum böyleydi. Hükümdarlarının taht konuşmalarında birbirlerine verdikleri samimi güvenceler ya birer oyun ya da boş sözlerden ibarettir. Gerçekte, birbirlerini kıskanıyorlar ve verimsiz ve bencil mücadelelerde kendilerini tüketiyorlar, böylece kendi yıkımlarına yol açıyorlar. Tarihleri, barbar Doğu'nun kanlı gösterilerine benziyor; o zamanlar hükümdarlar, sadakatsiz eşlerini daha acımasızca cezalandırmak için, eşlerin boğulacağı çuvallara kedilerin konulmasını emrederlerdi. Bu korkunç düzenek deniz dibinden çıkarıldığında, kedilerin boğulurken birbirlerini parçalamayı başardıkları görülmüştür.
II

Bu tür politikaların sonuçları Balkan halkları için ancak felaket olabilir. Bir kredinin verilmesinden önceki gün veya başka bir vesileyle, hükümetleri ülkelerinin ilerlemesi hakkında övgü dolu raporlar yayınlarlar, ancak modern devletlere yetişmek için kat etmeleri gereken mesafeden asla söz etmezler. Balkan halklarının, inisiyatifleri korku ve yarının belirsizlikleri tarafından felç edilmemiş olsaydı ve kaynakları doyumsuz bir militarizm tarafından kurutulmamış olsaydı, ne kadar ilerleme kaydetmiş olabileceklerinden ise hiç bahsetmezler. Uzun zaman önce, von der Goltz[5] Türkiye'yi günümüzün en militarist devleti olarak nitelendirmişti. Askerlik yapabilecek (Hıristiyanlar muaf tutulduğunda) 12 ila 15 milyonluk bir nüfusa sahip olan Türkiye'nin barış zamanındaki toplam asker sayısı 300.000'dir. Bulgaristan, ortalama 120 milyonluk bütçesinden ordusuna 30 milyon, yani dörtte birini harcıyor. Bu rakam, elbette, bazı yıllarda 50 milyona ulaşan, silahların modernizasyonu ve mühimmat ile teçhizat stokunun korumak için ayrılan özel kredileri içermiyor. Romanya, ordusuna yılda 40 ila 45 milyon harcıyor. 1883'ten 1906'ya kadar geçen 23 yıl içinde, özel krediler ve tahkimat maliyetleri hariç olmak üzere toplam 970 milyon frank harcamıştır. Tahkimatların ülkeye ne kadara mal olduğunu tahmin etmek için, Bükreş tahkimatlarının ulusal varlık bilançosunda 112 milyon olarak değerlendirildiğini bilmek yeterlidir. Yunanistan, savaş zamanında kömür ve mühimmat sıkıntısı çeken savaş gemileri inşa etmekle kendini tüketmektedir. Bu politikaların bu halkların iç durumuna olan yıkıcı etkisini, mali durumlarının içler acısı halinden anlayabiliriz. Yabancı alacaklılarını temsil eden uluslararası denetim komisyonlarının Türkiye, Yunanistan (birkaç kez iflasını ilan etmiştir) ve kısmen Sırbistan ve Bulgaristan'da faaliyet gösterdiğini biliyoruz. Bu komisyonlar, kendilerine ödenmesi gereken faizlerin düzenli olarak ödenmesini denetlemektedir. Bütçesinin üçte birini (240 milyon frankın 80 milyonu) kamu borcunun faizini ödemek için kullanan Romanya, iflastan ve uluslararası denetimden ancak halka aşırı vergiler yükleyerek; tütün, kibrit, sigara kağıdı, av tüfeği barutu, oyun kağıdı, tuz ve son olarak ilkokul öğrencileri için kitap ve ders kitaplarının üretimini ve satışını devlet tekeli haline getirerek; ve benzin, şeker, yağ, şarap, bira vb. tüm temel ihtiyaç maddelerine muazzam vergiler uygulayarak kurtulmuştur. 8Bu ülkelerde okul, kullanılabilir yollar, kanallar ve hastanelerin olmaması şaşırtıcı mıdır? Cehalet, sefalet ve ölüm oranı şehirleri ve kırsal alanları kasıp kavuruyor. 8Türkiye'nin içler acısı durumu herkes tarafından bilinmektedir. Herkes, coğrafi konumu nedeniyle dünyanın en güzel şehri olan imparatorluğun başkenti de dahil olmak üzere, şehirlerin iğrenç yönlerini duymuştur. Bağımsızlığının 30. yılını geride bırakan Bulgaristan’da hâlâ Balkan Dağları’nı aşan bir demiryolu hattı bulunmamaktadır. Kuzeyden güneye seyahat eden ve Sofya üzerinden büyük bir dolambaçlı yoldan gitmek istemeyenler, Mithat Paşa döneminde döşenen tek ulusal yol üzerinde katır sırtında ya da zorlukla çekilen arabalarla eski usulde Balkanlar’ı geçmek zorundadırlar.[6] Bu ülkeleri ziyaret ettiğinizde, birbirlerinden tamamen izole oldukları gerçeği dikkatinizi çeker. Bulgaristan ve Romanya, toplam sınırlarının yarısını paylaşmalarına rağmen, onları birbirine bağlayan tek bir demiryolu hattına bile sahip değiller. Dahası, Berlin Antlaşması Sırbistan, Bulgaristan ve Türkiye’den kendi topraklarında Paris-İstanbul ana hattının kollarını inşa etmelerini istemeseydi, belki de bugüne kadar Tuna Nehri ve Karadeniz’den başka hiçbir iletişim yoluna sahip olamayacaklardı. Tüm bu ülkelerin kültürel geri kalmışlığı, yüksek okuma yazma bilmeyen nüfus oranlarıyla daha da belirgin hale gelmektedir. Bulgaristan’da yüzde 75 olan bu oran, Romanya’da inanılmaz ama yine de gerçek olan yüzde 86 ila 88’e kadar çıkmaktadır. Bu ülkede, 1904–05 yıllarında okul çağındaki 2.832.558 çocuktan sadece 706.508'i okula devam ederken, geri kalan 2.126.030'u hiçbir eğitim almamıştır.[7] Okula gidenler arasında da sadece önemsiz bir sayının ilkokulun beşinci sınıfını tamamladığını eklememize gerek var mı? Rumen halkının maddi ve manevi sefaleti söz konusu olduğunda, resmi istatistiklere göre bir Rumen köylü ailesinin bütçesinin 0,45 ile 0,5 frank arasında olduğunu[8], kırsal kesimde düşük statüdeki çocukların yüzde 48'inin yedi yaşından önce öldüğünü ve şehirlerde çocukların yüzde 25'inin gayrimeşru olarak doğduğunu söylemek yeterlidir. 8Tüm Balkan ülkelerinin kuraklık ve sel felaketlerine maruz kaldığı ve kötü bir hasadın kıtlık ile ekonomik ve mali kriz anlamına geldiği bilinen bir gerçektir. Bulgaristan'ın Paris'teki temsilcisi, bir gazeteciyle konuşurken ve Türk-Bulgar çatışmasının[9] hızlı bir şekilde çözülmesini gerekli kılan tüm nedenleri sıralarken, önemli bir itirafta bulundu. O, ilk olarak yolların tıkanması ve savaş söylentileri nedeniyle Bulgar köylülerinin buğday satışlarındaki çöküşünden bahsetti. Yunanistan'da kuru üzüm ve zeytinyağı, Sırbistan'da ise kuru erik ve hayvancılık ürünlerinin satışlarının düşüklüğü de aynı öneme sahiptir. İstanbul’un fethi ve Bizans imparatorlarının ya da Kral Dušan'ın imparatorluğunun yeniden kurulması için görkemli jestler yapan, ancak daha sonra tam bir başarısızlık ve güçsüzlüğü kabul eden bu politika ne kadar felaket ve gülünç görünüyor![10]
III

Oysa Balkan devletleri, ortak bir hedef doğrultusunda güçlerini birleştirmiş olsalardı, siyasi ve ekonomik ilerleme için ne kadar müthiş bir güç oluşturabilirlerdi! Türkiye, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ın bir araya geleceği bir konfederasyon, ilk sonuç olarak, tüm bu halklara bugün sahip olmadıkları kendi varoluşlarına olan güveni verirdi. Çok daha az maliyetle, böyle bir konfederasyon, topraklarının savunmasını güvence altına alacak ve aralarında çok canlı bir ekonomik ve ticari faaliyeti teşvik ederek, üretici güçlerinin büyümesine yardımcı olacaktı. Avrupa'da, Balkan Yarımadası ve Küçük Asya kadar endüstriyel ve tarımsal gelişime elverişli doğal koşullara sahip başka bir bölge yoktur. Karpatlar'ın[11] zengin petrol kaynakları , Sırbistan ve Küçük Asya'daki sayısız kömür madenleri, Rodop[12] , Pindus[13] ve Laurium[14] bölgelerindeki madenler ve mermer ocakları; ulusal bir sanayi ekonomisinin doğuşunu ve büyümesini mümkün kılacak her şey mevcuttur. 8"Sicilya ovalarını bile geride bırakan" Tuna ovalarının, Trakya'nın, Makedonya'nın ve Teselya'nın toprağının şaşırtıcı verimliliği, bu bölgeyi Avrupa için gerçek bir tahıl ambarı haline getirmektedir. Tahılların yanı sıra, bu ülkeler tüm endüstriyel bitkilerin yetiştirilmesine elverişlidir; Romanya'da kolza ve keten, Güney Bulgaristan ve Küçük Asya'da gül, Güney Bulgaristan ve Makedonya'da pirinç, pamuk ve tütün, Yunanistan'da ise üzüm ve zeytin ağaçları. Dağların eteklerindeki yemyeşil otlaklar, sayısız büyük ve küçük hayvan sürüsünün yetiştirilmesini mümkün kılar. Tüm bu ülkeleri çevreleyen Tuna, Karadeniz, Akdeniz ve Hint Okyanusu[15], üç büyük kıta ile kolay ve sürekli iletişim kurulmasını sağlar. Buna ek olarak, Balkan Yarımadası, Küçük Asya ve Arap Yarımadası ile birlikte, adeta bir düğüm oluşturarak Avrupa, Asya ve Afrika'yı birbirine bağlamaktadır. Bir zamanlar birçok medeniyetin beşiği olan, şimdi ise ıssız ve yoksullaşmış olan tüm bu ülkeler, barış ve özgürlük rejiminin sakinlerinin becerilerini iç siyasi ve ekonomik işlerini yürütmek için kullanmalarına izin verseydi, ne kadar farklı görünürlerdi. Ve tüm bunlar tamamen Balkan halklarına, onların çıkarlarını anlamalarına ve siyasi bilgeliklerinin derecesine bağlıdır. Balkan konfederasyonu gibi bir ortaklıkta, herkes için yer ve özgürlük olurdu. Ancak bu durumda kendimize şunu sormalıyız: Bugüne kadar böyle bir fikrin hayata geçirilmesini şimdiye kadar ne engellemiş olabilir? Balkan halklarının bu tutumunu, her şeyin yoluna girmesi için sadece açıklığa kavuşturulması gereken basit bir yanlış anlama olarak açıklamak çocukça olur. İnsanlığın hayatı, insani düşüncelerimize göre hareket etmeden devletleri ve halkları yok eden ya da birleştiren kaçınılmaz güçler tarafından belirlenir. Ancak Balkan yarımadasında bu güçlerin oyununu inceleyerek, bir Balkan konfederasyonunun yakın bir gelecekte mümkün olduğunu söylemenin haklı olduğuna inanıyoruz. Bir süre önce, böyle bir iyimserlik haklı değildi. O zamanki koşullar böyle bir fikrin gerçekleşmesi için elverişli değildi; bunu bir fantezi olarak değerlendirebilirdik. Bugün durum artık böyle değil. Bunun yarın gerçekleşeceğini söylemiyoruz, ancak bunun ideolojik bir dilek olmaktan çıkıp siyasi grupların ve partilerin sloganı haline geldiği zamanın geldiğini söylüyoruz. Bu önemli bir ilerlemedir. Bu, Balkan konfederasyonu fikrini şimdiye kadar askıya alan tarihsel nedenleri analiz ettikten sonra daha da netleşecektir.

IV

Balkanlardaki mücadelenin ilk ve en önemli kaynağı, ezilen halkların özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını yeniden kazanma arzusuydu. Bunu başarmak için, sadece padişahların egemenliğine değil, aynı zamanda Yunan din adamlarının egemenliğine de karşı savaşmak zorundaydılar. Türklerin İstanbul’u fethinden sonra, Makedonya'da Bulgar, Yunan ve diğer gruplar arasındaki kanlı çatışmaları anlamsız kılan önemli bir olay meydana geldi. O zamana kadar sadece ismen var olan Yunan Patrikhanesi'nin Doğu'daki tüm Ortodoks toprakları üzerindeki iktidarının genişlemesinden bahsediyoruz. On dokuzuncu yüzyılın başında, İstanbul’daki Fener’de, Patrik'in yanında bulunan, açgözlü ve yozlaşmış bir Bizans oligarşisiyle karşı karşıya kaldık. Eski Bizans aileleri ile Türk paşalarına verdikleri hizmetler sayesinde öne çıkan sonradan görmelerden oluşan bu açgözlü ve yozlaşmış oligarşi, Balkan yarımadasındaki tüm Hıristiyanlığın efendisi haline gelmişti. Gücünü Bukovina[16] , Transilvanya ve güney Rusya'ya kadar genişletmişti. Kiliseler ve manastırlar dahil her şey onun elindeydi. En küçük köydeki rahiplik görevinden piskoposluğa kadar her şey açık artırmaya çıkarılır ve en yüksek teklifi verene satılırdı. Ana yuvası Athos Dağı[17] olan bir sürü Yunan rahip, kasaba ve köyleri istila ederek mutsuz halkı katı bir rejime tabi kıldı. Dini ayinler Yunanca yapılıyordu; okullar varsa, eğitim de Yunanca veriliyordu. Sırp, Arnavut, Bulgar ve Rumen isimleri sözlükten silindi: Türkiye tek bir halkı, "Rum milleti"ni (Roma halkı)[18] ve onları temsil edecek tek bir gücü, yani Patrik ve Fener oligarşisini tanıyordu. Balkan halklarının ulusal uyanışının neden ilk olarak Fenerli din adamlarına karşı acı bir mücadeleyle kendini gösterdiğini anlamak mümkündür. Güney Rusya, Transilvanya ve Bukovina'dan kovulan bu din adamları, daha sonra Sırbistan ve Romanya'dan da kovuldular. Ve bu ülkeler 1864'te Yunan manastırlarının elde etmeyi başardığı devasa mülklerine el koydular. Son olarak 1871'de Türk hükümeti Bulgar Kilisesi'nin özerkliğini tanımak zorunda kaldı. Sonuç olarak, Yunan din adamları Bulgarların büyük çoğunluğu üzerindeki etkisini yitirdi. Ancak Makedonya'da bu etkisini sürdürdü; burada Eksarhistler[19] ile Patrikler arasındaki mücadeleler devam ediyordu; yani, Patrik'in resmen ayrılıkçı olarak ilan ettiği Bulgar Kilisesi'ne mensup Bulgarlar ile Patrik'in otoritesini tanıyan ve ayinlerin ve öğretimin Yunanca yapıldığı kilise ve okullara devam eden Patrikler arasındaki mücadeleler. Yunanistan’ın Patrik’e karşı tutumuna dikkat çekmek ilginçtir. Bir zamanlar, Yunanistan Krallığı, Türk hükümetinin elindeki alçak bir araç olan Fener’e karşı şiddetli bir mücadele vermek zorunda kalmıştı, çünkü Fener, yalnızca kendi çıkarlarını gözeterek, özgür bir Yunanistan’ın inşası ve gelişmesinin önüne engeller koyuyordu. Eski Yunanca'yı – kitleler için erişilmez olan – egemenliğinin bir aracı haline getiren Fener, yazılı dil olarak modern Yunanca'yı kullanmak isteyen Yunan vatanseverlerini zulme uğratmıştı. Fenerliler bu dili küçümseyerek "Zagora (Tesalya'da bir kasaba) bakkallarının dili" olarak tanımlamışlardı. Bu düşmanlık uzun sürmedi. Kuzeye doğru genişleme arayışında olan ve yeni kurulan krallık, Patrikhanede bir müttefik ve Pan-Hellenizmin öncüsünü buldu. Makedonya’daki Yunan propagandasının yanı sıra, Sırp propagandası da ortaya çıktı. Berlin Antlaşması’ndan sonra Bosna yönünde genişleme umudunu yitiren Sırbistan, Makedonya ve Eski Sırbistan üzerinden denize açılma yolu aramaya mecbur kaldı.[20] Bu nedenle Makedonya’nın Sırp toprağı olduğunu kanıtlama ihtiyacı doğdu.

Bulgarların mücadelesi de giderek aynı milliyetçi karakteri kazandı. Bu mücadele, Makedonya'daki Bulgar nüfusunun gerçek çıkarlarını hedeflemekten çoktan vazgeçmiş ve bu eyaleti Bulgaristan'a ilhak etmek için açık bir mücadeleye dönüşmüştü. Türkiye'nin yakında parçalanacağı beklentisi, tüm bu halkların liderleri arasında, belirleyici bir yarışın arifesinde adayları için azami oyu kazanmaya çalışan seçmen temsilcilerinin zihniyetini ortaya çıkardı. Böylece Bulgarların, Yunanlıların, Rumenlerin veya Sırpların tek bir amacı vardı: Bölünme gerçekleştiğinde Makedonya'nın kendilerine verilmesi için nüfusun çoğunluğunun kendilerinden yana olduğunu kanıtlamak. Bu bölünmenin yakında gerçekleşeceği düşünülürken, kaybedecek zaman yoktu. Her Makedonu ikna, para veya hançer gibi her türlü yolla kendini Bulgar veya Yunan olarak ilan etmeye zorlamak hayati önem taşıyordu. Ve nihayet, dış dünyayı ikna etmek için tamamen uydurma istatistikler sunuldu.
V

Türkiye'deki rejim değişikliğinin durumu ne kadar değiştirebileceği görülebilir. Bu, herkesin aklını başına getirecektir. Uçuruma doğru bir yarıştan başka bir şey olmayan Makedonya'yı ilhak yarışı, önemini büyük ölçüde ilgisini yitirecek ve farklı milletler gerçekliği daha aklıselim bir şekilde değerlendireceklerdir. Böyle bir dönüşümün bir günde gerçekleşemeyeceğini söylemek doğru olur. Çeşitli nefretler, kıskançlıklar ve kin duyguları bir süre daha halklar üzerinde felç edici bir etki yaratmaya devam edecek; ancak ibadet özgürlüğünün ilan edilmesiyle farklı dinler arasındaki çatışmaların keskinliği büyük ölçüde azaldığı gibi, bu gruplar arasındaki çatışmaların keskinliği de büyük ölçüde azalacaktır. Dini eşitliğin bir gerçeklik olduğu ülkelerde, partiler uzun zaman önce kendilerini dini bağlılıklarla özdeşleştirmeyi bırakmışlardır ve artık sadece ekonomik ve siyasi çıkarları gözetmektedirler. Aynı şekilde, yeni Türkiye de milletler arasında tam bir eşitlik sağlayarak, onları tek bir ortak millet halinde birleştirmeyi başaracak ve bu milletin bağrında, homojen milletler içinde var olan türden yeni mücadeleler ortaya çıkacaktır. Buna doğru atılacak büyük bir adım, eğitim reformu olurdu. Eski Türkiye’de bu iş, dini topluluklara bırakılmıştı. Her millet, gönüllü bağışlar ve Balkan devletleri tarafından gizli ya da açık olarak sağlanan sübvansiyonlar yoluyla ilk, orta ve yükseköğretim okullarını finanse ediyordu. Aynı durum dinin finansmanı için de geçerliydi. Bu durumun, ulusal blokların ayrılıkçı politikalarını ne kadar teşvik ettiğini vurgulamaya gerek yok. Şimdi gerekli reformun ayrıntılarına giremeyiz, ancak reformun amacı, her milliyetin dilinde eğitim verilmesini sağlarken, devlet veya belediyeler tarafından idare edilen ulusal okullar oluşturmak olmalıdır. Türk hükümeti böyle bir reformu gerçekleştirebilecek durumda olmadığı sürece, mevcut ulusal blokları yok etmeye yönelik tüm girişimler boşuna şiddet olacaktır. Bu, Jön Türklerin her ne pahasına olursa olsun kaçınması gereken bir taktiktir. Ne yazık ki, onların tüm zayıf hükümetlerinin ortak noktası olan bu yoldan aşağıya doğru sürüklenmeye başladıklarını kabul etmek gerekir. Makedonya'da olduğu gibi İstanbul’daki parlamento seçimlerinde de, yapay çoğunluklar yaratmak için –burada Yunanlılara, orada Bulgarlara karşı– pek de övgüye değer olmayan yöntemler kullandıkları görülüyor. Dahası, kendimizi kandırmıyoruz: Türkiye’deki yeni rejim, varlığı sadece şu ya da bu siyasi grubun, özellikle de doğal olarak aşırı merkeziyetçilik ve otoriterliğe eğilimli Türk grupların iyi niyetine bağlı olsaydı, çok geçmeden tehlikeye girerdi. Bu durum, Hıristiyan demokrasinin, eski hataları sürdürerek Jön Türk milliyetçiliğinin oyununa tek başına katılmasını hiçbir şekilde haklı çıkarmaz. İşte Türkiye’nin içsel evrimi, Balkan devletleri arasındaki Osmanlı mirası konusundaki çekişmelerin nedenlerinden birini – en önemlisini – ortadan kaldırarak, bu devletlerin konfederasyonuna giden yolu açmaktadır. Konfederasyon, tarihsel ilerlemenin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu fikri destekleyen propaganda, onlara yeni kaderlerini göstererek, Türkiye’deki milliyetçileri ve Türk milletini, karşılıklı ilişkilerinde daha güvenli ve daha hoşgörülü davranmaya alıştıracaktır.
VI

İlgili Büyük Güçlerin müdahalesi, Balkan halklarını Türkiye'nin ya da birbirlerinin aleyhine toprak genişlemesi olasılığını gözlerinin önüne sererek birbirlerine karşı kışkırtmış ve Doğu'daki ulusal mücadeleleri karmaşıklaştırmış ve şiddetlendirmiştir. 9000Bu bakımdan en zararlı rolü oynayan Rusya’dır. Son makalemizde[21] belirttiğimiz gibi, Avusturya’nın bu kışkırtıcı rolü üstlenmeye çalıştığı doğrudur. Ancak bunda başarılı olmuşsa, bu kısmen Rusya’nın desteği sayesindedir. Rusya, güneye – Akdeniz’e – doğru durdurulamaz ilerleyişini sürdürmek için Türkiye’yi fethetmek zorunda kalacaktır. Burada, Rusya’nın Avusturya, Fransa veya İngiltere ile üzerinde anlaşmak istediği ya da anlaştığı, Osmanlı İmparatorluğu’nu bölüşmeye yönelik sayısız projeden bahsetmeyeceğim. Bu projeler, İstanbul’u ve boğazlarını paylaşmanın imkânsızlığı nedeniyle hayata geçirilemedi – Wellington’un dediği gibi, iki İstanbul olsaydı, Türkiye çoktan ortadan kalkmış olurdu. Ayrıca, doğrudan bir fetih savaşı başlatamayacak durumda olan Rusya, kendisini mümkün olan tek politika ile sınırlamak zorunda kaldı; bu da, Hıristiyanları korumayı amaçlayan Türkiye’ye sürekli müdahale etme politikasıydı. Umulan sonuç, Türkiye’nin zayıflaması ve parçalanması olacaktı. Bu politika ışığında, öncelikle Türkiye’nin iç reformlarla kendini sağlamlaştırmasını engellemek – bu, Rusya’nın müdahale bahanesini ortadan kaldıracaktı – ve ikinci olarak, Rusya’nın nihai fethine giden bir aşama olarak kurulacak olan Balkan devletlerinin birleşerek güçlenmelerini engellemek hayati önem taşıyordu. Bu, Rusya’nın onları koruma hakkını ortadan kaldıracaktı. Bugün, Mithat Paşa’nın mektuplarının oğlu tarafından yakın zamanda yayımlanmasının ardından, o zamanki Rusya’nın İstanbul büyükelçisi General Ignatiev’in[22] 1876 anayasa reformunu sabote etmek için kurduğu entrikaları biliyoruz. Kendisini Eski Türklerin müttefiki ve en coşkulu danışmanı ilan etti. Bunu gizlemedi. “Rusya, Türkiye’ye bir parlamento ve anayasa verilmesini kendisine yönelik bir hakaret ve meydan okuma olarak görüyor. Bir Türk anayasasının varlığı, bizim savaş ilan etmemiz için başlı başına yeterli bir sebeptir. Anayasal bir hükümeti olmayan tek Avrupa gücü olarak kalmayı asla kabul etmeyeceğiz,” dedi İngiliz büyükelçisi Sir Layard’a[23] , ki o da 30 Mayıs 1876 tarihli bir mektupla bu durumu hükümetine bildirdi. Yirmi yıl sonra, Rusya dışında başkaları da Türkiye’deki Hıristiyan katliamlarına – Küçük Asya’daki Ermeni katliamlarına – karşı çıkmak ve reformları desteklemek istediğinde, Prens Lobanov[24] katliamların üzücü “olaylar” olduğunu ve ciddi reformlara, özellikle de Ermenistan’a özerklik verilmesine gelince, Rusya’nın bunlardan hiçbiri duymak istemediğini söyledi. St. Petersburg'daki İngiliz büyükelçisi Sir Frank Lascelles'e[25] şunları söyledi: "Küçük Asya'daki Rus-Türk sınırında ikinci bir Bulgaristan'ın kurulmasına izin vermeyeceğiz." Sonunda, bir yıl sonra, muhtemelen tarihin gördüğü en korkunç katliamlar olan 1896'daki İstanbul katliamları İngiltere'yi Türkiye'ye karşı silahlı müdahale önermeye ittiğinde, Rus bakan Şişvin, katliamlardan Sultan'ı sorumlu tutamayacağını ve "ona karşı her türlü baskı yönteminin Çar Hazretlerine iğrenç geldiğini" söyledi. 8Ve bugün Rusya yeni rejime olumlu bakıyorsa, bunu isteksizce yapmaktadır; çünkü şu an için Doğu’daki toprak statükosunu korumanın tek yolunu, kârlı bir şekilde değiştirebileceği zamana kadar, bu rejimde görmektedir. Rus diplomasisinin her zaman bir Balkan konfederasyonuna kararlı bir şekilde karşı olduğu ise şüphelidir. Temsilcileri, bazı samimi anlarda bunu açıkça dile getirmişlerdir. Tatiştev[26], Du Passé de la Diplomatie Russe adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Sırbistan, Romanya ve Bulgaristan’dan oluşan üç devletli bir federasyonun kurulması, Boğazlara giden yolumuzu kesin olarak tıkayacak ve bizim için çok daha tehlikeli olacaktı. Bu, düşmanlarımızın elinde güçlü bir silah görevi görecekti.” Aslında, tüm Rus politikası adeta bu korkuyla gölgelenmiştir. Halklar arasında herhangi bir uzlaşmayı önlemek için, aralarına nifak tohumları ekmiştir. Bulgaristan’daki etkisinin çok güçlü olduğu dönemde, iki kez Bulgaristan’ı savaşa sürüklemeye çalışmıştır; 1883’te Sırbistan’a karşı ve 1885’te Romanya’ya karşı. Her iki durumda da, mesele sınırların çizilmesiyle ilgili önemsiz bir konuydu (Sırbistan ile Bregovo’daki ve Romanya ile Arab-Tabia’daki sınırlar). İç olaylar ve – Romanya ile olan çatışmada – Doğu Rumeli’deki devrim[27] – bu anlaşmazlıkların kanlı bir hal almasını engelledi. Ancak birkaç ay sonra roller tersine döndü; Bulgaristan Rusya’dan koptu ve Sırbistan Bulgaristan’a yaklaştı. Ve Rusya’nın Avusturya ile işbirliği içinde Sırbistan’ı Bulgaristan’a karşı savaşa itti. Yakın tarihli makalemizde, 1885 Sırp-Bulgar savaşında bu iki gücün sorumluluğuna zaten değinmiştik. İşte kanıtı. Rumeli'deki devrimden sonra toplanan İstanbul Konferansı'nda, Büyük Güçlerin temsilcileri – Türk başkentindeki büyükelçileri – bir ilkeler bildirgesi hazırladılar. Rusya’nın desteğiyle ve Avusturya’nın talebi üzerine, Sırbistan’ın askeri hazırlıklarına yönelik bir eleştiri olarak yorumlanabilecek her türlü ifade metinden çıkarıldı. Diğerlerinin yanı sıra şu cümle de metinden çıkarıldı: “Büyük Güçlerin oybirliğiyle arzu ettiği şey, tüm Balkan Yarımadası’nda barışın korunmasıdır.” Bir başka gerçek: Savaşın arifesinde, Fransız hükümeti, düşmanlıkları önleyebilecek bir eylem önerdi: Sırp hükümetine, Sırbistan’ın saldırması durumunda “Avrupa’nın, Sultan’ın vassalı olan Bulgaristan Prensi’ne yardım etmesini engellemeyeceği”ni bildirmek üzere Belgrad’a toplu bir girişimde bulunmak. Bu öneriye yanıt olarak, Rusya Dışişleri Bakanı Bay Giers[28] , St. Petersburg’daki Fransız büyükelçisine şunları söyledi: "Her şeyden önce Avrupa, Prens Alexander'a[29] Sofya'ya dönmesini tavsiye etmelidir; bunun ardından, artık öfkelenmek için bir nedeni kalmayacak olan Kral Milan[30] sakinleşecektir." Rusya’nın 1897 Türk-Yunan Savaşı ve Makedonya’daki milliyetler arası çatışma sırasındaki tutumu da aynı derecede tipikti. Daily Chronicle’ın[31] Atina muhabiri Bay Naumann tarafından aktarılan ve bütün basın tarafından ele alınan bir olay, Rusya’nın İstanbul büyükelçisi Bay Nelidov’un[32] Yunanistan ile Türkiye arasında başlamış olan doğrudan müzakereleri baltalamayı amaçlayan müdahalesiydi. Rus diplomasisi açıkça savaşı teşvik ediyordu ve Novoe Vremya’nın[33] başını çektiği tüm resmi basın, “Atina demagojisinin” hak ettiği cezayı alacağı düşüncesiyle sevinç içindeydi. Bu gazete, 29 Mart 1897 tarihli sayısında şöyle yazmıştı: “Devrim ve anarşinin yenilgisi, ancak monarşiyi ve düzeni güçlendirebilir.” Ayrıca, Makedonya meselelerine aşina olanlar, yerel çatışmalarda Rus konsoloslarının oynadığı aktif rolün farkındadır. Başlangıçta Bulgarlara sempati duyan konsoloslar, daha sonra açıkça Sırpların tarafını tuttular. Selanik'teki Rus konsolosu Yastrebov, özellikle misyonerlik faaliyetleriyle tanınıyordu.

VII

“Rusya, boyun eğdirilmiş halkları müttefiklerine bahşiş olarak dağıttığı küçük paralar gibi kullanır.” Bir Sırp tarihçinin bu sözleri, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i işgalinin tarihini hatırladığımızda açıkça haklı çıkmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu iki eyalet 1876’da Türkiye’nin parçalanması durumunda Rusya tarafından Avusturya’ya vaat edilmişti ve uzun süre gizli kalan bu gerçek, ilk kez 1887’de (27 Nisan sayısında) Bismarck’ın yayın organı Norddeutsche Allgemeine Zeitung tarafından ortaya çıkarılmıştı. Birkaç gün sonra, Moscovskja Wiedomoski[34] (29 Nisan-11 Mayıs) gazetesi, Viyana’daki Rus büyükelçiliğinde sekreter olarak bu gizli anlaşmanın imzalanmasına şahit olan Bay Tatiştev’in bir makalesini yayımladı. O, şu itirafta bulunarak gerçekleri doğruladı: Yeminimi veya diplomatik sağduyumu ihlal etmeyeceğimi güvenle söyleyebilirim ki, bu antlaşma tam olarak uygulanmış olsaydı, Balkan yarımadası bugün bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar, kanlı çatışmalar ve yabancı etkilerine boyun eğme gibi üzücü bir manzaraya sahne olmazdı; aksine, Rusya’nın halklar arasındaki etkisi geniş ve sağlam temeller üzerine kalıcı olarak yerleşmiş olurdu. Okuyucu, bunun Rusya ile Avusturya arasında Türkiye'nin bir kısmının ya da tamamının paylaşılmasına bir gönderme olduğunu anlayacaktır. Bosna-Hersek'in Sırbistan ve Karadağ'a verilmesini isteyen Martens ve Komarowski'ye karşı polemik yapan bir başka Rus yazar, Bay Skalkovsky[35] ise şöyle demiştir: "Bu bilge adamlar, Berlin Antlaşması'ndan bağımsız olarak, Rusya'nın sadece Avusturya-Macaristan'dan işgal altındaki eyaletlerin iadesini asla talep etmeyeceğini değil, aynı zamanda eski Sırbistan'ın işgaline de engel olmayacağını taahhüt ettiğini görmezden geliyorlar." Doğu’nun diplomatik tarihine bu uzun bir sapma yaptık, çünkü bugün bir Balkan konfederasyonunun kurulmasının, geçmiştekiler kadar güçlü ve amansız düşmanlarla karşılaşmayacağını göstermek istedik. Uzak Doğu’daki[36] yenilgisinin ardından zayıflayan ve Kırım Savaşı’ndan sonra olduğu gibi bir iç muhasebe dönemine giren Rusya, en azından bir süre için Balkanlar’da saldırgan bir politika yürütme çabasından yoksundur. Hatta Avusturya'nın ilerleyişini durdurmak için Karadeniz çevresinde yeni bir gücün ortaya çıkmasını bile kabullenebilir. Aynı zamanda, devrimci hareketin gerilemesine rağmen, Balkan halklarına sempati duyan Rus kamuoyu eskisi kadar pasif değildir. Avusturya'nın planlarına gelince, bunlar Balkan halklarının birleşik eylemi ile kolayca felç edilebilir. Hem ulusal gruplar arasında hem de sosyal demokrat güçler arasında, Habsburg İmparatorluğu'nun kendi içinde güçlü savunucular bulacaklardır.

VIII

Yüzyıldan fazla bir süre önce, Bay Vanderk, tüccarlardan bahsederken, Philosophe sans le Savoir (Bilmeden Felsefeci)[37] adlı eserinde şöyle demiştir: “Bizler, yeryüzünde, ulusları birbirine bağlayan ve ticaretin gerekliliği yoluyla onları barışa kavuşturan sayısız ipek iplikleriz.” Böylece, çağımızda uluslararası yakınlaşmanın başlıca yolunu işaret etmiştir. Ekonomik olarak geri kalmış olan Balkan ülkeleri, tahıl ve hammadde üreticileri olarak büyük sanayi ülkeleriyle birçok bağlantıya sahipken, kendi aralarında çok az bağlantıya sahiptir. Bu durum, şüphesiz ki onların uzlaşmasını büyük ölçüde geciktirmiştir. Bunun bir istisnası, Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ticarettir. Bulgaristan, sadece tarım ürünlerini ve hayvanlarını değil, aynı zamanda bazı sanayi ürünlerini de Türkiye ve özellikle de İstanbul pazarlarında satmaktadır. Ve biz, Türk-Bulgar çatışmasının barışçıl bir şekilde çözülmesini, işte buna, yani bir savaşın ardından yaşanacak ticari kriz korkusuna borçlu olduğumuzu düşünüyoruz. Ve tüm Balkan devletleri arasındaki ticari ilişkilerin güçlü ve kalıcı bir şekilde gelişmesi, onların siyasi ve kültürel yakınlaşması için en etkili aracı sağlayacaktır. Balkan ittifakını engelleyen başlıca faktörleri sıraladığımıza inanıyoruz. Bunlar, artık gerçekleştirilmiş olan bir ulusal kimlik yaratma ihtiyacı; bu meşru mücadelelere aşılanan ve halihazırda gerileyen şovenizm; ve beklenmedik olayların etkisiz hale getirdiği Büyük Güçlerin entrikalarıydı. Bu ana faktörlerin yanı sıra, devlet başkanlarının kendilerini XIV. Louis rolünde gösterme hırsları, halkın doğrudan kontrolü olmadan faaliyetleri yetersiz kalan politikacıların ve partilerinin yetersizliği nispeten önemsizdir. Krallar ve hükümetler, zamanlarının gereklilikleri ve uluslarının iradesi karşısında boyun eğmek zorunda kalacaklardır. Bu durum, özellikle yeni dış koşullar, iktidar sahiplerinin genellikle ülkelerinin bağımsızlığını savunma bahanesiyle hanedan veya parti çıkarlarını korudukları karanlık komplolara artık bu kadar yer vermeyeceği için daha da geçerlidir. Söylemeye gerek yok ki, bir Balkan konfederasyonu ancak bir savunma politikasına dayandırılabilir. Ana amacı, onu oluşturan halkların toprak bütünlüğünü ve siyasi bağımsızlığını savunmaktır. Türkiye’de Abdülhamit mutlakiyetçiliğinin hüküm sürdüğü dönemde, böyle bir siyasi yapılanmadan dışlanması gerekirdi. Onu kabul etmek, Sultan’a ve onun çevresine güç ve dokunulmazlık vermek anlamına gelirdi. Ve bugün bile Türkiye'nin büyük rolüne layık bir konuma gelmesi için, 1876 Anayasası'nın demokratik bir revizyonu gerekmektedir. Bu anayasa, kısıtlı oy hakkı ve yarısı[38] Sultan tarafından atanan parlamento ile halkın iradesini pek dikkate almamaktadır. Bu makaleyi, Balkan ittifakını gerçekleştirmek için şimdiye kadar yapılan girişimlerden bahsetmeden bitirmek istemiyoruz. Tüm ülkelerde bu girişimin en sadık ve istikrarlı destekçileri olan sosyalistlerin çabalarının yanı sıra, bazı özel ve hükümet girişimlerine de değinmeliyiz. Bunların arasında ilk olarak eski Yunan bakan Trikoupis’in[39] 1887’de Bulgaristan’a yaptığı bir seyahat sırasında Stambolov’a[40] bir Balkan konfederasyonunun kurulması için birlikte çalışmayı önerdiğini belirtmeliyiz. Ancak bize, Bulgar diktatörünün bu konuşmayı Türk hükümetine bildirdiği ve bunun karşılığında Makedonya’da iki Bulgar piskoposunun atanmasını sağladığı söylenmektedir. 1897'de Bulgaristan ile Sırbistan arasında bir ittifak girişimi oldu. Sofya'ya yaptığı bir ziyaret sırasında Kral Alexander, Prens Ferdinand ile Vardar Nehri'ni sınır çizgisi olarak alarak Makedonya'nın bölünmesini görüştü.[41] Neyse ki bu projenin bir geleceği olmadı. Ancak 1906'da Sırp-Bulgar gümrük birliği projesinin başarısızlığını üzülerek belirtmeliyiz. Avusturya'nın buna karşı çıktığını biliyoruz. Prens Battenberg'in ayrılmasından sonra Bulgarlar, Romanya Kralı'na Bulgar tahtını teklif ettiler. O ise bunu reddetti. Her halükârda, o dönemde Rusya'nın bir Romanya-Bulgaristan krallığının kurulmasına rıza göstermesi olası değildi. Şimdiye kadar bu yönde ciddi bir özel girişim olmadı. Eski bakan Naçoviç'in[42] başkanlık ettiği bir Türk-Bulgar ittifakı komitesi, ancak Türk devriminden sonra Sofya'da kuruldu. Biliyoruz ki, kriz sırasında bu komite, çatışmayı yatıştırmak amacıyla Sofya'ya gelen Jön Türk delegeleriyle birlikte çalıştı. Umalım ki bu tür girişimler sıklaşsın ve tüm Balkan ülkelerinde, bu kadar gerekli ve yararlı olan Balkan ittifakı için çalışacak komiteler kurulmuş olsun.

 

[1]  Demir Kapılar, Tuna Nehri’nin Karpat Dağları’nı yararak Karadeniz’e doğru ilerlediği, Sırbistan’dan Romanya’ya uzanan 60 millik muhteşem kanyonlar zincirine verilen addır. (ç.n.)

[2] Rus Çarı'nın müdahalesinin ardından, 1899 ve 1907 yıllarında Lahey'de silahsızlanma, uluslararası anlaşmazlıkların tahkimi ve kara savaşı kuralları konularını görüşmek üzere iki barış konferansı düzenlendi. Bunun sonucunda 1900 yılında kurulan Uluslararası Adalet Divanı ve 1907 Lahey Sözleşmesi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında büyük güçler tarafından tamamen göz ardı edildi. (ç.n.)

[3] Bosna-Hersek'i ilhak etmek üzere olan Avusturya'nın teşvikiyle Prens Ferdinand da Jön Türk devriminden yararlanarak bağımsızlık ilan etti. Avusturya böylece Sırbistan'ı boğmayı, Bulgaristan'ı kendi etki alanına çekmeyi ve Rusya'ya karşı bir zafer kazanmayı umuyordu.

[4] 1876'daki Reichenstadt Konvansiyonu'nda Rusya, o yılki Türkiye ile savaşta Sırbistan-Karadağ'ın galip gelmesi durumunda Bosna'nın bir kısmını Avusturya'ya vereceğine söz verdi.

[5] Colmar Friedrich von der Goltz (1843–1916), 1885'ten itibaren "Goltz Paşa" olarak Alman askeri doktrinine uygun şekilde Osmanlı ordusu ve subay kadrosunun modernizasyonunu üstlenen Alman subayı. (ç.n.)

[6] Ahmet Şefik Mithat Paşa, 1876 anayasa deneyiminin mimarı olarak ün kazanmadan önce, 1860'larda Tuna vilayetinde (günümüz Bulgaristan'ı da içeren) ilerici ve faydalı bir eyalet yöneticisiydi. (ç.n.)

[7] Bu rakamlar birbiriyle tutarlı olmadığı için burada bir baskı hatası var gibi görünüyor. (ç.n.)

[8] Metin, bunun haftalık, aylık mı yoksa yıllık mı olduğunu belirtmiyor. (ç.n.)

[9] Ekim 1908'de Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti. Ardından Bulgaristan'ın Türkiye'ye ödeyeceği "adil tazminat"ın miktarı konusunda tartışmalar başladı. (ç.n.)

[10] Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan'ın büyük milliyetçilik akımları, hepsi de ortaçağdaki ihtişamlı dönemlere bakıyordu; sırasıyla, İstanbul’un kapılarında durdurulan Bulgar imparatorları; Çar Dušan Nemanja'nın (1331–1355) Sırp imparatorluğu; ve Bizans İmparatorluğu'nun kendisi.

[11] Viyana çevresinden büyük bir yay çizerek başlayan, ardından Çekoslovakya'yı yatay olarak geçen, Romanya'nın tüm kuzey-güney eksenini boydan boya kat ederek doğu Sırbistan'da son bulan bir dağ silsilesi. (ç.n.)

[12] Sofya bölgesinden güneydoğuya doğru Ege Denizi'ne uzanan bir dağ silsilesi. (ç.n.)

[13] Güney Arnavutluk sınırından Ege Denizi'ne kadar Yunanistan anakarasını boydan boya geçen ve Girit Adası'nda tekrar ortaya çıkan bir dağ silsilesi. (ç.n.)

[14] Atina'nın güneyinde, Ege Denizi'ne kıyısı olan Attika bölgesi. (ç.n.)

[15] Rakovsky, Balkanlar'ı ve Osmanlı İmparatorluğu'nu (Yakın Doğu dahil) jeopolitik bir bütün olarak görmektedir. (ç.n.)

[16] 1775'ten 1918'e kadar, bu eski Osmanlı eyaleti Avusturya İmparatorluğu'nun en doğudaki kraliyet toprağı ve etnik açıdan en karışık bölgelerinden biri haline geldi. Günümüzde Romanya ve Ukrayna arasında bölünmüştür. (ç.n.)

[17] Athos Dağı, Ege Denizi'ne bakan Selanik Yarımadası'nın en güneydoğu ucunda yer almaktadır. (ç.n.)

[18] Osmanlı İmparatorluğu dışındaki bölgeler dini topluluklar (milletler veya "uluslar") halinde örgütlenmişti. Ortodokslar, Ortodoksluğun Bizans-Roma İmparatorluğu'nun devlet dini olması nedeniyle Roumiaioi (Rum milleti) olarak biliniyordu. (ç.n.)

[19] 1870'te kurulan bağımsız Bulgar Eksarhlığı'na (Bulgar Kilisesi'ne) bağlı olan, ayinlerin ve eğitimin Bulgarca yapılmasını savunan Bulgarlar. (ç.n.)

[20] Bugün bu bölge, güney Sırbistan'daki Novi Pazar, Kosova ve Makedonya Cumhuriyeti'nin kuzeybatısını kapsamaktadır. Adı, eskiden Orta Çağ Sırb İmparatorluğu'nun bir parçası olmasından gelmektedir. (ç.n.)

[21] C. Rakovsky, La Question d’Orient et les Puissances (Doğu Sorunu ve Güçler), Revue de la Paix, Kasım 1908 [Yazarın notu].

[22] Kont Nikolai Pavloviç Ignatiev (1832–1908), pan-Slavist bir diplomat ve devlet adamıydı; 1864–77 yılları arasında İstanbul’daki Rus büyükelçisi olarak, 1875–78 Doğu Krizi sırasında Türkiye ve Avusturya-Macaristan’ın aleyhine Rus hedeflerini ilerletmek amacıyla pan-Slav isyanını teşvik etmişti. (ç.n.)

[23] Sir Austen Henry Layard (1817–1894), arkeolog, diplomat ve politikacıydı. (ç.n.)

[24] Prens Aleksei Borisoviç Lobanov-Rostovsky (1824–1896), Rus diplomat ve devlet adamıydı ve 1895–96 yıllarında dışişleri bakanlığı görevini yürüttü. (ç.n.)

[25] Sir Frank Cavendish Lascelles (1841–1920), Victoria ve Edward dönemlerinde görev yapmış kıdemli bir İngiliz diplomatıdır. (ç.n.)

[26] Sergei Spiridonoviç Tatishtev (1846–1906), Rus tarihçi ve diplomattı. Bkz. Iz proshlogo russkoi diplomatii. Istoriya, St Petersburg, 1890. (ç.n.)

[27] Berlin Antlaşması, özerk bir Bulgar devleti ile birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'ndan yarı özerk Doğu Rumeli (bugün kabaca Bulgaristan'ın güney yarısı) eyaletini oluşturdu. 1885'te eyaletteki bir devrim, Bulgaristan ile birleşmesine yol açtı. (ç.n.)

[28] Nikolai Karloviç Giers (1820–1895), III. Aleksandr'ın hükümdarlığı döneminde (1881-94) Rusya dışişleri bakanıydı. (ç.n.)

[29] Battenbergli Alexander (1857–1893), Bulgaristan Prensi (1879–86) idi. Rus hakimiyetine karşı çıkması, Rus yanlısı Bulgarlar tarafından kaçırılmasına ve sonunda tahttan çekilmesine yol açtı. (ç.n.)

[30] Milan Obrenoviç, 1868–89 yılları arasında Sırbistan Kralıydı. (ç.n.)

[31] The Daily Chronicle, 1872–1930 yılları arasında Londra’da yayımlandı. (ç.n.)

[32] Alexander Ivanoviç Nelidov (1835–1912), Prens Alexander'ın Rusya'nın kışkırtmasıyla kaçırıldığı dönemde Bulgaristan’daki Rus büyükelçisiydi. (ç.n.)

[33] New Times (St Petersburg, 1868–1917), Rusya'da en yüksek tirajlı sağcı bir günlük gazeteydi. (ç.n.)

[34] 1756'da kurulan Moscow Gazette, 1863–87 yılları arasında Rus pan-Slavist Mikhail Katkov (1818–1887) tarafından yönetildi. (ç.n.)

[35] Konstantin Apolonoviç Skalkovsky (1843–1906), mühendis, gazeteci ve tarihçiydi.

[36] 1904–05 Rus-Japon Savaşı, Uzak Doğu'da, esas olarak Çin'in aleyhine, etki alanları oluşturmak amacıyla yapıldı. Rusya'nın yenilgisi, doğrudan 1905 Birinci Rus Devrimi'ne yol açtı. (ç.n.)

[37] Le Philosophe sans le savoir (1766), Michel Jean Sedaine (1719–1797) tarafından yazılmış bir komedi eseridir. (ç.n.)

[38] Yarısı değil, üçte biri padişah tarafından atanıyordu. (ç.n.)

[39] Harilaos Trikoupis (1832–1897), on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Yunan siyasi yaşamına damgasını vuran bir Yunan devlet adamı ve reformcuydu. Siyasi kariyeri boyunca, 1891’de Türk karşıtı bir Balkan birliği de dahil olmak üzere, çeşitli milliyetçi “Balkan birliği” planlarının savunucusuydu. (ç.n.)

[40] Stefan Stambolov (1854–1895), Bulgaristan'ı Rus "korumasından" kurtaran naip ve başbakan (1886–94) idi. (ç.n.)

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

ABD-İsrail-İran savaşında en beğendiğiniz savaş muhabiri kimdir?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI