escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...


Dr. Abdullah Köktürk

facebook-paylas
Ölümünden 11 gün Önce Uğur Mumcu’nun Harp Akademileri’nde Verdiği Konferans (Soru-Cevap Bölümü)
Tarih: 24-01-2026 21:41:00 Güncelleme: 24-01-2026 21:41:00


24 Ocak 1993 günü arabasına konan bir bomba sonucu hayatını kaybeden gazeteci Uğur Mumcu’nun suikasttan 11 gün önce 13 Ocak 1993 Harp Akademilerinde kurmay subay adaylarına  “Türk Basını ve Sorunları ”başlığı ile verdiği konferansın metnini https://aynahaber.org/yazarlar/dr-abdullah-kokturk/olumunden-11-gun-once-ugur-mumcu-nun-harp-akademileri-nde-verdigi-konferans/1041/ linkinde paylaştım.

 

Aşağıda ise, konferans sonundaki soru-cevap bölümü yer almakta

 

SORU-CEVAP PERİYODU

 

S0RU-1: 12 EYLÜL 1980’den bu tarafa, Türk basınının büyük çoğunluğu tarafından, Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk demokrasisi önünde en büyük engel olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.

 

Atatürk ilke ve devrimlerinin en inançlı ve şuurlu takip ve uygulayıcısı olan Türk Silahlı Kuvvetlerine, bu tarzda çok yanlış ve haksız olarak yürütülen kampanyanın, sebepleri ve varılmak istenen hedefleri sizce nelerdir?

 

CEVAP-1: Bu soruyu 2'ye ayırarak yorumlamak lazımdır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin asli görevi, bir de olağanüstü dönemlerdeki uygulamalar.

 

Demokrasilerde her kurum belli saygı ve ölçülerde olmak üzere eleştirilir, eleştirilmelidir. Olağanüstü dönemlerde bazı uygulamalar da eleştirilir. Hatta Silahlı Kuvvetlerin kendisi de zaman zaman veya bir dönem sonra eleştirebilir. 12 Mart, 12 Eylül,ve 27 Mayıs uygulamalarını eleştiriden uzak tutma olanağı yoktur. Çünkü kendileri siyasal olaylardır. 27 Mayıs'ta Demokrat partililerin 27 Mayısı eleştirmeleri, 12 Mart ve 12 Eylül de yargılananların' veya bu ideolojik doğrultuda olanların 12 Mart ve 12 Eylül’ü eleştirmeleri doğal karşılanmalıdır. Ancak asıl önemlisi Silahlı Kuvvetlerin varlığı ve bugün üzerine düşen görevi yaparken ki uygulamaları önemlidir. 'Bunları ayrı tutmak gerekir. Silahlı Kuvvetlerin Türk vatanını iç ve dış düşmanlara karşı koruma ve kollama görevi vardır. Ve bugün de Güneydoğuda bir vatan görevi yapmaktadır. Oraya 3 kez gittim ve komutanların, erlerin nasıl bir özveriyle görev yaptıklarını gördüm. Bu insanları silah başında ve ölümle karşı karsıyayken Boğaziçi’ne bakan evlerinde veya Cağaloğlu’ndaki şık bürolarında eleştirmek haksızlıktır. Bir toplumda ordunun fonksiyonunu kaldırdığınız zaman anarşi başlar. İç ve dış düşman dediğimiz düşmanlar harekete geçerler.

 

Kurtuluş savası öncesi yaşanan olay gibi, 'bugün de Güneydoğuda yaşanan olaylar gibi dolayısıyla bugün asli görevini yapan Türk Silahlı Kuvvetlerinin eleştirilmesinin, suçlanmasının karalanmasının ardında siyasal nedenler olduğunu söyleyebiliriz.

 

SORU-2: Bir kısım yazarlar tarafından basın yoluyla halka mal edilmeye çalışılan 2.Cumhuriyet safsatasının sizce kaynakları ve hedefleri nelerdir?

 

CEVAP-2: 2.Cumhurlyet konusunda çeşitli insanlar çeşitli devlet görevlileri birtakım görüşler ileri sürüyorlar. Tabii karşıt düşüncelere de hoşgörüyle bakabiliriz. Ancak, ben bu arada PKK'nın yurtdışındaki kendi yayınlarını gittim inceledim. Orada, ilk kez 2.Cumhuriyet fikrini ortaya atan Abdullah Öcalan’ın bizzat kendisi olduğunu gördüm. Çünkü Türkiye gibi bir ülkede devleti kuran siyasal düşünce Atatürkçülüktür. Bu düşünceyi bu yollarla yıpratmak da örneğin PKK gibi terör örgütlerinin başlıca amaçlarıdır. Öbür bir takım yazar çizer de bunları fantezi, kendilerine dikkat çekmek için yapıyorlar. Aslında söylediklerinin ipe sapa gelir bir tarafı yoktur. Çünkü Cumhuriyeti bir sayaca bağlamak anlamsızdır. Fransa’da yaşanan olaylar çok çok farklıdır. Bir de bilgisizlikten kaynaklanan suçlamalar vardır. Örneğin İstiklal mahkemelerinde 30.000 idam edildiği çok ünlü yazarlarımız tarafından yazıldığı gibi televizyonlarımızda da söyleniyor. Oysa İstiklal mahkemelerinde bütün yargılamalar sonucu 2000 civarında kişi asılmıştır ve bunların çoğu da asker kaçağıdır. 0 günün koşulları içinde. Tarihte hiçbir zaman geçmiş olaylar bugünkü koşullar ve ilkeler açısından değerlendirilemez. Yaşandığı dönemin özgün koşullarında değerlendirilir, Bu eleştiriyi yapanlar, II. Dünya Savaşında General De Gaulle’ün Paris'e girmesinden sonra Paris’teki mahkemelerde sokaktaki yargısız infazlarda 10000 kişinin öldürüldüğünü nasıl yazmazlar? Mustafa Kemal dönemi o dönemin devletleriyle karşılaştırıldığında en sancısız, yumuşak dönemdir. Kaldı ki işbirlikçileri, vatan ihanet cürmü altında yargılanması gereken insanları sınırdaşı etmiş daha sonra da getirtmiştir. İşte örneğini verdiğim gibi Ref'i Cevat Ulunay Milliyet Gazetesinde yazarlık yapmıştır. Bu kadar açık. Hiç kimseye de bir engel olunmamıştır. Şimdi size bir başka örnek vereyim. Şeyh Sait Olayından önce bir Seyit Abdülkadir vardır. Seyit Abdülkadir Kürdistan'ın Cumhurbaşkanı olacaktır. Ayan Meclisi üyesi Şura-i Devlet Başkanı, Danıştay Başkanı. Siirt Askeri Mahkemesi'nde Abdülkadir Bey asılıyor, yargılanıyor. Şimdi devletin kin tutması gerekiyor değil mi? Oğlu 12 Mart döneminin Sümerbank Genel Müdürü. Devlet kin gütse herhalde bu göreve bu akrabalık bağı olan birini oturtmaz. Demek Türkiye'de insanlara babasının siyasi düşüncesinden dolayı çok büyük ambargolar konmamıştır. Açık uygulamalar var ama bunlar her ülkede bel dönemlerde yaşanan olaylardır. Bu 2. Cumhuriyet lafının bilimsel hiçbir anlamı yoktur ama yakındığımız yapı nedeniyle onların sesi fazla çıkıyor. Yüksek tirajlı gazetelerde, televizyonlarda konuşuyorlar. Ama buna karşı düşüncelilerin yazdıkları yayın organların tirajları az ve televizyona da o kadar çıkarılmıyorlar.

 

SORU-3: Gazetelerin önemli bir bölümünün bir işletme olarak çalışanlarının sendikalaşmasına mani olduğu ve kıdem tazminatlarını ödememe yollarını buldukları bilinmektedir. Siz de ifade ettiniz. Demokrasi ve insan hakları konularının savunuculuğunu yapan bu kuruluşların tutumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

CEVAP-3: Daha önce de anlattım. Bunları ne demokrasiyle, ne hukukla, ne de çağdaş gelişmelerle açıklama olanağı yoktur. Örneğin, İş Güvencesi Yasası. Bir işveren işçiyi attığı zaman işçi mahkemeye gidebilecektir. Özeti bu 1900’lü yıllardan beri Avrupa'da var, Şimdi bir gazete hem bunu savunacak, hem de kendisinde çalışan insanlara en basit sendikal hakları vermeyecek. Bu korkunç bir drama. Şimdi yasalarımız sendikal eylemden dolayı işçilerinin cezalandırılamayacağını söylüyor ama aynı yasalarda bir bosluk var. Örneğin Sabah Gazetesinde, Türkiye Gazetesinde sendikalaşmaya başlayan insan hemen işten atılıyor. Bu nedenle de bu gibi gazetelerde herhangi bir sendika çalışması olmuyor.

 

SORU-4: Ülkemizdeki ekonomik sistemin sonucu olarak basın ve tüm medyanın sermayenin eline geçmesinin fert ve toplum üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler nasıl önlenecektir? Ülkemizde büyük gazetelerin olmak veya olmamak mücadelelerini İlgiyle izlemekteyiz. Bu gazetelerin iç ve bilhassa dış etken ve destekleri konusundaki bilgilerinizi açıklayabilir misiniz?

 

CEVAP-4: Tekelleşmenin sonuçlarından biridir. Tekelleşmeyi önlemek için bir yasa çıkartmak gerekir. Promosyonu önlemek için bugünkü Ticaret Yasası bile elverişlidir. Ticaret Yasasının haksız rekabet hükümleri elverişli değilse, bu yolda, tıpkı Amerika'daki. Almanya'daki gibi yasal düzenlemeler yapılabilir. Bu büyük gazetelerin dış ve iç destekleri konusunda bildiklerim şunlardır. Milliyet Gazetesinin kendisinin bir bankası var. Sanırım mali bakımdan en güçlü olan Milliyet. Hürriyet Gazetesinin sahibi de bir gazeteci aileden gelmektedir. Ancak gazeteyle fazla ilgilenmemekte yurtdışında yaşamaktadır. Ve ölümünden sonra, Allah geçinden versin ne olacağı belli değildir, Hürriyet Gazetesinin. Çünkü belli ilkelere oturmuş değildir. Sabah Gazetesinin de dış bankalardan para aldığı ve hatta Dünya Bankasından kredi aldığı biliniyor. Bu yarışta birisi kaybedecek. 0 belli. Ama kim onu bilemiyoruz.

 

SORU-5: Basın Ahlak Yasasının Türk basınında etkili olduğu ve faydalı sonuçlar verdiğine inanıyor musunuz? Cevabınız olumsuz ise kişilere ve kurumlara basının bazı unsurları tarafından yapılagelmekte olan sorumsuz ve haksız saldırılarının önlenmesi için demokratik kuralları içinde kalınarak, hangi tedbirlerin alınması gerektiğini düşünüyorsunuz?

 

CEVAP-5: Bu konunun batıdaki uygulamalarını incelemek gerekir. Tekzip müessesesinin hızlı çalışmasını ve daha ağır yaptırımlara bağlanması gerekir. Bugün örneğin büyük gazetelerde herhangi bir yazı çıkar ve tekzip konmaz. Hele televizyon hiç koymaz. Devlet televizyonu da koymaz. Bu tabi kişi hak ve özgürlüklerini ortadan kaldıran bir uygulamadır. Basın Ahlak Yasası pek yararlı olmadı. Arkadaşımız Oktay Ekşi’nin çabalarıyla kurulan Basın Konseyi pek yararlı olmadı. Çünkü eleştirilen gazeteci hemen Basın Konseyi’nden çıkıyor. Demokratik bir hoşgörü anlayışı yok. Bunların demokratik yapı içinde tekelleşmeyi önlemek koşuluyla düzeleceğini umuyorum.

 

SORU-6: Türk Silahlı Kuvvetlerinin basın ve halkla ilişkilerini yeterli buluyor musunuz? Cevabınız olumsuz ise bu ilişkilerin TSK’nın ve toplumunun yararına geliştirilmesi için öngördüğünüz tedbirler nelerdir?

 

CEVAP-6: Türk basınında Silahlı Kuvvetler hakkında bilgi yo idi. Yeni yeni oluyor. Bu da Sayın Genelkurmay Başkanımızın basınla olan ilişkisi sayesinde sağlanmıştır. Son birkaç yıldır basın hemen hemen her konuda Genelkurmaya başvurabilmektedir. Genkur. Bşk.lığındaki ilgili görevliler yetki sınırları içinde bilgiler vermektedir. Ama bunlar bir başlangıçtır. Bu başlangıç için çok memnunuz biz. Ancak daha ileri ilişkilerin kurulması gerekir. Örneğin bazı teknik konularda basının bilgi sahibi olması gerekir. Teritoryal savunma, böyle bir yasa tasarısı var. Bu konuda basın çağrılır. Bilgi verilir. Yoksa Sayıştay örneğinde olduğu gibi çok kötü amaçlarla da kullanılabilir.

 

Biz bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmak gibi bir kavram ortaya atıyoruz. Örneğin, Silahlı Kuvvetler ile ilgili bir konu. Şimdi bir Başbakanlık Danışma Kurulunda siyasal bilimci olduğunu söyleyen bir arkadaşımız bir gün bir dergide bir yayın yaptı. Silahlı Kuvvetler ve sivilleşme, ordunun yapısı, birtakım şemalar. Tabii ki bizim bunları bilmemize olanak yok. NATO orduları nasıl örgütlenir? Benim bunu bilmeme imkân yok. Ama bir gazeteci ne yapabilir? Bunu okur okumaz eski bir arkadaşım olan burada da öğretim üyeliği yapmış emekli bir generale başvurarak bu konuda bilgi istedim. Bir başka generale de başvurarak bilgi istedim. Bunlardan bilgi ve kitapçılar aldıktan sonra, Genelkurmay Genel Sekreterliğinden de kitapçıklar aldıktan sonra Genelkurmay Genel Sekreterliğinden bilgi aldım. Ondan sonra şunu saptadım ki, arkadaşımızın sivilleştirme diye getirdiği model, ABD’deki Başkanlık sistemindeki sistemin aynısıdır. Kelime kelime kopyasıdır. Bu konuda köşe yazarlarının veya gazete yöneticilerinin öncelikle bilgi sahibi olması gerekir. Bu da Genkur.Bsk.lığının, Milli. Savunma Bakanlığının zaman zaman bu tip konularda bilgi vermesi ile mümkündür.

 

Güneydoğu konusunda birkaç kez gazetecilerle gittim ve bir sefer de sayın Genelkurmay Başkanı çok mizahi bir şekilde "Bütün gazete patronlarını götüreceğiz. Alabalık yedireceğim" dedi. Bir kısmı gitti. Bir- kısmı gitmedi. Güneydoğudaki olayı gözüyle görmeleri gerekirdi. Yoksa, oradaki savaşın, Lübnan iç Savaşı gibi, izlemesini sağlar. Son derece yararlı buluyoruz. Bu tur bir açılma Silahlı Kuvvetlerin tanıtılması ve bizlerin, bilgilendirilmesi konusunda son derece yararlı. Ama yeterli mi? Ama tabii ki daha derin araştırmalar ve diyaloglar gerekir.

 

SORU-7: 1980'den bu yana özellikle yoğunlaştırılarak geliştirilmeye çalışılan ve Türk basının en sağ ucundan en sol ucuna kadar bir konsensüs içinde uygulanan "TSK’nin güvenirliliği ve Türk toplumundaki itibarını yıpratmaya yönelik" cereyan hangi gerçeklere dayanmaktadır? Çok geniş kampanyaya rağmen, tarafsız kurumlarca yapılan kamuoyu araştırmalarına dayanarak Türk toplumunun hala en güvendiği ve inandığı kurum TSK olması gerçeğinin sizce sebepleri nelerdir?

 

CEVAP-7: Tabi ki TSK'ni eleştirenlerin tek tek niyetlerine bakmak gerekir. Son Güneydoğu olayından sonra her olaya bir de o açıdan bakmakta yarar var. Bugün Silahlı Kuvvetler asli görevini yapmaktadır. PKK terör örgutü hiç azımsanmayacak dış güçler tarafından desteklenmektedir. Bu çok açıktır. Örneğin bir ülkeye gidiyorsunuz. Yasaları açık. O yasalara rağmen o terör örgütünün yayın organı çıkarılıyor ve o yayın organında Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı nasıl ayaklanmaya hazırlanıldığı yazıyor. Bunu NATO anlaşmasıyla da bağdaştırmak mümkün değil.  Bu ülkenin iç yasalarına göre de yorumlar. Mümkün değil. Yad a o ülkede silahlı örgüt kuruluyor. Şimdi bir örnek verelim. Baaer Meinhof Çetesini biz Ankara'da Atatürk Bulvarı üzerinde bir daireye yerleştirip, bir matbaada da dergi çıkarmasına izin verirsek, acaba Alman kamuoyu Alman Hükümeti, Alman basını ne de Amerikalılara karşı, İngilizlere karşı böyle tavra girsek ne der? Hem Helsinki Nihai Belge hem Paris Şartı, bunlar ayrı ayrı terörü suçlar bildirilerdir. Bu gibi ilkelerin ışığı altında olaylara yeniden bakmak gerekiyor. Bir devletlerin bir açık diplomatik siyasetleri oluyor, bir de gizli siyasetleri. İşte siyasettir.

 

Şimdi Suriye'ye gitseniz Suriye terörü kınamaktadır. Abdullah Öcalan’ın da nerede olduğunu bilmemektedir. Hatta böyle bir insanın varlığından bile haberi yoktur. Ama herhangi gazeteci gidiyor ve Abdullah Öcalan ile Sam’da görüşebiliyor. 1920’lerin 1925'lerin gizli belgelerinde açıklanan ilişkiler şu veya bu anlamda bugün de yaşanmaktadır. Bir petrol şirketinin Genel Müdürlüğünün durup dururken bu olaylar sırasında, Diyarbakır'a taşınması bile bu tip konuda bazı ipuçlarını vermektedir.

 

SORU-8: Basın mı halkın sesi olmalı? Halk mı basına tabi olmalı? Sizce gazeteler halkın düşünce ve duygularını mı yansıtıyorlar, yoksa bazı çıkarcı çevrelerin görüşleri doğrultusunda kamuoyunu oluşturmaya mı çalışıyorlar? Eğer son söylediğimiz doğru ise Türk basınına ne derece güvenebiliriz?

 

CEVAP-8: Ben güvenmiyorum. Bazı insanlar var. Sağcı veya solcu olsun onlara güveniyorum. İnsanların siyasi ideolojilerinden çok kişilikleri önemli. Bazı çıkar çevrelerini tabi ki savunuyorlar. Örneğin bir gazete bir bakandan övgüyle söz eder. Ertesi gün tekrar övgüyle söz eder, bir başka gün hemen aleyhte bir yayına başlarsa o zaman, 50 Milyarlık bir kredinin Emlak Bankası’ndan istenip istenmediği ve buna ret cevabı alınıp alınmadığı sorusu gündeme gelebilir. Buna benze çok karmaşık ilişkiler olmaktadır.  Birde örneğini verdiğim gibi yeraltı dünyasının büyük etkisi vardır. Demin örneğini verdiğim, Behçet Cantürk. Gerçi Türkiye’de yargılanmıştır ve beraat etmiştir. Liceli yoksul bir ailenin çocuğudur ve bugün milyarderdir. Avrupa bankalarında parası vardır. Özgür Gündem gazetesinin finansörlerindendir.

 

Hatta o kadar karmaşık ilişkiler vardır ki- izninizle bir paragrafta ondan söz edeyim- Ünlü kaçakçı Sarı Avni. Sarı Avni kırmızı bültenle yurtdışında aranıyor. 12 Eylül Hükümeti tarafından aranıyor. Sarı Avni o tarihte İsviçre’de çeşitli kentlerde oturuyor. Ben bir ara uyuşturucu silah kaçakçılığı ve terör arasındaki ilişkiyi araştırıyordum ve Zürih’e gittim. Neyi buldum? Zürih’te Sultan Turizmin sahibi ve Türk Hava Yollarına bilet satıyor bu şirket. Avukatı Cristian Chmit. Bu, aynı zamanda THY Zürih Bürosu'nun avukatı. Devlet kırmızı bültenle Sarı Avni'yi ararken, Sarı Avni kırmızı THY biletlerini devlete satıyor. Böyle aymazlık olur mu? Sonrası var. Paul Validen. Bu Izmir'de doğmuş, bir İsviçre Musevisi, büyük kaçakçı. Pizza Condentin diye bilinen davada ifadesi alınıyor. İfadesinde Yunan İstihbaratı adına çalıştığını söylüyor. Şimdi, bu davaya el koyan İtalyan Yargıç Folconed öldürülüyor. Bu olayların altından kimlerin çıkacağını, nelerin çıkacağını bilmek mümkün değildir. Akdeniz'de ele geçen uyuşturucu maddenin arkasında kimlerin olduğu da yakında herhalde anlaşılır. 1990 yılının son aylarında, Barcelona' da ortaya çıkan bir uyuşturucu madde kaçakçılığı olayında yakalananlar PKK örgütüdür, Kürt Gerillalarıdır. Avrupa'da bir çok yerde İtalya’da, Hamburg'da birçok insan yakalandı ve aynı itiraflarda bulundular. Bu bir model. Silahlı sağ eylemciler de, silahlı sol eylemciler de, PKK örgütü de uyuşturucu madde satmakta buna karşılık silah almaktadır. Ve bu çok uluslu siyasette birtakım ülkelerin sınırlarından vızır vızır geçerek Türkiye'ye sokulmaktadır. 12 Eylül öncesi 822000 silah Sokulduğu anlaşıldı. Bu silahların 10'da 9'u NATO ülkelerinde üretilmiştir ve bir Varşova Paktı üyesi olan Bulgaristan topraklarından ve bir Bulgaristan devlet şirketi olan Kintex tarafından Türkiye'ye sokulmaktaydı. Kintex Şirketinin Türkiye temsilcileri de milliyetçi muhafazakâr politikacılardı. Avukatları da bir eski MIT görevlisiydi. Bu denklemi çözmenin olanağı yok. Aynı günlerde ben bu yayınları yaparken ("izninizle yakınayım") bir taraftan CIA ajanı ilan edildim. Kim etti? Bulgar Radyosu. Kintex Sirketini yazdığım için. CIA'nın Türkiye büro şefi Paul Henzer'in adı ilk defa., tarafımdan açıklandığı için. Paul Henzer'in kitabında KGB ajans ilan edildim. İkisinin ortalaması MİT'e düşüyordu. Bu sefer MİT alanı oldum. Bu Türkiye’de, işte bu yayınların itibarını kırmak için yapılanların bir örneğidir.

 

Bulgar Rejimi çöktükten sonra Kintex Sirketinin Genel Müdürü "Evet; kaçakçılık yapıyorduk" dedi. Bu kadar açık. İşte demin anlattığım örnek de bunların ne derece etkili olduğunu gösteriyor. Yakın çevre bilir, ben uyuşturucu madde ve silah kaçakçılarıyla ilgili bir yazı yazsam derhal büyük basından ideolojik ve siyasal nedenlerden eleştiriler ve suçlamalar gelir. Bunların kumanda etmeyecekleri güç yoktur. Çünkü korkunç paralar kazanıyorlar. Şimdi siz Vehbi Koç'a, Nejat Eczacıbaşı'na 10 tane milletvekilini satın alın, hükümeti devirin derseniz muhasebe tekniğine uymaz der, reddederler. Ama Mafya’ya gidin, Mafya yeraltı dünyasıdır. Onların yapmayacağı şey yoktur. Çünkü hiçbir kuralları yoktur.

 

SORU-9: Terör örgütü PKK'nın yayın organı niteliğinde yayın yapan Yeni ülke, Özgür Gündem Gazeteleri ve 2000'e Doğru Dergisi terörizmle yapılan mücadeleyi olumsuz yönde etkilemektedir.

 

Bu duruma, kadın ve çocukları bile insafsızca öldürmüş teröristleri resimleriyle basıp, ölüm veya anma ilanı görüntüsü altında, sütunlarında kahraman gibi topluma tanıtan, fakat bir yandan da toplumcu ve Atatürkçü geçinen, bazı büyük isimli gazeteler de dahildir.

 

Vatanımızın bütünlüğü için gerektiğinde şehit olan güvenlik kuvvetlerimizi işgalci, ülkeyi bölmek isteyen teröristleri kurtarıcı olarak gösteren yayın organları ile basın özgürlüğü, toplum menfaatleri ve devletimizin bekası ne ölçüde bağdaşabilir?

 

CEVAP-9: Bu bir silahlı savaş. Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi bunun bir de propaganda kolu vardır. İşte PKK bu propagandayı kendi acısından gayet başarılı bir şekilde yapıyor. Ve bu gibi yayın organlarında da bilgisizlikten kaynaklanan aymazlıktan kaynaklanan böyle yayınlar olabilir. Neden olabilir? Bir ilan gelir. İlan servisindeki insan onu alır ve koyabilir. Ama sürekli olduğu zamanda bu gazete yönetiminin ona el koyması gerekir. Oluyor da. Tersine örnekler de yaşanıyor Özgür Gündem'in bugünkü konumu tamamen PKK'y uygundur. Gayet açık. Başta biraz daha flu bir görüntü. Sonra çok açık şekilde PKK'dan talimat alarak yaptıklarını biliyoruz. Bu çok açık. Bunun bazı belgeleri ve bilgileri de basına ulaşmış durumdadır. Belli insanları hedef yapan bir yayın yapıyor. Kendilerine yurtdışında milletvekilleri seçtiler, onların propagandaları yapılıyor Diğeri de Ali Fırat, Yeni Ülkede yazı yazan da Abdullah Öcalan'ın kendisidir. Abdullah Öcalan kendisi Ali Fırat adıyla yayın yapıyor. Yalnızca yazılı basında değil, televizyonda da bunlar biliyorsunuz etkili oldular. SHOW TV’ye Osman Öcalan tek basına çıkabildi ve bu savaşta yenilmediklerini söyledi. Tarafsız gazetecilik odur ki karşısına devlet görevlisi bir kişiyi oturtup zayiat şudur diye resmi rakamları ve hava fotoğraflarını verebilmektir. O programı izleyen bir izleyici çok yanlış izlenimlere kapılabilir Bu gibi olaylarda gazeteciliğin temel kuralıdır. Eşit imkân verilerek yapılmalıdır. Bütün bunlar maalesef çok acı ve bu propagandaya alet olmaktır. Buna karşı yayın yapan, PKK'y sergileyen yayınlar da yine çeşitli çevrelerde baskıyla karşılaşmaktadır. Örneğin ben hayatımda tehdit almadığım günü yadırgıyorum. Telefonla yazılı ve sözlü. Telgrafla tehdit hiç duydunuz mu? Geçenlerde Hasan Mezarcı diye bir milletvekilliyle tartışmaya çıktı' televizyonda. Telgraf geliyor "yakında öldürüleceksiniz" diye. Mektup anlıyorum, telefonu da anlıyorum. Bunlar da terör örgütü.

 

Bizde su anlayış vardır. Biraz da ona değinmek isterim. Terörün sağı solu olmaz. Katilin sağcısı solcusu olmaz. Katil katildir. Sağcı, solcu veya etnik. Dünyadaki temel norm budur. Ama bizde, 12 Eylül’den önce veya sonra, bize yakınsa veya bize karsıysa diye bir ölçü getiriliyor. Bu ölçü insan haklarına da aykırıdır. Geçenlerde benim de çok yakın dostum olan Oramiral rahmetli Kayacan, evine girilerek torununun önünde öldürüldü. Ve bizler, yazılar yazdık. Bir takım insan hakları şampiyonları ağızlarını açmıyorlar. Bir yargıç, bir savcı Güneydoğu'da evlerine girilerek televizyon seyrederken öldürüldüler. Ağızlarını açmadılar. İşte bütün bunlar, karşı tarafın propaganda, tekniğini gösteriyor. Etkileme ve yanıltma.

 

SORU-10: Ülke menfaatlerine aykırı, kişilerin, onurunu zedeleyici bilgileri basın özgürlüğü içinde yorumlar mısınız?

 

CEVAP-10: Ülke menfaatleri çeşitli durumlara bağlı genel bir kavram ama, bugün silahlı eylemlere karşı çıkmaktır. Dünyanın herhangi bir ülkesinin Marksist olsun, kapitalist olsun isyan edenlere buyurun devam edin demesi mümkün müdür? Çok daha acımasız önlemlerle bastırır. Adamlar açıkça biz isyan ettik diyorlar, fakat bizim devletin televizyonu bunu bir türlü duyuramıyor. Kendi yayın organları var. Şimdi Şırnak olayı, Nevruz olayları var. Biz tarihin en görkemli serhidanını hazırladık diye manşet atıyorlar Almanya'da. Ve bizim devlet yetkilileri bunu görüp bunu sergileyemiyorlar.  Şimdi kamuoyunu nasıl kazanacaksınız? Almanya’ya gidiyoruz. Milletvekilleri, orada Kürtler var, Türkler var. Türkler Kürtleri kesiyor diyor. Normal sıradan vatandaşın kafasındaki bu.

 

Şimdi yakın tarihe baktığımızda hiçbir zaman Türklerle Kürtler arasında böyle bir kapışma olmamıştır. Aşiretler arası kapışma olmuştur: Birtakım aşiretler devletten yana davranmışlardır. Birtakım aşiretler devlete karşı davranmışlardır. Seyh Sait ayaklanmasında da böyledir. Dersim olayında da-böyledir. Ve Dersim olayında da, Şeyh Sait Sason ayaklanmalarında da her birinde, tek tek aşiretlerin koyu etkileri vardır. Loan aşireti ile Horme aşireti savaşmıştır. Şehrizar, Ayaşin isyanı vardır. Lideri bu isyanda hükumet kuvvetlerinden yana tavır almıştır ve Tunceli olayı tamamen bir eşkıya olayı ile başlamıştır. Bütün bunları bilecek kamuoyu, bu olaylara yakın teşhis koysun diye. Örneğin Şeyh Sait Olayından sonra Musul Petrolleri nasıl elimizden gitti? Bunun tabi siz Harp Akademilerinde herhalde tarih dersleri olarak okuyorsunuz. Ama bunları Türk kamuoyu bilmiyor. Bilse sıradan vatandaş, herhalde, bu olaylara da yorum yapıp bu kargaşanın sonunda Türkiye’den ne gibi bir ödün isteniyor? "Acaba Kıbrıs mı?" diye sorabilecektir,

 

SORU-11: Batı basınında olduğu gibi siyah beyaz baskı ve ebat olarak küçültülmüş gazeteye dönmenin fayda ve mahzurları nelerdir? Bu gibi bir hareket ilerleme olarak görülebilir mi?

 

CEVAP-11: Efendim, batıdaki gazeteler biliyorsunuz genellikle siyah beyazdır. Bizde en ileri teknik kullanılmaktadır gerçekten. Batıdan daha ileri bir tekniktir bu. Sabah gazetesindeki, Hürriyet gazetesindeki. Ama halkımız bundan hoşlanıyor diye birinci sayfayı renkli veriyor ve ilgisiz resimlerle basıyor. Hatta gülerek anımsardım. Örneğin Avrupa’da bir dergide bir resim çıkıyor. Resim diyelim ki, bir zengin işadamı, efendim, gelini ile beraber damadı da biraz ötede oturuyor. Ünlü, diyelim Fiat’ın patronu. Bu, dergiden kesiliyor Ve tüm basında söyle çıkıyor. Yaşlı adamın eşini genç adam efendim, gözetliyor. Hiç ilgisi yok. Korkunç. Buna benzer, şimdi birden bir kaçakçılık dosyasını incelemek istesem; adliyede bir arkadaşıma Bakırköy adliyesinde telefon ettim. Dedi ki basına çok kapalıyız. Neden? Bir kadın kiracı genç kocası ölmüş, ev sahibi kiracı ilişkisi var. Tahliye edilecek, ev sahibi dava açıyor, davayı kazanıyor.  Adam gazeteye genç-aşk olayı gibi veriyor. Hâkim de bundan sonra bilgi vermiyor. Şimdi o zavallı kadın koskoca gazeteye dava açacak. Efenim, kaç liralık tazminat davası açacak bunlar tabii basın özgürlüğünün yozlaşmasının örnekleridir. Budur karşısında belli kanıtlara dayanmak koşuluyla yolsuzluk dosyaları. Bunlar basın özgürlüğünün ana kaynaklarıdır. Bunlar olmazsa basın olmaz. Örneğin, bir bakan yolsuzluğu varsa eğer kanıtlanabiliyorsa, belgeli ise, kamuoyu hareket ettirilebiliniyorsa yargıtay ölçütü de budur. "Kamuoyu hareket ettirilebiliyorsa, o zaman objektiftir demektir. Suç işlense dahi" der yargıtay, eğer bu doğruysa, gerçekle o zaman basın özgürlüğünden yararlanır.

 

SORU-12: Basının bir görevi de haber üretmenin yanında eğitim hizmetine katkıda bulunmak olduğuna göre, tiraj arttırma mücadelesi nedeniyle yapılan yayınlarda bu görevin gerçekleşmediğini görmekteyiz. Sizce basın eğitim hizmetine yeterli katkıda bulunuyor mu?

 

CEVAP-12: Hayır. Bulunmuyor. Hizmet içi eğitime hiçbir katkıda bulunmuyor Muhabirler: son derece güç koşullarda ve hatta acımasız koşullarda çalışıyorlar. Örneğin sendikaların üyesi olmayan yayın organlarında köşe yazarlarına astronomik paralar ödenirken, asgari ücretle çalışan muhabirler bile vardır. Bu muhabirlerin yabancı dil öğrenmeleri, bilgi ve kültürlerini artırmaları da insaflarına kalmıştır.  Hiçbir kuralı yoktur. Basını da yozlaştıran, basın mesleğinin gerileten etkenlerden biri de budur. Hizmet içi eğitim yok. Eğitim yok. Sadece günlük yarış halinde bir basın.

 

SORU-13: Cumhuriyetin ilanından bu yana, geçen süre içinde, basının Türk toplumunun kalkınması: refahı ve huzuru için gerekli müspet rol oynadığını söyleyebilir misiniz? Basın eğer bu tarihi görevi yerine getirememişse nedenleri ve çareleri nelerdir?

 

CEVAP-13: Vakit, Faik Rıfkı Atay, Ahmet Cevdet ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun İktam gazeteleri Anadolu hareketini, Mustafa Kemali, Kuvayı Milliye'yi destekliyorlar. Buna karşılık Ali Kemal'in Peyami Safa, Nefi Cemal Ulhar'ı Alemdar'ı Sait Molla’nın İstanbul adlı gazeteler ve Refik Halit Karay’ın Aydede dergisi. Bunlarda padişah yanlısı ve Anadolu Hükümetine karşı yayınlar yapıyor: M. Kemal 1919'da ilk kez İdare-i Millîye adlı gazeteyi kuruyor. Ankara'da bu İdare-i Milliye'nin dışında Hakimiyeti Milliye gazetesini 10 Ocak 1920'de kuruyor. 6 Nisan 1920'de' Anadolu Ajansı devlet bağlı bir daire olarak değil, bugünkü çağda işletmelere uygun bir anonim şirket olarak kuruluyor. Bu bakımdan da üzerinde önemle durulması ve ayrıca üzerinde tez yazılması gereken konulardan birini oluşturuyor. Kurtuluş Savaşı Yıllarında Anadolu Hükümetinin yayın organlarından biri Yenigün Gazetesidir. Gazeteci Yunus Nadi tarafından, matbaa Anadolu’ya kaçırılıyor ve Ankara'da bugün Hacıbayram Camii civarında bir yerde yayına başlıyor. M. Kemal Yenigün gazetesinde zaman zaman başyazılar yazıyor. Sadi Ethem yönetiminde Oğul Arif Oruç Seyyare-i Yenigündem ki bu Çerkez Ethem olayında da, Çerkez Ethem'den yana yayınlar yapmıştır. Arif Oruç, Mustafa Necati, Kastamonu'da Açık Söz gazetesi o günkü koşullarda Kuva-i Milliye'yi ve Anadolu hareketini destekleyen yayın organlarıdır.

 

Cumhuriyet dönemi önemli basın olayları şunlardı. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra biliyorsunuz, Güneydoğu’da Şeyh Sait, Ayaklanma bas göstermiş, Şeyh Sait ayaklanmasını izleyen  günlerde hükümet değişmiş, Takrir-i Sükün çıkmış ve Takrir-i Sükun yasası ile o tarihteki bazı yayın organları kapatılmıştır. Bunlar Tevhidi Efkar, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç Tamim gibi gazetelerdir. Bu gazetelerin yazarları Elazığ'a götürülüp yargılanmışlar ve hepsi de beraat etmişlerdir. 1929-31 arasında yayınlanan bazı gazetelerin Serbest Fırkayı savunmaları, o tarihin özgün koşulları, o tarihte yaşanan, Güneydoğuda birbiri ardına devam eden ayaklanmalar ardından ve İzmir suikasti gibi ciddi bir olaydan sonra basın ile ilgili bazı kısıtlayıcı düzenlemeler yapılmıştır. 1931 yılında bugünkü basın yasasının kaynağı, kökeni olan Matbuat Kanunu çıkarılmıştır. Daha sonra 31-38 döneminin gazeteleri Cumhuriyet, Akşam, Tan, 1938-56 dönemi ve II. Dünya Savaşı yılları ile sindirilmiştir. Tasvir-i Efkar, Cumhuriyet bunlar II. Dünya Savaşında Alman siyasetine uygun yayınlar yapmışlardır. Erkilet Paşa teknik not olarak söylüyorum, çak iyi bir savaş muhabiri olarak cephelere gidiyor. Bunun karşısında Tanin, Akşam, vatan müttefiklerden yana yayın yapar. Sadece Tan gazetesi Sovyet yanlısı yayın yapıyor.

 

1950 dönemi çok farklı bir dönem tamamen çok partili hayata 46 da girdiğiniz zaman Sabahattin Ali ve Aziz Nesin'in birlikte çıkardıkları Marko Pasa, sonra bir edebiyat dergisi Yaprak çıktı. Aynı dönemde Necip Fazıl Kısakürek'in dinsel tepkileriyle karşılanan "Büyük Dergisi" çıkar 50 yılına gelindiği zaman İstanbul’da Cumhuriyet, Vatan, Tasvir, Akşam, Tanin, Ulus, Hürriyet ve Milliyet vardı. 1950 yılında iktidara gelen DP hemen bir basın yasası hazırlayarak kısıtlamalara giriyor ve basınla ilk kez iktidar arasında sürtüşmeler başlıyor. DP, 1954 yılında çıkardığı basın yasasıyla özgürlüğünü daha da kısıtlıyor. 26 Kasım I957'de yayınlanan, bir kararnameyle gazete ve dergi kağıtlarına tahsis çıkıyor, bu da basın üzerinde bir çeşit demokles kılıcı kullanılıyor. İstenilen bazı yayınlara tahsis veriliyor, bazılarına verilmiyor. O tarihte Yeni Asır ve Havadis gibi gazeteler iktidar yanlısı. Bu gazete tahsislerinden en çok onlar yararlanıyor. Basının açık veya gizli yollardan desteğinin en somut örneklerinden biri, Yassıada davalarında görülmüşler. İktidar yanlısı basının örtülü ödenekten desteklenmesidir.  Bu dava tutanaklarını bugün inceliyoruz.  Bu dava tutanaklarının bir kısmı bu güne kadar gizliydi. Bu yüzden incelenemiyordu. Bir kısmı acıktı. Bugün inceleme olanağını buluyoruz. Bugünkü incelemeler bize, o tarihte örtülü ödenek denen gizli ödenekten bazı gazetecilerin para aldıklarını belirtiyor. Bunlar Peyami Safa, Ethem İzzettin İçel, Burhan Belge, Necip Fazıl Kısakürek ve Yusuf Ziya Ortaç’tır. Bunların duruşma tutanakIarı son derece önemledir.

 

1960 sonrası büyük bir basın özgürlüğü dönemi yaşamıştı bu ülke. Bu dönemde ihtilalin yapıldığı gün, tutuklu bulunan gazeteciler o saat serbest bırakıldılar. Ve devrin devlet başkanı Cemal Gürsel’in çok güzel bir jestiyle; kalemleriyle basın özgürlüğüne hizmet eden yazarlar serbest bırakılmışlardır. Yine bütün bunlara rağmen 1960 dönemini Türkiye'de basın Özgürlüğünün batılı anlamda basın özgürlüğünün ilk adımları olarak görürüz. O dönemdeki önemli adımlardan biri Basın-Ahlak yasası, bir çeşit kendi kendisini denetim ilkesidir. Bunlar bir süre uygulandı.  Sonra da uygulanmadı.

 

12 Mart ve 12 Eylül dönemleri olağanüstü dönemlerdir. Tabii basın özgürlüğü de kısıtlandı. Bazı yayın organları kapatıldı. 12 döneminde bir yayınevi ile ilgili yayıncılar birliğinden aldığımız sayılara göre; 80 yılından sonra 2792 yazar, Çevirmen ve gazeteci hakkında, 458 yayından 368 inin imhasına karar verilmiştir. Yaklaşık 80 ton olan yayınlardan 40 tonu kağıt hamuru yapılmış ve bir seferinde 133 bin kitap da yakılmıştır. Bunun basın özgürlüğüne olumsuz etkiler yaptığını kaydetmek isterim. Bu kısa girişten ve kısa tarihçeden sonra güncel sorunlara, sayıların diliyle girelim. Türkiye'de basın ve yayın kitap yayını gazete yayını önce hammadde tüketimi açısından konuşulurdu.

 

SORU-14: Modern devletlerin basın organların izlediğimizde, basının, devletin karşısında değil devletin menfaatleri yanında yer aldığın görmekteyiz. Ancak basının hükümete yönelimi yansız eleştirilerde bulunması demokrasinin tabi bir gereğidir. Yukarıda belirtilen anlayışın Türk basını için de geçerli olduğunu söyleyebilir misiniz? Soruların, Güneydoğu Bölgemizdeki olayları da dikkate alarak cevaplandırmanızı rica ederim.

 

CEVAP-14: Biraz önce de sözünü ettiğim gibi demokrasilerde, insanlar her türlü düşünceyi savunmalıdırlar. Bir tek koşulla; şiddet olmamalıdır. Şiddet olduğu zaman demokrasinin dışına çıkılmış olur. Güneydoğudaki olay, bir ülke. topraklarının bir parçasını alıp özerk egemenlik kurma savaşı? var. Ve bu savaşın çeşitli karmaşık nedenleri vardır. Bu PKK ve buna, benzer örgütlerin devlet eliyle cezalandırılması gerekir. Bu konuda kamuoyunun istediği bilgilenmektir; Örneğin Türkiye'de Kürt konusu yıllarca tabu olduğu için, PKK kendiliğinden oluştu sanılıyor. Oysa bu 19’ncu ayaklanmadır. Bunu bilmek gerekir ve birbirinin bir çeşit devamı gibidir. Örneğin PKK yapısıyla Marksist-Leninist bir örgüt, fakat öyle ki Cemalettin Kaplan yanında çok masum kalır. Simdi eğer Türkiye'deki , Kürt ayaklanmalarındaki İslamcı motifi bilmezseniz, bunu tek başına yorumlayamazsınız. Bunlar birbirinin bir anlamda devamı, bir anlamda siyasal desteğidir. Önce bu konularda bilgi sahibi olmamız gerekir. Kamuoyu olarak olmamız gerekir. Maalesef biz bu-konuda yeterli bilgiye ve belgeye sahip değiliz. Örneğin Abdullah Öcalan’ın tapu memuru olduğunu kaç kişi biliyor? Tapu memuru olduğu için vatanı bölüyor herhalde! Kadastro… Simdi Abdullah Öcalan'ın öğrencilik yıllarını kim biliyor? Kim Abdullah Öcalan? Kayınpederi kim? Şimdi ben gazetecilik diye bunu anlıyorum, Bunları araştırmak gerekir. Yani bu adam kim? Bu olayı yaratacak nitelikte bir insan mı? Şimdi gidip Şam'da onunla konuşmak kolay. Şam'da konuştuğumuz zaman ne yapıyor, adam iste büyük kararlar aldığını anlatıyor. Şimdi kamuoyunda bu konuda bilgi eksikliği var. Bilgi eksikliği tabii dış kamuoyunda daha çoktur. Özellikle ben Almanya'ya gittiğimde, onlar dediğim gibi, işte Kürtler var. Kürtleri, siz kesiyorsunuz. Peki öldürülen çocuklar, -öldürülen köy korucuları, bunlar Kürt. Türk, Kürt’ü öldürmüyor; Kürt, Kürt’ü -öldürüyor o zaman. Ya da öldürülen insanların sayısını, dökümünü yaptığınız zaman devlet, işte diyor öğretmenler öğretim üyeleri var, bunların hiçbirini kamuoyu bilmez.

 

Türk hükümeti de, devleti de maalesef propaganda da çok geri kalmıştır. Çok geri kalmıştır ve şimdi memnuniyetle gördüm. Almanya'da artık Türk diplomasisi Almanya'da gerçekten omuz omuza ir savaş veriyor AImanlara karşı. Yani gerçekten, bir kaç konsolos; Berlin, Hamburg ve Münih başkonsoloslarını gördüm. Gerçekten çok gururlandım. Devletin çıkarlarını ancak bu derece güvencesiz ortamda her an terör örgütlerine hedef olacak insanlar, kahveye gidip Kürt kahvelerinde, Türk kahvelerinde tezlerini anlatan konsoloslar çok değişik bir hava bırakmışlar son zamanlarda. Bunu da belirtmek isterim, Ama bir propaganda eksikliği olduğu kesin. Ülkenin güney doğusundaki olaylar ile olayların nedenleri konusunda basın gerçek bilgilere sahip değil.

 

Değerli dinleyicilerim çok ilginç bir sorudur bu. Bizim Türk basınında güney doğudaki temel sorunlardan biridir. Güney doğudaki muhabirler yansız haber vermezler. Hiçbiri veremez. Hepsi de PKK'dan korkar. Ya yandaşıdır, ya da korkar. Bu nedenle çok sıkı bir denetim mekanizması altındadırlar. Örneğin kendi gazetemden bir örnek vereyim Şırnak sonrası bir resim yayınlandı. Resmin altında bir yazı "93 yasındaki gazinin evi askerler tarafından yakıldı." Bu acıdır. Ancak, İlhan Selçuk tarafından çıkarıldı. Ben bunu Ayvalık’ta okudum ve gazeteye telefon ettim. Bunu kim yazdı diye. Görmüş mü olayı? Kesin yazdı? Efendim Mahmut Alınak, millet diyor diye söylemiş. Söyleyebilir. Bu gazeteciliğin temel kuralına aykırıdır. Bizim gazetede olduğu gibi, diğer gazetelerde ve televizyonda çok örneğini gördük. Bu denetimde, çok kolay bir iş değil.

 

Günlük gazete, gazete dediğin, 100 tane haber çıkıyorsa 500 tane de atmak zorundadır. Bir kısmı iyi niyetten, bir kısmında kasıt var, bir kısmı siyasal ideolojik koşullanmayla alakalıdır. Şimdi aklı başında bir insan; solcu, sağcı, ortacı terörden kurtulamaz. Ama bilgi sahibi olmazsa tabii ki yanlış tarafa sürüklenebilir. 

 

Son olarak bir kavramdan daha söz edelim. Türkiye'de son zamanlarda insan hakları kavramı gündeme gelir. İnsan hakları konusunda batı kamuoyu da sık sık bizi eleştirir. İnsan hakları, adı üzerinde insana özgü haklardır. Sadece Diyarbakır ve mücavir alanca verilmiş bir hak değildir. Sadece Türklere, Kürtlere, Alevilere, Sünnilere özgü bir hak değildir insana tanınmış bir kavramdır. Q zaman herhangi bir mezhep ayrımı yaparsak, herhangi bir ideoloji ayrımı yaparsak, herhangi bir din ayrımı yaparsak, o zaman insan hakları yerine bir başka hakkı bir başka çıkarı savunuruz demektir.

 

Siyasal ve ideolojik olarak düşmanımız saydığımız, karşıtımız saydığımız, insanların özgürlüğünü savunuyorsak, güvenliğini savunuyorsak, insan haklarını savunuyoruz demektir. Yoksa kendi grubumuzu, kendi siyasi görüşümüzü savunuyoruz demektir.

 

Bu son zamanlardaki insan hakları uygulamasının hedeflerinden biri de silahlı kuvvetlerdir. Savaş hukukunu hepimiz biliyoruz. Cenevre ant1aşmaşlaını da biliyoruz.

 

Peki hangi ülke silahlı ayaklanma yanlısıdır? Silahlı ayaklanma olduğu zaman şiddet kendiliğinden girer. Şiddeti doğuran neden ayaklanmanın kendisidir. O zaman insan hakları konusunu da bu açıdan ele almak gereklidir.

 

Sayın komutanlar, değerli dinleyiciler, bana zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Bazı konuları, hiç olmazsa, ara baslıklarla da olsa sizlere ulaştırma olanağını buldum. Sorular için çok çok teşekkür ederim. Türk Silahlı Kuvvetlerinin basınla olan bu ilişkisinin çok daha yararlı sonuçlar vereceğine inanıyorum. Teşekkür ederim.

 

Uğur Mumcu 13 OCAK 1993 (Harp Akademileri Komutanlığı, Yeni Levent)

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız



Bu yazı 573 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

AKP Nasıl Kazanıyor?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI