Bugun...


Bülent Bakan

facebook-paylas
Mahpus
Tarih: 01-06-2022 13:40:00 Güncelleme: 01-06-2022 13:40:00


Son on yılların en büyük vizyonu çoklu evrenin bulunmuş olması veya tezlenmiş olmasıdır. Bu arada kürenin ve yerelin tezeklenmiş olmasını bir yana bırakırsak çoklu evrenin kıyısında köşesinde yuvarlanmak hayli keyifli. Zamanında Tycho Brahe çarşı pazarda tane ile satılmaya başlayan taze soğanın tepesine benzeyen multiversin elde birinde vizon tele dolaşmaya başlayınca okları üstüne çekmiş sonra da yıldız tozu haline gelinceye kadar mangalda tutmuşlardı o ilk zaman ve mekân yolcusunu. Çoklu evrenin ortaya çıkışı sade düşünen bir zihnin ürünüdür. İkisi bir arada sorulardan birine yanıt ararken ortaya çıkmıştır. İkisi bir arada derken bilim ve sanattan bahsediyorum. Aslında etik bilim ve butik sanat demek daha sırnaşık olur. Çoklu evren yerde ararken gökte buldum gibidir. Tam tersi gökte ararken derde düştüm de olabilir. Çoklu evren yapısına her yerin her yerinde mikro tekil evrende de çokça rastlanıyor. Mikro çoklu evren makrosu kadar sorumlu ve sorunlu olabilir. Tesadüfen teneffüs etmek gibi bir şey bu çoklu evrenler. Çoklu evrenin keşfi ön bahçede volta atarken arkada bir bahçe daha olduğunu keşfetmeye benziyor. Ufuk açıcı bir şey olabilir bu keşifler. Ufkun ötesini görüyor gibisin. Gel gör ki hiç öyle değil. Biraz daha açmak gerekiyor galiba! Son yılların ve de son günlerin istisnasız her şeyi gibi moral törpüleyici olabiliyor çoklu evrenler. Çok uluslu evrenin sınırsız sonsuz evrenlerinin her birinin iç enerji toplamları farklı olduğundan temas ettikleri noktalarda ortaya koydukları hissiyat son derece garabet. Öyle olunca hadi şunu bir ziyarette bulunayım da azıcık da oradan internete gireyim deseniz çıkış yassak. Tek celsede bu evrene mahkûm oldunuz ve tekil evreni de kendinize mahpushane ettiniz demektir. Bu sadece bizim değil de kendini galaksinin Flash Gordon’u ilan edenlerin moralini bozmuştur çoktan. Galaksiler arası gezegen katili kapital azmanı örneğin mesela Elon Amcamız (oldu çoktan) bu öte evrenlere hiç yoktan roket ile ulaşma hayallerini pekiştirmekteydi. Kötü haber ise bu evrenlerin tamamının bir diğerinin fosseptik çukuru olma olasılığı. Müsilaja teslim olmuş Marmara gibi olabilirler. Yani tekil evrende bizim galaksiden başka bir yerde hayatın var olamama ihtimali mevcut yaşamın ne kadar değerli olduğunu gözümüze sokuyor olabilir.  Bu da gezegen katillerinin kulağına küpe olur mu dersiniz? Çoktan ve yoktan geç kalmış olabiliriz?

 

Tekil evrenden veya tek yaşanası gezegenden atmosfer dışına çıkmayı beceremiyorsak küreye hapsolmuşuz demektir. Bir evrenden diğerine turistik seyahat depo tam dolu olsa bile olanaksız. Beceri yüzeyi ve zorluk düzeyi en yüksek işlerden biri olan bu çıkış güme gittiyse yapılacak iş azıcık kontrol havası tanklarını doldurarak hayal kurmak. Sanat işte bu beceri setine mekânda zabit kalıp zamanda yolculuk yapma olanağı veriyor. Şeref Bigalıdan ilk boyut ve soyut dersini alalı beri zamanda yolculuk yapmaktayım.  Otobüs ile troleybüs biletlerinin geldiği zirveden sonra zamanı bükmekten başka çare kalmamış durumda. Boyutları görmeye başladıktan sonra onları bükmeyi öğrenmek uzun bir emekçi âdem-saat istiyor. Norveç’ten sessizliğin ressamı Sverre Bjertnæs’ın istikrarlı yorumuna göre sanat bir halta yaramıyor. Kürenin en dolu depolarına sahip müzeleri en dolu cephanelikleri olanlara ait. Bu müzeler onları çocukların üstüne saldırmayı engellemiyorsa başka ne işe yarayabilir ki. Gerçekten de depolarında en çok sanat eseri olanlar şiddetin de en ciddi esiri olmuşlar gibi görünüyor. Eh o halde salın o depoları sokağa, çayıra çimene de belki bu boşboğaz sanat bir halta yarar. Bu da bir halt etmezse tek seçenek tüm politikacıları eloğlu Elon’un sırtına bağlayıp onunla birlikte Uluslarterası Uzay Istırahathanesine yollamak olacak. Küreyi biraz da satranç tahtasından ya da strateji atlasından değil de kürenin dışından görsünler.

 

Politikacılar öyle de sanatçılar için ne demeli. Sanat eseri mi yoksa sanatçı mı özgürdür tartışmak gerekli. Esere esere ortada dolaşıp her yarattığını o mahpushane senin bu mahpushane benim pazarlamaya çalışan ne derece özü gür olabilir ki. Müze ya da özel koleksiyon sonuçta sanat eserlerinin kodesi değil de nedir? Müzeleri haddinden öte önemseme dönemi çoktan geçti sanırım. Son ideaların pirana balıkları ile dolu havuza düşmesinden kaynaklanıyor olabilir. Oryantalist bir bakış açısıyla kendi müzemi müzelemişken gerçekte müzeleri ufalamış olma olasılığı da var. Zira doğaya salınıvermiş de peşi sıra yarısı natürel seleksiyon ile sele zeytini veren ağaçlar ile bir arada yanıvermişti. Ziyanı yok. Kökü burada yeniden çıkar. O zeytinler bir daha nasıl yetişir belli değil. Bir zeytin ağacından daha özgür sanat eseri yoktur bu kürede. Zeytin ağacı yanarken içten içten yanıyor. Alevi içine alıyor ve iç evrenine hapis ediyor ve habis bir zararlıyla kendi bildiği şekilde mücadele ediyor. Onunla yanıp kara kuru bir heykele dönüyor. Bir zeytin kestin mi Roma’dan kalma bir toprak vitrayını kesmişsin de çerçeveye almışsın demektir. Sanat özgürdür. Sanat bu dönem hariç hiçbir zaman bilet kesip ücreti mukabili ziyarete açılmadı. Müzeler birer hapishanedir. Eserlerin en azılıları da tecrittedir. Küratörler de infaz memuru oluyor bu formüle göre. O yüzden küre bugün iki derece ısınmaya yelken açmıştır. O gün bilin bakalım ne olacak. Müzelerin depoları deniz suyu ile dolacak. Gözlerden uzak tutulan tüm nadir olduğundan nadide olduğu sanılan çağdaş veya çağdışı işler ıslanacak. Sodyumla temas edince korozyon ile tanışacaklar. Gözden uzaklıkları ile küreyi korozyona boğan bu işler yakıtını tüketip rahmetine kavuşacak olan güneş gibi hayatın geri alınamaz sonu ile karşılaşacaktır. İşte bu yüzden müzelere değil sokaklara yakışır işler. İşte o zaman belki birileri buldukları aşının patentini hemen paylaşır ve küredeki her canlının bu hayatın en değerlisi olduğunu anımsarlar. Sanat en değerlinin hayatın kendisi olduğunu hatırlatmıyorsa ne işe yarar ki! O zaman bırakalım duvarlar da beyinlerimiz de boş kalıversin. Ya da bırakalım sanat özgür olsun ve insan olma yolunda bir adım atmamıza ön ayak olsun: ‘Ne kadar artdepo o kadar silah şiddeti’ dönemi de sona ersin o vakit.



Bu yazı 480 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Sizce Türkiye'deki en büyük sorun hangisidir?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI