Çevirmenin Notu: Mitchell Abidor, Brooklyn'de yaşayan, özellikle Fransız devrimci tarihi, anarşizm ve sosyalizm konularında uzmanlaşmış Amerikalı bir yazar, çevirmen ve tarihçidir. Fransızca, İspanyolca, İtalyanca ve Esperanto gibi dillerden 1000'den fazla çeviri yapan Abidor, Marxists Internet Archive'ın da önde gelen Fransızca çevirmenidir. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://marxists.architexturez.net/history/turkey/kemalism/history.htm
Mustafa Kemal, 1919-1923 Kurtuluş Savaşı'nda İngiliz destekli Yunanlılara karşı Türk ordularını zafere taşıyarak Türkiye'nin toprak bütünlüğünü koruduğunda, Osmanlı sonrası Türkiye'de iktidarı devralmak için halk kahramanı konumundaydı. Ve iktidara geldiğinde, I. Dünya Savaşı sonrası dünyada eşi benzeri görülmemiş devrimci değişiklikler yaptı.
Kemalizm, faşizm ve Bolşevizm gibi, savaşın doğrudan bir sonucu olmakla birlikte kendine özgü bir nitelik taşır. Faşizm ve komünizm, İtalya ve SSCB vatandaşlarının günlük yaşamı üzerinde bariz etkiler yaratmış olsa da, öncelikle ülkenin sosyo-ekonomik ve siyasi yapılarını değiştirmeyi amaçlamışlardı. Mustafa Kemal ise, Türk toplumunu kökten değiştirmek amacıyla, günlük yaşamın ayrıntılarını dönüştürmeye yöneltmiştir. Sınıf yapıları bozulmadan kaldı, ancak yaşam yeniden şekillendi.
Kemalizm’in resmi olarak altı ilkesi (cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik) olsa da, pratikte üç ilke vardı: laiklik, modernizm ve milliyetçilik. Atatürk bu unsurları kendine özgü bir şekilde bir araya getirdi; bu unsurlar bazen birbirine karışırken, bazen de görünürde çelişki içinde olsalar da içsel olarak tutarlılıklarını korudular. Kemal'in dehası, bu unsurları devrimci bir doktrin halinde birleştirerek, Türk toplumunu neredeyse hayal edilemeyecek şekillerde değiştirmek için kullanabilmesinde yatıyordu.
Kemalizm’in ilk ayağı laiklikti ve iktidara gelir gelmez hemen meclis imamını görevden alarak, “Burada böyle şeylere [namazlara] ihtiyacımız yok. Camide kılabilirsiniz” dedi. Hükümetin tüm dini daireleri de kapatıldı ve son olarak halifelik kaldırıldı, hanedan üyeleri Türkiye’den sürüldü. Bütün bunları yaparak Atatürk, o günden bu yana Kemalizmin merkezinde yer alan bir kuralı oluşturdu: Türk siyasetinde dinin hiçbir rolü yoktur. Mustafa Kemal, Fransız laiklik kavramının hayranıydı (ve Fransız hükümetinden çok önce kamusal alanlarda başörtüsü yasağı getirdi) ve bu laiklik ilkelerini tavizsiz bir titizlikle uyguladı.
Tıpkı fesle yapılan savaşta olduğu gibi.
Başlangıçta Akdeniz denizcileri tarafından giyilen fes, Müslüman dindarlığının bir sembolü haline gelmişti. Bu nedenle Atatürk, memurlara Batı tarzı şapka takmalarını emrederek fesi yasakladı ve Türkiye'nin iç bölgelerine yaptığı bir yolculukta Panama şapkası takarak kendisi de büyük bir tartışma yarattı.
Fesin yasaklanmasının sembolik anlamı, tıpkı Fransa’da başörtüsünün yasaklanmasında olduğu gibi, herkes için açıktı: Din artık Türk yaşamının görünür bir parçası olmayacaktı ve dindar kesimin buna tepkisi çok şiddetli oldu. Mustafa Kemal taviz vermedi ve devrimci İstiklâl Mahkemeleri, yasağı uygulamak ve isyanları bastırmak için kırsal bölgelere yayıldı; hatta direnenleri idam etmeye kadar gitti.
Fesle mücadele, Kemalizm’in ikinci unsuru olan modernizme, ya da Mustafa Kemal’in deyimiyle “medeniyete” yol açtı. Fes, modası geçmiş ve gerici olan her şeyi temsil ediyordu. Panama şapkası ise o dönemin modasıydı ve Atatürk, Türkiye’yi kendi gözünde modern olan şeye hemen ve tamamen sürüklemeyi amaçlıyordu.
Gregoryen takvimin yerine cumhuriyetçi bir takvim geliştiren Büyük Fransız Devrimi’nin izlediği yolu tersine çeviren Mustafa Kemal, o takvimi zorunlu kıldı ve kullanılan dini temelli takvimleri kaldırarak Gregoryen takvimini dayattı. Sadece tarihler değişmekle kalmadı, zamanın ölçülüş şekli de tamamen değiştirildi; gün batımından itibaren sayılan saatler yerine 24 saatlik saat sistemi benimsendi. Mayıs 1928’de Arap rakam sistemi kaldırıldı ve yerine Hint rakam sistemi getirildi. Hatta popüler müzik bile Kemalist dalganın etkisine kapıldı: Türk müziği radyolardan yasaklandı ve hem radyoda hem de konservatuarlarda Batı müziği dayatıldı. Son olarak, 1934'te soyadı olmayan halka soyadları dayatıldı ve işte o zaman Mustafa Kemal, ailesinin diğer üyelerine bile ait olmayan, sadece kendisine ait bir soyisim olan Atatürk, yani "Türklerin Babası" oldu.
1928 yazında, “Ulusu cehaletten kurtarmanın tek yolu, ulusal dile uygun olmayan Arap harflerini terk etmektir” diyen bir karar alındı. 1 Kasım 1928'de, aksan işaretleri içeren ve Latin harflerini kullanan yeni Türk alfabesini belirleyen bir yasa kabul edildi ve bu yasa birkaç gün sonra yürürlüğe girdi. Yasa, Osmanlı alfabesiyle yazılmış kitapları yasaklamakla kalmadı, 1 Haziran 1929'dan itibaren tüm özel yazışmaların yeni alfabeyle yazılmasını da zorunlu kıldı. Atatürk bu önlemleri sadece tavsiye etmek ve desteklemekle kalmadı; ülkeyi dolaşarak yeni alfabenin kullanımını öğretti.
Türk yazısı artık Batı dünyasının büyük bir kısmıyla uyumlu hale getirilmişti, ancak bu süreçte birkaç ciddi, istenmeyen – ya da belki de kasıtlı – sonuç ortaya çıktı: Türkler artık kendi geçmişlerinden kopmuş, Osmanlı dönemine ait belgeleri okuyamaz hale gelmişti. Atatürk’ün erken dönem yazıları -en önemli eseri olan, hayatının ve Devrim’in seyrini anlattığı altı günlük konuşması Nutuk da dahil olmak üzere - bu sisin içinde kayboldu.
Bu reform, Kemalizm’in son unsuru olan milliyetçilikle doğrudan bağlantılıdır.
Osmanlı alfabesini kaldırmakla yetinmeyen Mustafa Kemal, Osmanlı Türkçesine karşı da mücadele etti. “Osmanlı Türkçesini ortadan kaldıracağız. Türkçe, Türk milleti kadar özgür ve bağımsız bir dil olacak.” Dilin ve ulusun kaderi bir ve aynıydı ve Türk ulusunu hak ettiği yere yükseltmek için, Türkçenin Arapça ve Farsça kaynaklı yapay eklemelerden arındırılması gerekiyordu. Komisyonlar ve kongreler dili inceledi, Arapça veya Farsça kökenli kelimeleri kaldırdı ve bunların yerine Türkçe kökenli yeni kelimeler koydu. Atatürk'ün yaptığı her şeyde olduğu gibi, reform da hemen ve titizlikle uygulandı. Tıpkı fesin, dinin Türk kamusal alanına yaptığı görsel bir istila olması gibi, müezzinler de ezanları artık Arapça yerine Türkçe okuyacaklardı. Atatürk bu şekilde sadece Türkçenin üstünlüğünü değil, aynı zamanda devletin din üzerindeki üstünlüğünü, bu karşı güce iradesini dayatma gücünü de tesis etti.
Dil reformu, milliyetçi programın daha az çekici bir unsuru olan Türklerin varsayılan üstünlüğünün de bir parçasıydı. Atatürk için Türkçe sadece bir dil değildi; Güneş Dil Teorisi’nde ortaya konduğu üzere, o “ilk dil”di. Efsaneye göre, eski Türkler güneşe bakıp “Aa” demişler ve insan dilinin tarihi böyle başlamıştı. Atatürk, kongrelere katılarak, evinde toplantılar düzenleyerek ve hatta tuhaf etimolojiler geliştirerek bu çabanın tamamına yakından dahil oldu: Amazon (Ama uzun – Ama çok uzun!) ve Niagara (Ne Yagora – Ne kargaşa!) kelimelerinin Türkçe köklerini bulduğu söylenir. Uzmanlar tarafından alay konusu edilen ve daha sonra terk edilen bu teori, yine de Atatürk için çok değerliydi ve devrimci girişimi için vazgeçilmez olduğunu düşünüyordu.
Bu dilsel ulusal üstünlük, Mustafa Kemal’in Türklere atfettiği ulusal üstünlüğün ayrılmaz bir parçasıydı. 19. yüzyılda Müslüman olan ve pek tanınmayan Polonyalı sürgün Mustafa Celaleddin’in, karşılaştırmalı filoloji yoluyla Türklerin Batı medeniyetindeki merkezi rolünü kanıtlayan teorileri daha da geliştirildi ve Türkler artık Batı medeniyetinin mucitleri ve kaynağı olarak görülmeye başlandı.
İşte bu son unsur, Mustafa Kemal’i ulusal bir aşağılık kompleksi yaşadığı yönündeki her türlü suçlamadan kurtarmaktadır. Evet, Batı'nın yaşam tarzı, giyim ve müziği Türklerininkinden daha iyiydi, ancak onun dilbilimsel ve tarihsel teorilerinin de gösterdiği gibi, Türkler bunları taklit ederek, Araplar, Persler ve İslam tarafından saptırılmamış olsalardı her zaman kendilerine ait olacak olan yaşam tarzlarını benimsemekten başka bir şey yapmıyorlardı. Atatürk için Türkiye, Batı ülkesi olduğunu bilmeyen bir Batı ülkesiydi. Kemalizm, Türkiye'yi olması gereken hale getirdi. Hâlâ da öyle.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız