Her yıl takvimler 1 Mayıs’ı gösterdiğinde, bizi sadece bir resmî tatil mi karşılar, yoksa uzun ve sancılı bir mücadelenin hafızası mı? Sorunun cevabı, emeğe nereden baktığınıza göre değişir. Kimileri için 1 Mayıs bir günlüktür; kimileri için ise alın terinin, bedel ödenmiş hakların ve yarım kalmış adaletin simgesi…
Sanayi devriminin dumanlı gökyüzü altında doğdu 1 Mayıs. Fabrika bacaları yükseldikçe, insanlar küçüldü. Kadınlar, erkekler, çocuklar… Günde 14-15 saat çalıştırılan, neredeyse nefes almaya bile hakkı olmayan bir emek ordusu. Devletler “kalkınma”yı kutsarken, iş güvenliğini, sağlığı, örgütlenme hakkını görmezden geldi. İşte tarihin o noktasında, “Bu böyle gitmez” diyenler çıktı sahneye.
İlk ses Avustralya’dan yükseldi. 1856’da Melbourne’de işçiler sekiz saatlik iş günü için greve çıktılar. Yürüdüler, konuştular, eğlendiler. Belki de ilk kez kendilerini yalnızca üretimin dişlisi değil, toplumsal bir özne olarak gördüler. O grevin her yıl anılmasına karar verilmesi boşuna değildi; çünkü kazanılmış bir haktı.
Ardından Amerika… 1886’da yüzbinlerce işçi, günde sekiz saat çalışma talebiyle sokaklardaydı. Devlet ve sermaye ise korkmuştu. Grevler dağıtıldı, insanlar işten atıldı, yargılandı, idama mahkûm edildi. Albert Parsons’un mahkeme salonunda söylediği o cümle, bugüne hâlâ ayna tutuyor:
“Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım.”
1 Mayıs yalnızca sınıfsal bir mücadele değildir; aynı zamanda önyargılarla da hesaplaşmadır. Siyah ve beyaz işçilerin birlikte yürüdüğü Louisville sokakları, ırkçılığa atılmış en güçlü tokatlardan biridir. İşçiler parklara girdiğinde sadece yasakları değil, duvarları da yıktılar.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Türkiye serüveni ise bu tarihin hiç de kolay olmadığını gösteriyor. Yasaklar, sıkıyönetimler, “bahar bayramı”na indirgenmiş bir emek günü… Ve elbette 1977’nin Taksim’i. Silah sesleri, panik, 37 can… O gün, 1 Mayıs’ın bu ülkede neden hâlâ tedirginlikle anıldığını anlatmaya yeter.
1996 Kadıköy’ü, 2007 Taksim’i, 2013 barikatları, 2020 gözaltıları… Her dönem başka bir gerekçe, ama aynı tanıdık refleks: meydan korkusu. Oysa meydanlar, demokrasinin nabzının attığı yerlerdir. Susturulan her alan, çoğalan bir öfke bırakır geride.
Bugün 1 Mayıs resmî tatil. Evet, bu önemli bir kazanım. Ancak tatil ilan etmekle emek sömürüsü bitmiyor. Taşeronlaşma, güvencesizlik, düşük ücret, sendikasızlaştırma hâlâ hayatımızın ortasında duruyor. Emeğin karşılığı gerçekten ödeniyor mu, yoksa sadece “kutlanıyor” mu?
1 Mayıs, yalnızca geçmişi anmak değil; bugünü sorgulamak ve geleceği kurmak içindir. Emek kutsaldır, çünkü hayatı ayakta tutar. Dayanışma haktır, çünkü insanı insan yapan şeydir.
Ve belki de asıl soru şudur:
Biz 1 Mayıs’ı gerçekten anlıyor muyuz, yoksa yalnızca takvimden mi ibaret sanıyoruz?
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız