beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort seks hikayesi hava durumu betturkey beylikdüzü escort
Bugun...


Hakan Muhtar

facebook-paylas
İSTANBUL’DA NEFES ALMAK ARTIK ÜCRETLİ Mİ OLACAK?
Tarih: 22-05-2026 17:53:00 Güncelleme: 22-05-2026 17:53:00


Akşam yemeğine gidiyorsun…

Üzerine temiz gömleğini giymişsin, aileni almışsın, dostlarınla iki saat kafa dağıtacaksın. Mekânın önüne geliyorsun, sokak boş. Gayet doğal şekilde aracını kamuya ait alana park ediyorsun. Derken bir anda karanlıktan fırlar gibi bir vale beliriyor:

 

“Abi ya anahtarı bırakıp 300 TL vereceksin ya da arabayı çekeceksin.”

 

İstanbul’da artık yeni düzen tam olarak bu.

Sokak devletin ama hüküm vale ağalarının.

 

Vatandaşın vergisiyle yapılan asfaltın üzerine dubayı koyan, sonra da “Burası bizim” diyen bir zihniyet türedi bu şehirde. Üstelik bunu öyle utanarak falan da yapmıyorlar. Gayet organize, gayet rahat, gayet pişkinler.

 

Daha korkuncu ne biliyor musunuz?

 

Kimse artık buna şaşırmıyor.

 

Çünkü İstanbul’da kamusal alan işgali öyle sıradanlaştı ki insanlar resmen kendi şehrinde kiracı gibi yaşamaya başladı.

 

Bir restorana gidiyorsun, önce vale haracı.

Bir kafeye oturuyorsun, kaldırım zaten işletmenin özel mülkü olmuş.

Bir sahile gidiyorsun, denizi bile parsellemişler.

Bir park buluyorsun, önüne zincir çekilmiş.

 

Şimdi soruyorum:

 

Bu şehirde vatandaşa ait ne kaldı?

 

 

KAMUYA AİT SOKAKLAR NASIL “ÖZEL MÜLK” OLDU?

 

Mesele sadece 300 TL değil.

Mesele çok daha büyük.

 

Mesele şu:

Bir grup insanın devletin yolunu kendi tapulu arazisi gibi kullanmaya başlaması ve buradan haksız kazanç elde etmesi.

 

Bakın çok açık konuşalım…

 

Bir restoranın önündeki sokak restoranın değildir.

Bir otelin önü otelin malı değildir.

Bir kafanın çevresi işletmeye ait değildir.

 

Orası kamunundur.

Yani milletindir.

 

Ama bugün İstanbul’un birçok semtinde fiili durum bambaşka. 

 

Özellikle lüks restoranların, gece kulüplerinin, popüler kafelerin bulunduğu bölgelerde sokaklar adeta özel site mantığıyla yönetiliyor.

 

Dubalar diziliyor.

Korsan şeritler çekiliyor.

“Vale dışında park yasak” deniyor.

 

Kime göre yasak?

 

Hangi kanuna göre?

 

Hangi belediye kararıyla?

 

Cevap yok.

 

Çünkü mesele hukuk değil.

Mesele güç gösterisi.

 

Adam devletin kaldırımına duba koymuş.

Sonra da vatandaşa “Çekmezsen arabanın başına bir şey gelirse karışmayız” diyor.

 

Bu artık hizmet sektörü değil.

Bu düpedüz mahalle kabadayılığıdır.

 

 

“ARABANIN BAŞINA BİR ŞEY GELİR” CÜMLESİ NEDEN BU KADAR TEHLİKELİ?

 

Türkiye’de bazı cümleler vardır…

Kelimeden fazlasını anlatır.

 

“Biz karışmayız.”

“Sonra üzülme.”

“Bizden söylemesi.”

 

Bu ifadelerin hepsi aynı kapıya çıkar:

Üstü kapalı tehdit.

 

Düşünün…

 

Kamuya ait sokağa park ediyorsunuz.

Vatandaş olarak gayet yasal hakkınızı kullanıyorsunuz.

Karşılığında size denilen şey şu:

 

“Arabana zarar gelirse sorumlusu biz değiliz.”

 

Bu cümle bile tek başına alarm sebebidir.

 

Çünkü burada artık mesele park değil.

Vatandaşın güvenlik hissi hedef alınıyor.

 

İnsanlar bu yüzden mecburen valeye anahtar veriyor.

Çünkü korkuyor.

 

Aracının çizilmesinden korkuyor.

Lastiğinin patlatılmasından korkuyor.

Aynasının kırılmasından korkuyor.

 

Yani vatandaş artık kendi malını koruyabilmek için fiilen “koruma parası” ödemeye zorlanıyor.

 

Bu normal mi gerçekten?

 

 

VALE HİZMETİ Mİ, MODERN HARAÇ SİSTEMİ Mİ?

 

Kimse yanlış anlamasın…

 

Vale hizmetine kimsenin düşman olduğu yok.

 

İsteyen kullanır.

İsteyen rahat eder.

İsteyen anahtarını teslim eder.

 

Sorun burada değil.

 

Sorun şu:

 

“Hizmet” adı altında “dayatma” yapılması.

 

Gerçek hizmette seçenek vardır.

Zorbalıkta ise mecburiyet vardır.

 

Bugün birçok yerde vatandaşın önüne şu seçenek konuyor:

 

“Ya bana para vereceksin ya da burada duramazsın.”

 

Bu hizmet değil.

Bu alan gaspıdır.

 

Üstelik işin ironik tarafı şu…

 

Mekânın içine girince sana “Hoş geldiniz efendim” diyen sistem, dışarıda vatandaşlık hakkını gasp ediyor.

 

İçeride nezaket.

Dışarıda mafyatik düzen.

 

Bir şehir düşünün…

 

Sokaklar valelerin kontrolünde.

Kaldırımlar işletmelerin elinde.

Vatandaş ise korkarak hareket ediyor.

 

Bu düzen sürdürülebilir mi?

 

 

İSTANBUL NEDEN BU KADAR SAHİPSİZ HİSSETTİRİYOR?

 

Çünkü İstanbul’da kamusal alan kültürü çöktü.

 

Eskiden sokak herkesindi.

Şimdi “Kim önce çökerse onun.”

 

Bir bakıyorsunuz kaldırımı kafe işgal etmiş.

Bir bakıyorsunuz zincir çekilmiş.

Bir bakıyorsunuz vale ordusu yolu kapatmış.

 

Ve en kötüsü…

 

Denetim yok hissi.

 

Vatandaş şunu düşünüyor:

 

“Şikâyet etsem ne olacak ki?”

 

İşte toplumsal çürüme tam burada başlıyor.

 

Çünkü hukuk, sadece mahkeme salonunda değil, sokakta da hissedildiği zaman gerçekten var olur.

 

Vatandaş devletin gücünü göremezse, başka güç odakları ortaya çıkar.

 

Bugün bazı semtlerde insanların valelerden çekinmesi tesadüf değil. Çünkü vatandaş artık kamu otoritesinden çok fiili düzenle muhatap oluyor.

 

Bu çok tehlikeli bir kırılmadır.

 

Çünkü şehirler önce fiziksel değil, psikolojik olarak işgal edilir.

 

İnsan kendi hakkını kullanmaya çekinmeye başladığı an kaybetmiştir.

 

 

“BEN ANAHTARIMI TANIMADIĞIM ADAMA VERMEM”

 

Bu cümle aslında milyonların ortak hissi.

 

Düşünsenize…

 

İçinde özel eşyalarınızın olduğu aracı, hiç tanımadığınız birine teslim etmeniz bekleniyor. Üstelik çoğu zaman herhangi bir güvence olmadan.

 

Vatandaş doğal olarak soruyor:

 

“Neden?”

 

Cevap hazır:

 

“Abi sistem böyle.”

 

Hayır.

Sistem böyle olmak zorunda değil.

 

Hiç kimse aracının anahtarını tanımadığı birine vermeye zorlanamaz.

Hiç kimse kamu yolundan kovulamaz.

Hiç kimse tehdit altında bırakılmamalı.

 

Ama İstanbul’da bazı bölgelerde fiili düzen tam tersine dönmüş durumda.

 

Vatandaş hakkını savununca problemli ilan ediliyor.

 

Oysa problem hakkını arayan değil…

Kamusal alanı parselleyen anlayışın kendisi.

 

 

BUGÜN DUBA KOYAN YARIN ŞEHRİ SAHİPLENİR

 

Mesele küçük görünmesin.

 

Çünkü kamusal alanın işgali toplumların çürüme belirtilerinden biridir.

 

Bir gün sokak gider…

Sonra kaldırım gider…

Sonra park gider…

Sonra sahil gider…

 

En sonunda vatandaş kendi şehrinde bir yabancıya dönüşür.

 

Bugün İstanbul’un bazı bölgelerinde insanlar arabasını park ederken bile tedirgin.

 

“Vale sorun çıkarır mı?”

“Araca zarar gelir mi?”

“Kavga olur mu?”

 

Bu nasıl bir şehir hayatı?

 

Modern kent düzeni bu mu gerçekten?

 

Avrupa’daki büyük şehirlerde kamusal alan kutsal kabul edilir. Çünkü orası halkındır. Kimse devletin yoluna duba koyup “Burası benim!” diyemez.

 

Ama bizde tam tersi oluyor.

 

Kamusal alanı sahiplenen pişkinleşiyor.

Hakkını arayan geriliyor.

 

İşte asıl trajedi budur.

 

 

VATANDAŞ ARTIK SABIR DEĞİL, ADALET İSTİYOR

 

İnsanlar artık sadece trafik çilesinden bunalmadı.

 

Adaletsizlik hissinden de bunaldı.

 

Çünkü herkes aynı soruyu soruyor:

 

“Bir vatandaş kamuya ait yere park etti diye neden tehdit hisseder?”

 

“Neden bir işletme, devletin yolunu kendi özel otoparkı gibi kullanabilir?”

 

Neden insanlar “Aman bulaşmayayım” psikolojisine mahkûm bırakılıyor?

 

Bu ülkede vatandaş olmak hâlâ bir hak mı, yoksa mücadele gerektiren bir ayrıcalık mı?

 

İşte toplumun sinir uçları tam burada geriliyor.

 

Çünkü mesele sadece bir vale değil.

Mesele vatandaşın değersiz hissettirilmesi.

 

 

DEVLETİN SOKAĞINI KAPATANLARA GEREKLİ İŞLEM YAPILMALI

 

Çözüm aslında çok net.

 

Kamuya ait alanı izinsiz işgal eden kim olursa olsun yaptırımla karşılaşmalı.

 

Dubayla yol kapatan da…

Vatandaşı tehdit eden de…

“Kendi düzenini” kurmaya çalışan da.

 

Çünkü hukuk, kişiye göre çalışırsa şehir düzeni çöker.

 

Vale hizmeti elbette olabilir.

Ama gönüllülük esasına göre.

 

İsteyen kullanır.

İstemeyen kullanmaz.

 

Kimse kamu hakkından mahrum bırakılamaz.

 

Ve en önemlisi…

 

Vatandaş korkmadan “Bu sokak, benim de hakkım” diyebilmeli.

 

 

YOKSA YAKINDA NEFES ALMAK İÇİN DE ÜCRET İSTERLER

 

İstanbul’un geldiği noktaya bakınca insan gerçekten şu soruyu sormadan edemiyor:

 

“Bu şehirde yakında nefes almak da mı ücretli olacak?”

 

Çünkü her şey paraya bağlandı.

Kaldırım parayla.

Otopark parayla.

Manzara parayla.

Sessizlik bile parayla.

 

Şimdi de kamu sokağına çöken bir düzenle karşı karşıyayız.

 

Ve buna “normal” denmesi bekleniyor.

 

Hayır, değil.

 

Devletin yolunu babasının çiftliği gibi kullanan anlayış normal değildir.

Vatandaşı üstü kapalı tehdit etmek normal değildir.

Kamu alanını dubayla gasp etmek normal değildir.

 

Bir şehir ancak vatandaş kendini güvende hissederse medenidir.

 

Aksi halde ışıklı tabelaların, lüks restoranların, pahalı arabaların hiçbir anlamı yoktur.

 

Çünkü gerçek medeniyet;

insanın korkmadan yürüyebildiği,

gasp edilen herhangi bir hakkını savunabildiği, kamusal alanı özgürce kullanabildiği şehirlerdedir.

 

İstanbul ise bugün çok kritik bir yol ayrımında.

 

Ya sokak yeniden halkın olacak…

Ya da vatandaş kendi şehrinde “müşteri” muamelesi görmeye devam edecek.

 

Ve gidişata bakılırsa bazıları gerçekten yakında şunu demeye başlayacak:

 

“Abi burada nefes almak da ücretli…”

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız



Bu yazı 56 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

ABD-İsrail-İran savaşında en beğendiğiniz savaş muhabiri kimdir?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI