İleri tarihlerde Sanat Sosyolojisine konu olur mu bilemem ama şimdi bizde Kâbe konulu resim konusunda 700 yıl önce ortaçağ Hıristiyanlığında yaşanan iç çatışmaları andıran bir hikaye yaşanıyor.
İtalyan ressam Giotto Usta, İsa'yı ete, kemiğe bürüyüp ışık- gölge, derinlik vb. unsurlarıyla dünyevi bir insan gibi resmettiği için engizisyonda yargılanmıştı.
Zira o, dünyevi değil, ruhani şekilde resmedilmeliydi..!.
Maniyerizmin usta ressamı El Greco, İsa figürünü diğer insanlardan daha küçük ve aşağıda resmettiği için rahiplerin hışmına uğramış ve o resmi sergilenmemişti.
Caravaggio da benzer eziyetler sürecinden geçti.
Öteden beri insan yaratımı olan resim ve heykeli tanrısal yaratıcılığa şirk koşmak veya put diye niteleyip günah olarak bakan İslam inancı felsefi bir çelişkiyi de beraberinde taşıyor.
İslam teolojisi (Kelam), tanrıyı öncesiz, sonrasız ve mekansız bir töz olarak tasavvur etmesine rağmen, maddi bir varlık olan Kâbe, türbe, cami, resim vb. fenomenler dünyasının (yalan dünyanın) nimeti olan bir mimariyi ve onun resmine maddi bir değer katmakla aslında dünyevi hayatı önceleyip kutsuyorlar.
Yani, ruhçu bir anlayışı içeren dinsel inanç, insan yapımı olan Kâbe’yi "tanrının evi" tasavvuruyla aslında tanrıyı da zamana ve mekâna bağımlı bir maddi varlık gibi putlaştırıp onun ruhaniliğini inkara gidiyor.
Teolojideki metafizik olgunun çelişkisi budur.
Meleği, cini, şeytanı ve nihayet Tanrıyı da varlıklar aleminde maddi ilişkilerle tasavvur etmeye çalışan günümüz Müslümanı ortaçağ İslam düşünürlerinden bile ne yazık ki çok çok fersah fersah gerideler...
İbn rüşd "insan bir şeyi severek onu kafasında şekillendiriyorsa o onun tanrısıdır. Öyleyse tanrı ya binbirdir ya da bir değildir" derken doğatanrıcı panteist bir görüşle tanrıyı sevgiyle ilintili, her şeyin içinde bir parça ve töz olarak düşündü.
Onun batıdaki karşılığı (bana göre) Spinoza'ya göre tanrı kendi kendinin nedenidir ve iyi yada kötü hiçbir şeye müdahale etmez.
İnsanlar, varlıklar, modüsler ile zorunlu (determinist) bir ilişki içindedir.
Zorunlu/ Özgür ve etik eylemleri onların kaderini belirler.
İnsan iyi ve kötüyü kendi yaratır. Tanrının buna hiçbir etkisi yoktur.
İktidar olmanın nimetlerinden beslenen siyasal İslam semboller ve simgeler üzerinden inanç dayatır.
Halbuki İslam resim ve heykele karşıt olma inancını Musevilikten almıştır.
Hıristiyanlıkta İkonoklast'lar dışında resim ve heykel yasağı yoktur.
Başta Aziz Pavlus ve Plotinus'la sonra da Rönesans ve akılcı felsefelerle tamamen aşılmıştır yasaklar.
Batı aydınlanmasıyla Tanrı, doğa ve toplum ve devlet ilişkilerinden ayrıldı.
Spinoza, Leipzig, Descartes üçlüsü de bu işin mimarlarıdır.
Sonuçta, bir maddi form olarak Kabe ve onun üzerine yapılan tasarım kimi neden rahatsız ediyor?
Kâbe mutlak bir tanrı evi midir?
Tanrı maddi bir varlık mıdır?
Dünyasal olan Kâbe resminin üzerine yapılan tasarımın Tanrı katında kıymeti harbiyesi nedir ki?
Bu resmin Tanrı katında Kâbe etrafına dikilen Zemzem Tower kadar öfkeye neden olamaz.
Ya da Kabe'ye giden hacıların bıraktığı milyarlarca doların Amerikan silahlarına harcanması kadar önemsizdir o poster..!
Ya da haç gelirlerinin yüzde yetmiş beşinin İsrail'e gitmesi, İsrail'in o gelirlerle Filistin'de çocuk katliamları yapması kadar önemsizdir o poster.
Bunu akledemiyorlar maalesef. Çünkü Enfal suresi 22 ayetin Türkçesini bilmiyorlar, Kur'an Türkçe okunmaz çünkü Tanrı Türkçe bilmeyecek kadar bilgili..
.
İçerisinde 2 bin yıl pagan kültü tanrı ve tanrıça heykelleri barındıran Kabe'nin sonradan bir dinin kutsal mabedi haline gelmesi ve bugün bir resim üzerinden "hakaret" olarak düşünülmesini, "ne salak kullar yaratmışım" diye üzülerek izliyor olmalı tanrıları..!
Oysa bunların hiçbiri tanrının umurunda değildir.
İnancı akliyat ile fehmedemeyen siyasal İslamcılar bunları tasavvufi bir genişlikte ele almazlar.
Verili politik koşullarda tasavvufi İslamın kâmil insanı yetersiz ve cılız kalıyor maalesef.
Devletlerde sınıfsal çatışmaları perdeleyen dinsel ve etnik kimliğin inşasıyla otoriteyi artırıyor..
Din tasavvufi, uhrevi mahiyetini kaybediyor ve egemenlerin çıkarıyla bütünleşerek araçsallaşıyor.
Dini simgeler ikonlaşarak bir kılıca ve kalkana dönüyor.
Zira olay temsili bir resimle başlıyor ve hızla politize oluyor...
Aklıma takılan başka sorular var:
1-Bu illüstrasyonu kim tasarladı?
2- O sergiye kim gönderdi?
3- Resmi hangi duyguyla sergilediler?
4- Bilinçli bir amaç ve eylem mi?
Ya da sorun resmin yerde sergilenmesi mi?
Onu yere kim serdi?
Ya da düştü mü?
5-Dört köşesinde yer alan renk çubuklarından birinin gökkuşağı renkleri olması (LGBTİ sembolü olması) mı?
6- Ortada çiçeklerle örtülü Kâbe üzerinde bir Şahmeran figürü olması mı? (Kaldı ki Şahmeran gibi bal mağarasındaki muazzam bir cennet mekânda yaşayan ve Lokman Hekimi yaratan mitolojik figür şahane bir yaratıcılık bana göre)
Yoksa...
7-Resmi sergileyenlerin Boğaziçi güzel sanatlar kulübünün prostest öğrencileri olması mı?
Evet... tam da budur bence.
Günlerce yardımcı bile seçemeyen ve meşruiyet sorunu yaşayan Rektör, öğrencileri dağıtmak için tipik bir Türkiye klasiği örneği sergileyip, protesto öğrencileri inisiyatifinin dışında günler öncesinde kurgulanmış olayı polise ihbar edip ispiyonlamıştır.
İktidar açısından resim bahanedir.
Tarikatları ve yandaşlarını kışkırtmak ve direnişçileri sindirmek için elverişli bir araç.
Öğrencilerin direnişini kırıp oradan tasfiye için araçsallaşan bir nesnedir o.
Bu kültürel ve polisiye ablukaya zemin hazırlayan hafiyecilik, tam da istibdati bir yöntemdir...
Faşizmin en sevdiği oyuncak oluverdi LGBT. Oysa 2005 yılında LGBT'yi örgütlü ete kemiğe büründüren kendileridir.
LGBT siyasal devrimciliğin de asidini kaçırır, Tıpkı HDP gibi, LGBT üzerinden ajitasyon ve propaganda da öyle görünüyor ki çok önceden kurgulanmış.
Bir süredir AKP hükümeti eliyle halkı terörize etme süreci adım adım gelişiyor ve Boğaziçi üzerinden halk tekrar terörize ediliyor.
En başında bir ileti paylaşmıştım.
O rektör oraya bir plan doğrultusunda bilinçli atandı, diye.
Halen aynısını düşünüyorum.
Dün Kadıköy'de polis aracına saldıran tekme atan üç beş provokatörü görünce bu inancım tamamen pekişti.
Göstericiler arasındaki sivil polisin diğer polislerin şiddeti karşısında "bende polisim" diyerek kurtulması görüntüleri büyük tuzağın küçük bir repliğidir.
İktidar, hep olan, var olduğu bilinen kimi kendine sosyalist(!) süsü vermiş, kim olduklarını bildikleri kişileri bu eylemlerin arasına atıp A Haber'den yaktılar yıktılar yayını yapma derdinde anlaşılan.
O yetmez ama evetçi marjinal kişilerle Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin taleplerini ayrıştıramayacak kadar geri zekalı sanıyor hükümet bu ülkeyi.
Çünkü yönettiği ülkeyi bence tarihsel ve sosyolojik derinliği ile yeterince tanımıyor.
Bir diğer unsur da bir süredir üzerinden siyaset yapıp "sapık" dedikleri LGB bireyleri.
Bu kişiler de bu eylemlerin siyasal yönü ağır basmaması için üretilmiş bir propaganda aracı şekline benziyor.
AKP'de kolaya kaçmak, kendisinden uzaklaşan seçmenini tekrar yanına çekmek, Saadet Partisinden, Molla Necmettin'in oğlunun Partisinden bir kısmı yanına yedeklemek istediği için eylemi bu grup üzerinden marjinalize etme çabasında.
Burada sorun en başta, başkanlık sistemine geçiş için kanunun açık hükmü mühürlenmemiş oyları geçerli sayarak, hukuku hiçe sayarak, eline tekel gücü geçirerek, mahkemeleri taraflı kılmaya çalışarak ülkeyi güvensizlik ortamına atan siyasi iktidar ve yeterli muhalefeti göstermeyen siyasetçiler hepsinin sorumlusudur.
Ben bir kanaat olarak, rektörün üniversiteye iş bu olaylar ve yaratacağı toplumsal iklim tartılıp biçilerek "bilinçli" şekilde atandığına inanıyorum.
Daha ilk günden "2. Gezi" ifadesini kendileri sakız gibi çiğneyerek zaten her şeyi itiraf ettiler.
Kayyum Rektörün dün sarf ettiği "istifa etmiyorum. bu kriz 6 ay içinde bitecek" sözü de oldukça düşündürücü.
Neden 6 ay?
Bu 6 aylık takvimi kim yazıp eline verdi?
İstifa et, etme, çık beni hükümet ve politikaları, Boğaziçi Üniversitesi için planları beni bağlamaz, diye öyle bir inisiyatif kullan ki hemen bitsin kriz. Ama rektör de gerilimi 6 ay gibi zaman vererek tırmandırma derdinde, demek ki hükümet büyük bir oyunun peşinde ve rektör de bunun bir parçası.
Çünkü 6 ay iktidarın ülkeyi arzu ettiği otoriterlik seviyesine getirme süresidir.
Türk halkında biriken öfkeyi görüyorlar. Gösterileri arzu eden ve buradan ideolojik rant devşirmek isteyen, protesto eden öğrencileri ve halkı ezerek korku salmak isteyen iktidardır.
Yani, 2.Gezi türü olaylardan siyasi medet uman birisi veya birileri var gibi bir durum ortaya çıkıyor.
Çünkü Türkiye'ye yerleştirilmek istenen ılımlı İslam rejimi ablukasını normal demokratik gündelik yaşam koşullarında genişletemez hükümet.
Zira, Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısının temeline dinamiti çoktan koydular.
Bundan sonra alacakları yol bu plan dahilinde ilerlemek olabilir.
Bu da aslen kaostan, bilinçli şekilde tetiklenmiş sokak olaylarından medet ummak ve toplumu kıstırıp güçle baskıyla cenderede yaşatmak hülyasıdır.
Kanaatimce, Boğaziçi’ne rektör atanırken hepsi bir bir, adım adım hesaplanmıştır.
Türkiye, ablukaya alınarak laik demokratik cumhuriyet rejimi değiştirilmek isteniyor.
Devletin yapısı ve çekirdeği, temel yapıtaşları ile oynatılmak isteniyor.
Bu amaç olmasa ne bu rektör atanırdı, ne bu olaylara tanık olurduk.
Boğaziçi için söylenen "Kurtarılmış bölge değil" tanımı bile bir ideolojinin nasıl taarruz ve sirayet etmek istediğinin itirafıdır.
Mahkeme üyelerinin, hâkim-savcıların, asayiş teşkilatının bir siyasi parti görüşleri doğrultusunda atandığı ülke zaten varoluşsal tehdit altındadır. O ülkede rejim fiilen değişmiştir, adı konulmamıştır.
Laik demokratik cumhuriyetin ülkesi elindeki geleneksel kozları ile kendi devlet ve toplum refleksleriyle direnecek, mücadele edecek yenilecek teslim olacak ya da olmayacaktır.
Siyasal iktidar toplumun genelinde temel referansı çağdaşlık olmayan başka bir deli gömleği giydirerek, demokrasinin unsurlarını etkin şekilde ortadan kaldırmayı amaçlıyor.
Bu amaç olmasa Melih Bulu rektör atanmazdı.
Bu bilinçli bir süreci tetiklemesi için yapılmış bir siyasi hamledir.
Rejimin temel niteliğini ortadan siyasi baskı ile kaldırmak için otoriterleşme, otoriterleşme içinse "yönetilebilir kaos" gerekir.
Siyasi gücü ve kadrolaşmaya güvenmek belki kısa vadede haklı çıkarır hükümeti.
Ama uzun vadede öngörülemez sonuçlara yol açması daha olasıdır.
Öyle de olacaktır.
Onlar için geçmişe geçmiş ola denilecektir, tarihin tekerleği geriye döndürülemez, insanlık mağara hayatına geriye döndürülemez.
Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet..!