Çevirmenin Notu: Bu yazı, Komünist Enternasyonal'in (Komintern) resmi yayın organı olan International Press Correspondence adlı derginin 29 Eylül 1922 tarihli 83. sayısında yayımlanmıştır. Einde O’Callaghan tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/radek/1922/09/straits.htm
Diplomatik Durum
Boğazlar üzerindeki mücadeleyle ortaya çıkan diplomatik durum, tazminat meselesiyle ilgili diplomatik durumla tam bir paralellik göstermektedir. Sadece İngiltere ve Fransa’nın rolleri değişmiştir. İngiltere, Almanya karşısında barışsever ve itidalli bir unsur rolünü oynarken, Türk meselesinde bu rolü üstlenen Fransa’dır. Fransız basını şu anda askeri maceranın aptallığı, kılıç sallamanın yararsızlığı ve ihtilaflı meselenin müzakere ve karşılıklı mutabakat yoluyla çözülmesi gerektiği konusunda yazılar yazmaktadır.
Her iki durumda da barışçıl açıklamalar, emperyalist çıkarları örtbas etmek için yapılan ikiyüzlü bir maskelemeden ibarettir. Alman pazarına ihtiyaç duyan ve Almanya’yı Fransa’ya karşı bir denge unsuru olarak kullanmak isteyen İngiltere, Batı’da barış meleği olarak görünürken, Doğu’da ise Versay’ın Shylock’u[1] rolünü oynamaktadır. Müslüman dünyasını İngiltere’ye karşı kışkırtmak, Türkiye’yi Mısır ve Hindistan’daki İngiliz konumuna karşı güçlendirmek ve Doğu’daki baskı aracılığıyla İngiliz emperyalizmini Avrupa’daki yağma seferberliğinde daha uysal hale getirmek için Fransa, Doğu’da barış meleği olarak görünmektedir.
M. Poincaré, İngiliz rolünü şaşırtıcı bir ustalıkla oynamaktadır. Fransa, Almanya’nın Tazminat Komisyonu’nun kararlarını uygulamayı reddetmesi durumunda Ruhr havzasını işgal etme tehdidini kullandığında, İngiltere, Almanya’nın Versay Barış Antlaşması’nı yerine getirmesi gerektiği konusunda prensipte hemfikir olmasına rağmen, Almanya’ya karşı herhangi bir askeri girişimde yer almayacağını ilan etti. Bugün Fransa da benzer bir açıklama yapıyor. Fransa, Mart ayında Paris’te düzenlenen Müttefikler Konferansı kararlarının uygulanmasına prensipte katılıyor; ancak buna rağmen, Çanakkale Boğazı’nın Asya kıyısından birliklerini geri çekiyor; bu da, Türkiye’de meydana gelebilecek olası askeri çatışmaların tüm sorumluluğunu İngiltere’ye yüklemek istediği anlamına geliyor. Bu şekilde Fransa, sadece İngiltere'yi tecrit etmek ve Türkiye’nin baskısını güçlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda İtilaf Devletleri'nin ittifakının sürdürülmesini İngiliz siyasetinin en önemli noktası olarak gören Muhafazakar Parti'deki unsurların Lloyd George'a karşı hoşnutsuzluğunu da körüklüyor.
Elbette bu, İtilaf Devletleri'nin ittifakının henüz dağıldığı anlamına gelmez. Fransa sadece Türk meselesine karışmasının bedelini ödemek istemektedir. Ve bu bedel giderek artmaktadır. Berliner Lokalanzeiger[2], İngiliz-Fransız anlaşmazlıklarında her zaman bedelini ödeyen Almanya'nın, büyük olasılıkla bu bedeli de ödemek zorunda kalacağını iddia ederken tamamen haklıdır.
Askeri Durum
Asıl soru, Türk ordusunun başarı umuduyla İstanbul’u ve Boğazları ele geçirmeyi göze alıp alamayacağıdır. İngiliz hükümetinin önemli miktarda askeri ve deniz takviyesi gönderdiği gerçeği, bize bu soruya olumlu yanıt vermemiz için bir neden sunmaktadır. Şimdiye kadar İngiltere’nin Çanakkale bölgelerinde emrinde 12.000’den fazla askeri yoktu. Böylesine küçük bir ordu, elbette Kemal’in kuvvetlerinin ilerleyişini durduramaz. Şimdi soru, Kemal’in birliklerinin Çanakkale Boğazı’nı geçip geçemeyeceğidir. Evet, geçebilirler. Çanakkale Boğazı’nın her iki yakasındaki kaleler büyük ölçüde yıkılmış olsa da, boğazın kayalık Asya kıyısına konuşlandırılmış ağır toplar, İngiliz savaş gemilerini başarıyla bombalayabilirler. Çanakkale Boğazı çok dardır; birçok noktada kıyılar birbirinden 1.000 metreden daha az mesafededir. Kemalist topçuların ateşi altında böyle bir boğazda savaş gemilerini manevra ettirmek son derece zordur. Kemalistler, Gelibolu'ya birlikler gönderip Edirne-Dimotika hattını işgal ederek, Trakya'da Vlachopul komutasındaki 40.000 kişilik Yunan ordusunu kuşatabilirlerdi. Küçük Asya'daki Yunanların çöküşüyle morali bozulmuş olan bu ordu, o zaman sadece Kemal'in düzenli birlikleriyle değil, aynı zamanda Türk ve Bulgar isyancılarla da uğraşmak zorunda kalacaktı. Yunan işgali altındaki Trakya'dan yaklaşık 200.000 Türk, İstanbul ve çevresine göç etti. Bu kitlenin tamamı, memleketlerine dönme imkânını sabırsızlıkla beklemektedir. Bulgarlar konusunda ise, Bulgar hükümetinin tarafsızlığını korumaya yönelik çabalarına rağmen, önemli sayıda Bulgar’ın sadece Makedonya’da değil, Trakya’da da devrimci ulusal örgütlerde aktif olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Bulgarlar Ege Denizi’ne erişim arzulamaktadır ve Dedeağaç limanı Bulgarların hedefindedir.
Kemalist ordunun Boğazları ele geçirmeyi hedefleyip hedeflemediği henüz kesinleşmemiştir; ancak bu görevi yerine getirebilecek güçtedir. Boğazların ele geçirilmesi, İngiltere ile savaşın devam etmesi anlamına gelir. Kemal’in bu konuda kararlı olup olmadığını bilmiyoruz. Onun kararı sadece askeri güçlerinin gücüne ve ülkenin ekonomik kaynaklarına değil, aynı zamanda Kemal Paşa'nın Fransa'nın desteğine ne ölçüde güvenebileceğine de bağlıdır. Kemalistlerin Boğazlara yönelik saldırıdan vazgeçip, İngiliz egemenliğinin en zayıf noktası olan, İngiliz kuvvetlerinin çok zayıf olduğu ve hiçbir savaş gemisinin gönderilemeyeceği Mezopotamya'ya bir darbe vurmaları da ihtimal dahilindedir.
İngiltere Ne Yapacak?
Boğazlar meselesinin yakın gelecekte hangi yöne gideceği, askeri mi yoksa diplomatik yollarla mı çözüleceği konusunda, İngiltere'nin amaçlarına bir göz atmak önemlidir.
İngiliz basını, Trakya'daki Bulgar ve Yunan nüfusunun Türklerin eline bırakılmaması gerektiğini ilan ediyor. İngiliz siyasetini ulusal motiflere dayandırıyorlar. Bu nedenle, Manchester Guardian'da[3] Arnold Tombey'in yazdığı makaleyi okumak çok ilginç. Bu makale, şu karakteristik gerçeğe dikkat çekiyor: İngiltere, Kıbrıs'ı 78 yıldır kontrolü altında tutuyor. İngilizler, gizli bir anlaşma ile Kıbrıs'ı Türkiye'den aldıklarında, Ruslar tarafından işgal edilen Kars ve Ardahan'ın tekrar Türklerin eline geçmesi halinde Kıbrıs'ı iade etmeye söz vermişlerdi. Kars ve Ardahan zaten Türkiye'nin elindedir. Ancak Kıbrıs, Yunan nüfusuna bakılmaksızın bir İngiliz kolonisidir. İngilizler, Türklerle yaptıkları müzakerelerde milliyet ilkelerine atıfta bulunduklarında, onlara şu İngiliz atasözüyle cevap verilebilir: “Hayırseverlik önce evden başlar.”
İngiliz basını, “Milletlerin Özgürlüğü”nün yanı sıra “Seyir Özgürlüğü” ilkesine de atıfta bulunmaktadır. Ancak Çanakkale Boğazı, Cebelitarık, Süveyş, Aden veya Singapur’dan ne açıdan daha iyi ya da daha kötüdür? İngiltere, Akdeniz’e, Kızıldeniz’e veya Hindistan’dan Pasifik Okyanusu’na girişlerde kendi gemileri dışında hiçbir geminin girmesini engelleyebilecek konumda ise, seyir özgürlüğünün anlamı nedir?
İngilizlerin son argümanı daha da ilginçtir, çünkü bizi İngiliz emperyalizminin propagandacı mitlerinden İngiltere’nin gerçek amaçlarının alanına götürür. Lloyd George’un yayın organı The Daily Chronicle[4], “İngiltere, Karadeniz’e girişinin kendisine kapatılmasına izin vermeyecektir” diye ilan etti.
Bu açıklamanın anlamı nedir? 1914'te İngilizler, Türklerden İngiliz gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçiş iznini aldıklarında, o sırada Almanya'ya karşı savaşan Rusya ile ittifak halindeydi. İngiltere artık Rusya ile ittifak halinde değil ve Rusya da artık kimseyle savaşmıyor. Son yıllarda ticaret gemilerinin serbest geçişinin önündeki en büyük engel, istediği zaman Rusya’ya giden gemilerin geçişine izin veren ya da alıkoyan İngiltere olmuştur. İngiltere bunu yapmayı bıraktığında, Ege Denizi’nden Karadeniz’e gelen tüm ticaret gemileri barış zamanlarında serbest geçiş hakkına sahip olacaktır. Savaş zamanlarına gelince, İngiltere'nin gelecekte bizimle ittifak halinde diğer güçlere karşı savaşacağımızı mı yoksa Türkiye'nin İngiltere'nin Sovyet Rusya'ya yardım etmesini engelleyebileceğini mi düşündüğünü sormalıyız... Türkiye ile İngiltere'den daha yakın bir ilişki içindeyiz ve İngiltere'nin yakın gelecekte müttefikimiz olacağını düşünmesini gerektirecek hiçbir işaret görmüyoruz. Her halükârda, İngiltere bize bu tür işaretlerin varlığına dair hiçbir bilgi vermemektedir. Siyaset ile aşk arasında bir ayrım vardır; siyasette hiçbir şeyin kendiliğinden anlaşılır değildir, aksine kesin bir beyan gerektirir.
İngiltere'nin, Sovyet Rusya'ya sözde düşmanlarına karşı yardım etmesinin engellenme olasılığından çok, Boğazları Türkler ve Sovyet Rusya'ya karşı baskı uygulama aracı olarak nasıl elinde tutabileceği ile ilgilendiğinden endişe duyuyoruz.
İstanbul Türkiye'nin başkenti olduğu sürece, Gelibolu'da bir İngiliz garnizonunun varlığı ve İngiliz savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan serbest geçişi Türkiye için acil bir tehdit teşkil etmektedir. Rus donanmasının zayıflığı nedeniyle bu durum, Rusya için de tehlike anlamına gelmektedir. Ve İngiltere'nin Boğazlar için verdiği tüm mücadele, İngiltere'nin, İngiliz emperyalizminin Türkiye ve Sovyet Rusya üzerinde silahlı baskı uygulayabilme imkânı için verdiği mücadeleden başka bir şey değildir.
Sovyet Rusya ve Çanakkale Boğazı
Rus hükümeti, Dışişleri Halk Komiserliği aracılığıyla bir nota göndererek, Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin katılımının vazgeçilmez olduğu bir uluslararası konferansla Yakın Doğu’da bir savaşın önlenebileceği gerçeğine İngiliz hükümetinin dikkatini bir kez daha çekti. İngiliz basını bu notaya çok görkemli bir şekilde yanıt verdi. Lord Balfour, Karahan’ın[5] notasına hiçbir yanıt vermedi. Ancak bu, çok inatçı olan gerçekleri hiç de değiştirmez.
Askeri durum, İngiliz gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçmeyi başarsalar bile Marmara Denizi'nden çıkmalarını engellemeyi mümkün kılıyor. Sovyet Rusya'sının dahil olmadığı tüm çözümler, basitçe gerçek güç dengesini hesaba katmadıkları için uygulanamaz olacaktır. Müttefiklerin, Rusya ve Türkiye olmadan Yakın Doğu meselesini Sevr Antlaşması’nda çözmeyi umdukları zaman çok da uzak değildir; Sevr Antlaşması’ndan bu yana sadece iki yıl geçmiştir. Ancak o zamandan beri Sovyet Rusya, Beyaz Rusya’yı nihayet yok etmiş ve artık sadece bugünkü Rusya’nın emekçi kitleleri adına değil, aynı zamanda gelecek nesiller adına da konuşmaktadır.
Bu arada, yenilgiye uğramış ve zayıflamış Türkiye, hayatta olduğunu ve harekete geçebileceğini kanıtladı. Bu nedenle, Kemal Paşa nefes alabilmek için Türk halkının çıkarlarına aykırı bir şekilde Boğazlar sorununun çözümüne girmeye zorlansa da, İngiltere her iki ülkenin hayati çıkarlarını ilgilendiren bu meselelerde Türkiye ve Rusya ile ortak bir çözümü reddetse de reddetmese de, böyle bir çözümün geçerliliği Sevr kararınınkinden daha uzun sürmeyecektir. Çünkü bu çözümler, önümüzdeki birkaç yıl içinde güçleri artmaya devam edecek olan Rus ve Türk halklarının çıkarlarına aykırı olacaktır. Ve bu türden her çözüm, yeni bir savaşın başlangıç noktası haline gelecektir.
İngiliz hükümeti, Fransızlara, belirli bir anda adaletsiz bir barışı dayatmanın kolay, ancak bunu uygulamaya koymanın çok zor olduğu konusunda pek çok kurnazca sözler sarf etmiştir.
İngiliz hükümetinin, kılıç sallamak ve Gelibolu'da ölen İngiliz emperyalizminin kurbanlarının ruhları adına yemin etmek yerine, Yakın Doğu'daki barışı şimdiye kadar dayandığı temelden daha sağlam bir temele oturtmanın faydalı olup olmayacağını sakin bir şekilde düşünmesi çok daha iyi olurdu.
[1] Shylock, William Shakespeare'in Venedik Taciri adlı oyununda yer alan kurgusal, Yahudi bir tefecidir. Oyunda hem zalim bir kötü adam hem de maruz kaldığı ırkçılık nedeniyle trajik bir kurban olarak resmedilmektedir. (ç.n.)
[2] 1883-1944 yılları arasında Berlin'de yayımlanan, zamanının en yüksek tirajlı ve etkili Alman günlük gazetelerinden biriydi.(ç.n.)
[3] 1821 yılında Manchester'da kurulan, liberal çizgisiyle tanınan köklü bir İngiliz günlük gazetesidir. 1959'da The Guardian ismini alan gazetenin yayın hayatı bugün de sürmektedir. (ç.n.)
[4] 1872-1930 yılları arasında İngiltere'de yayınlanan, liberal/sol görüşüyle bilinen günlük gazetedir. (ç.n.)
[5] Lev Mihayloviç Karahan (1889–1937), Sovyetler Birliği’nin en önemli diplomatlarından biridir ve 1934-1937 yılları arasında SSCB'nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapmıştır. (ç.n.)
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız