Geçen hafta açıklanan Dünya Bankası raporuna göre Türkiye ,440.9 milyar dolarlık toplam borcu ile dünyada dış borcu en yüksek olan 6.ulke oldu.
Borcun milli gelire oranı ise, dünyada borcu en üst düzeyde bulunan ülkeler arasında da ikinci ülke oldu.
Dünyada en çok dış borcu olan on ülke içinde Türkiye, dış borcun milli gelire oranında ise %59’luk bir oranda ikinci sırada yer alıyor. Bu alanda %65 oranla Arjantin birinci durumdadır.
Türkiye’de son aylarda yaşanan siyasi tartışmaların temelinde bu rakamların ülkeye yansıması yatmaktadır.
Can alıcı soru burada.
Bu borçlar üretim arttırılmadan nasıl ödenecektir.
Borçlar daha yüksek faiz oranları İle çevrilebilecek mi?
Anadolu da bir söz vardır "işi bozulan tüccar önce evindeki en değerli eşyalarını satar"
İkinci seçenekte, yer altı ve yer üstü kaynaklar satılarak mi ödenecek.
Ülkede herkes yaşayarak görecektir.
Karşılıksız parasal fonlama tekelci kapitalizm için oldukça ''challenge'' bir durum. Bu istenince düzen saflarından hemen ''enflasyon artar'' diye itirazlar yükselir. İşin ilginç yanı, o ana dek, işsizliğe, ücretsiz işten çıkarmalara, bilumum kaynağın-zenginliğin sistemin egemenlerine peşkeş çekilmesine sesini çıkarmayanların, karşılıksız fonlama önerisi karşısında sözüm ona ekonomi gurusu kesilivermeleri.
Tabiri caizse, kuyruğuna basılmış misali can havliyle fırlayıp ortaya çıkıvermeleri.
Burada geldiğimiz yer bir kez daha ''Merkez Bankası'nın kontrolü kimin, hangi politikanın elinde olacak'' sorunu oluyor aslında.
Karşılıksız nakit desteği uluslararası finans kapital egemenliğini tehdit ediyor çünkü.
İkincisi, sistemin toplumların başına açtığı ve açacağı belalara işaret ediyor.
Çünkü egemenlerin hareket yasalarının sonucu, tekelci sermayeyi oluşturan canlı emek oranının azalarak ölü emek oranının artması ve kar oranlarının düşme eğilimidir.
Bu süreç de makineleşmede kendini gösterir.
Tekelci, rantçı kapitalist kar mantığı, üretimi arttırmak ve maliyetleri düşürmek için makineleşmeye ve işçi çıkartılmasına yol açar, ancak işsiz kalan kitlenin bu nedenle bir gelirden yoksun olması nedeniyle sermaye, mal ve hizmetleri satmakta zorlanır ve bu da aşırı üretim kriziyle sonuçlanır.
Aynı zamanda üretimde makinelerin yaygın kullanımı dolayısıyla işsizliğin artmasıyla birlikte işçilerin büyük bir bölümü, böyle bir gelirsizliğe mahkûm edildiğinde toplumsal zenginliğin ellerinde toplandığı rantçı faizci sermaye sahiplerine karşı tehdit olabilecek bir kitle oluşmuş olur.
Sosyolojik olarak bu kitle egemenlerin yönettiği topluma, orta ölçekli zenginlere, hükümete karşı bir ayaklanma potansiyelini taşır.
Karşılıksız nakit desteği tartışmaları buradan çıkıyor.
Krize tampon bulunup (ki bu imkansız) isyanın önüne geçme (bu da sosyal rüşvetlerden çok, esasen terör devletini/tekno-faşist devleti inşa etmekle mümkün, bunun için de uğraşıyorlar) çabası.
Uluslararası tekelci kapitalizm bir yandan kitleleri gelirsizleştiriyor, diğer yandan bu kitlelerin sisteme entegrasyonu sorunu ortaya çıkıyor.
Ama bu da meta üretiminin gereksizleşmesinden ve emek-değer yasasının ortadan kalkması zorunluluğu yönünde bir baskıdan başka şeyi ifade etmiyor.
Yani krize tampon bulacağım derken, bırakın krizi durdurmayı, tüm sistemi çıkmaza sürüklüyorlar.
Salgın dönemiyle sınırlı bir problem değil yani bu.
Hiç çalışmadan devletin size para ödemesi fikri kulağa hoş gelen bir şey olarak kaldığı sürece de kapitalizmin bu algıyla baş edebilmesi çok zor.
Türkiye’de ve neredeyse tüm dünyada aynı şekilde kendini gösteren bir güvencesizlik, işsizlik, yoksulluk, bıkkınlık, umutsuzluk, belirsizlik, gelecek kaygısı, hiçlik, amaçsızlık, depresyon dalgası her yanı sarmalamış durumda.
Tekelci rantçı kapitalizmin özellikle 1980 sonrası uygulamaları toplumsal ilişkileri bu duygularla doldurdu.
O yüzden karşılıksız nakit desteğinin alıcısı var.
Ama artan işsizlik, budanan sosyal haklar ve büyük ihtimalle düşecek ücretler aslında karşılıksız fonlama karşılığında istenen şeyler.
Salgın bunlar için ''ikna odası'' gibi.
Mesele şu, sistemin üzerindeki baskı ve kitlelerin ruh hali ekonomik ve siyasi diktatörlüğün ve tekelci kapitalizmin devrimlerle ortadan kaldırılması için mi, yoksa kapitalizmin söküklerine yama vurmak ve bu şekilde sistemin efendilerinin planlarında zararsız bir unsur olarak kalmak için mi?
Madalyonun iki yüzü var ve hangisini görmek istediğimiz mücadeleye bağlı.
Demokratik devrimci programdan koparılmış tekil, dağınık, kendi sonuçlarına karşı savunmasız, düzenli ve örgütlü eylemden yoksun istemlerde bulunmak yerine, bunların bu haline son vermek için örgütlenmek ve emperyalistlerden kurtulmak, ekonomi ve siyasi varlıklarını yıkmak için kendi çelişkilerini daha iyi kullanmak, onların iktidarı üzerindeki devrimci tehdidi büyütmek gerekiyor.
Gel gör ki, öyle bir önderlikten yoksun Türk halkı.