Her yapısal krizini yıkım ve savaşla aşmaya çalışan kapitalizm, yirmi yıla yaklaşan son krizinde de benzer bir amacı güdüyor. Derinleşen yapısal krizle ortaya çıkan hegemonya krizi, halihazırda var olan ve birbirinden bağımsızmış gibi görünen dört savaşı tek bir cephede birleştiriyor. İran’da delinen mutabakat, Yemen’de tırmanan abluka, Irak’ta ABD askerlerinin çekilirken yaptığı saldırılar ve Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran’ı vurması ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin topyekûn saldırı politikasında, İran ve müttefiklerinin ise topyekûn direnişte yoğunlaşacaklarına işaret ediyor.
Müzakereden Yeni Cephelere
14 Haziran’da Pakistan aracılığıyla varılan ve Pezeşkiyan ile Trump’ın dijital imzalarını taşıyan İslamabad Mutabakatı, Hürmüz’ün açılmasını ve altmış günlük bir müzakere takvimini öngörüyordu. Fakat mutabakatın mürekkebi kurumadan, 8 Temmuz’da ABD yeniden saldırıya geçti. İran da misilleme olarak komşu ülkelerdeki ABD üslerini hedefe koydu ve savaş devam etti.
Bugünlerde ise Pakistan ve Katar’ın arabuluculuğunda hazırlanan “kalıcı ateşkes” önerisine iki tarafın da olumlu yanıt verdiği duyuruldu, ama İran bu iddiayı reddetti. Sahadaki kazanımlarını öne çıkaran İran, müzakere için acele etmeyip kozlarını saha sürüyor. Müzakere masasındayken soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun saldırılarına defalarca maruz kalan İran, artık saldırılara misliyle karşılık verip Hürmüz’ü kapalı tutarak müzakereleri “ciddiye almayacağını” ilan ediyor. Bu ilana karşılık soykırımcı-işgalci ABD ve İsrail ise bölge ülkelerini yanlarına çekmeye çalışarak savaşa İran’ı “taş devrine geri gönderene” kadar devam edeceklerini ortaya koyuyorlar.
ABD ve İsrail’in bu niyetine karşılık İran da cepheyi Yemen ve Kızıldeniz’de büyütmeye çalışıyor. Yemen’deki gerilimi belirli bir seviyede tutmak isteyen İran, müttefikleri Husiler aracılığıyla savaşı artık Kızıldeniz’e taşıyor.
Husiler temmuz ayının başında Suudi Arabistan’ın hava üslerini vurdu. Bunun ardından ay ortasında bir “deniz seyrüsefer yasağı” ilan ettiler ve izleyen günlerde petrol boru hatlarını, tankerleri ve Aramco’nun Cizan ve Yenbu tesislerini sistematik biçimde hedef tahtasına koydular.
Husilerin saldırılarından daha önemli olan ise Babülmendep Boğazı'nın kapatılması. Boğazın kapatılmasıyla İran ve müttefikleri küresel enerji akışını yeniden şekillendirmekle birlikte Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin soykırımcı Epstein Koalisyonu’na destek vermelerini engellemeyi amaçlıyorlar. Nitekim Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına ek olarak Kızıldeniz güzergâhının da kapatılması, Suudi petrolünün ihracatını sıkıntılı duruma sokmuş durumda. Buna bir de petrol tesislerinin vurulması eklendiğinde petro-dolarla var olan bölge ülkelerinin soykırımcı Epstein Koalisyonu’na destek verme isteğini azaltıyor. Öte yandan boğazlarının kapatılması ve petrol arzındaki daralmaların meta üretim ve dolaşım süreçlerinde zaman kaybına ve maliyetlerin artmasına neden olması, kapitalizmin yapısal krizini daha da derinleştiriyor. Ve bu da ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin askeri güçlerini boğazları açmaya yoğunlaştırmasına neden oluyor.
Bu yoğunlaştırmanın bir boyutu da Irak’ta görülüyor. Irak’ta 30 Eylül’e kadar tamamlanacak ABD askerlerinin çekilmesi süreci, ilk bakışta 2003’te başlayan işgalin kapandığı izlenimini veriyor. Ama Trump’ın aynı açıklamada Irak’ın petrol şirketleriyle “gelişen ilişkilerine” atıf yapması, askeri varlık geri çekilirken ekonomik nüfuzun aynı hızda derinleşeceğinin itirafı oluyor. ABD sahadan askerini çekip İran ve Yemen üzerinde yoğunlaştırırken Irak’ı vekil güçlerine “emanet ediyor” ve böylece ekonomik sömürüsünün faturasını işbirlikçilerine yükleyerek “maliyeti” azaltmayı istiyor.
Kuzeyden Eklenen Halka
Bu tabloya kuzeyden yeni bir parça eklenmesiyle resim tamamlanıyor. 25 Temmuz’da Ukrayna, Hazar Denizi’nde İran bağlantılı bir kargo gemisini, bir Rus savaş gemisini ve bir petrol platformunu İHA’larla vurdu. Zelenski bunu Rusya’ya yönelik “uzun menzilli misilleme” olarak sunarken, İran vurulanın sivil bir ticaret gemisi olduğunu ve bir denizcinin öldüğünü açıklayarak sert tepki gösterdi.
Ukrayna’nın cephe hattından bin kilometre uzaktaki bu saldırısı tesadüf değil. Rusya ile İran arasındaki 2025 tarihli Kapsamlı Stratejik Ortaklık, Hazar’ı iki ülke arasındaki askeri lojistiğin ana damarına dönüştürmüştü. NATO’nun doğrudan desteklediği bir devlet, Rusya-İran ekseninin lojistik damarına saldırarak fiilen İran savaşının bir tarafı haline geliyor. Kiev’in bu hamlesi, bir bütün olarak Batı blokunun İran’ın üzerindeki baskıyı Hazar Denizi’nden de büyütme hesabının bir parçası oluyor. Böylece bütün savaşlar tek cephede birleşiyor.
Lenin, bir asırdan fazla önce ortaya koyduğu emperyalizm çözümlemesinde, tekelci sermayenin ulusal sınırlara sığmaz hale geldiği bir çağda büyük güçler arasındaki çatışma, pazarların ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşılması mücadelesinden başka bir şey olmadığını söylemişti. Bugün Orta Doğu ve Hazar’da yaşanan da bu mücadelenin güncel biçimi. Fakat bu tablo emekçilere ve halklara hiçbir çıkış sunmuyor. Çıkış, büyük güçlerin savaşında değil, İran’da, Yemen’de, Irak’ta ve Ukrayna’da emperyalizme ve onun işbirlikçilerinin neden oldukları savaşlara karşı durabilecek emekçilerin ve halkların örgütlü mücadelesinin inşasında aranmalıdır.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız