escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...


Ali Ekber Ataş

facebook-paylas
SOLON, PLATON, MUSTAFA KEMAL
Tarih: 18-11-2025 15:31:00 Güncelleme: 18-11-2025 15:47:00


 

Salon, yasalarında devleti şu sınıflara ayırıyor:

 

- Büyük çiftlik sahipleri (üst sınıf ve devletin sahibi),

- Atlılar (düzenin bekçileri, yani polis/asker sınıfı)

- Çiftçiler (üretimi gerçekleştiren sınıf. Görevi Büyük çiftlik sahiplerinin tarlalarını ekip biçmek karın topluğuna çalışmak)

- İşçiler (En aşağı sınıf ve yasal hiçbir hakkı olmayan bu sınıfa, bütün devlet kapıları kapatılmıştır)

 

 

Platon,

 

“Kaç çeşit insan yaratılışı varsa, o kadar da devlet biçimi vardır” diyor.

 

 

Yıllarca sömürgesi Cezayir konusunda NATO'ya rest çeken De Gaulle de, ne işçileri ne de çiftçileri severmiş.

 

Sözün özü:

Egemen sınıfın  tutumu neyse, devlet odur. Oysa, devet dediğimiz, varlığına anlamsızca kutsallık yüklediğimiz aygıt, emperyalizmin en örgütlü suç makinesinedir. Çoğunuk bunun bilincinde olup örgütlenseydi bir suç örgütüne dönüşmez, tepemize de binemezdi.

 

Oysa tüm dizgesel yapılarıyla kurulmuş devlet, insanın mutluluğu için vardır. Bu amaç doğrultusunda kurulmuş ve bu amacının dışında hiçbir varlık nedeni yok devletin. Tanrısal bir kutsallık yüklenen bu varlık aslında, onu elinde tutanların rengi, tutumu, yolu, yöntemi ve baskı aracı haline getirilmiştir. Ve çoğunluğun egemene hizmeti için yaratılmıştır.

 

“Devlet denen varlık, biz istesek de istemesek de, bir insan niteliğinde, isteminde, özleminde bir varlık. XIV. Louis, boşuna dememiş ‘DEVLET BENİM’” diye yazar Vedat Günyol ‘Devlet İnsan mı?’ adlı kitabında.

 

Bugün yaşadıklarımız ortada. Nedeni de belli. Geldiğimiz bu noktadan baktığımızda, hepimizin şikayet ettiği bu “Çarkı bozuk düzeni”, Batı’dan 1600 yıl gecikmeli olarak yaşıyoruz hepimiz. Hayatın her alanında, somut olgularıyla, karşı devrimin bir aracına dönüştü. Çok yaygın bir söz vardır bizim kuşağın da dilinden düşürmediği:

 

Devrim kanla yazılır…

 

İtalya'da Rönesans, Almanya'da Reform, Fransa'da 1789 Fransız İhtilali, İngiltere’de Sanayi Devrimi, Osmanlı İmparatorluğu'nda Kazanılan Çanakkale Deniz Savaşları zaferi, Sovyetler’de Sosyalist Devrim ve Anadolu’da Kurtuluş Savaşı 15. Yüzyıldan 20 yüzyıla 400/500 yıllık tarihsel bir dönemi kapsar. Bu gelişmelerin sonucudur Batı Aydınlanması.

 

Bu aydınlanmanın önüne geçen büyük sıçramayla, insanlığa “bir başka hayat, bir başka dünya mümkündür” diyen, 17 Ekim Sosyalist Devrimi, ardından aynı yüzyıla, hatta aynı yıllarda gerçekleştiren Türk Kurtuluş Savaşı geldi.

 

Bütün bu tarihsel gelişmeler diyalketiğin zorunlu yansımaları olmuştur ve birbirlerinin hem alt yapısını oluşturan hem de kendinden sonrakini önceleyen devrimci atılımlarıdır insanlığın.

 

Nasıl ki; Rönesans Reformu, Reform Fransız İhtilalini, Fransız İhtilali Sanayi devrimini doğurduysa, Çanakkale Zaferi de Lenin’in 17 Ekim Devriminin tarihsel ön koşulu olan bir sıçramanın altyapısını oluşturmuştur. Aynı diyalektik zorunluk ve tarihsel sürecin bir sonucu da Lenin’in 17 Ekim Devrimi, Mustafa Kemal’in Türk Kurtuluş Savaşını başarmasının önünü açmış hatta sebebi olmuştur.

 

Biz, 400 yıllık Batı aydınlanmasını, Lenin’in Sovyetler’inden hem para, hem silah ve uluslararası siyasal dengelerdeki desteğiyle bu 400 yılı 19 yılda geçerek bu topraklarda Asya'nın Rönesansı'nı gerçekleştirmişiz. Ne yazık ki; ne Atatürk'ün yanındaki “kurtuluşçu ve kurucu” kadrolar, ne o dönemin aydınları, bir türlü bu gerçeği göremediler. Dahası var:

 

Cumhuriyet sonrası aydınları, burjuva sınıfı olmadan,

 

“19 Mayıs 1919'da Anadolu ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde ABD mandası teklif edilmesine karar verdi. ABD'nin bu öneriyi değerlendirme süreci sebebiyle barış müzakereleri Şubat 1920'ye kadar ertelendi. Bu dönemde Mustafa Kemal kongreler düzenleyerek halkı savaşa manen hazırlamakla ve askerî direnişi örgütlemekle uğraştı. Mustafa Kemal önce halktan oluşturulan silahlı müfrezelerle işgali yavaşlatmayı ve böylelikle kazanılan zamanla düzenli ordunun kurulmasını planlamıştı. Kuvâ-yi Milliye ile yapılan gerilla savaşı tekniği güneyde Fransızlara karşı başarılı olmuştu. Doğu Cephesi'nde ise Kâzım Karabekir komutasıı altındaki XV. Kolordu Ermeni birliklerine karşı başarı gösteriyordu. Böylelikle Kâzım Karabekir komutasındaki ordu Sarıkamış, Kars ve Gümrü'yü ele geçirdi ve 3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalandı. Batı Cephesi'nde ise Kuvâ-yi Milliye birlikleri Yunanları yenebilecek kabiliyette olmasa da onları oyalamaktaydı.” (Wikipedia)

 

Ne Kurtuluş Savaşı öncesi Osmanlı’da ne de Kurtuluş Savaşı'nın verilip başarıldığı yıllara değin doğru dürüst bir sanayi var. Sanayisi olmayan bir ümmet yığınına, 15 yılda; tarımda, ziraatta, tekstilde sanayileşen, eğitimde modernleşme okullarıyla çağdaş bir toplum yaratmak büyük dehaların işidir ancak. O deha da hiçbir sanayi kuruluşu ve işçi sınıfı olmayan bir toplumu 15 yılda Batı uygarlığı düzeyine taşıyan bir devrimciyi, ne yazık ki, ne geçmişin ne de günümüz aydını anladı. Hiçbirimizin, bugün yaşananlar konusunda şikâyet etme hakkı olmadığı gibi hadi de değildir Mustafa Kemal Atatürk’ü eleştirmek. Ülkemiz sözde aydını bunu görmüyorsa, Türk halkının bu gelişmeyi anlamasını beklemek, en iyimser tahminle, aptallık derecesinde bir saflıktır.

 

 

Mustafa Kemal’in gerçekleştirdiği devrimler ne yazık ki temele inmemiştir. Daha doğrusu bu kadrodan yoksun kalmıştır. 16 Mayıs 1919’da Kurtuluş Savaşı ile başlayıp 10 Kasım 1938 tarihinde Atatürk’ün ölümüyle devrim, gerileme dönemine girmiştir.

 

Atatürk’ün ölümünden sonraki süreçte 1940-1947 arasında kurulup 7 yılda 17 bin öğretmeni yetiştirip köylere gönderen Köy Enstitüleri’nin, devrim Cumhuriyetinin aydınlanmasını köylere taşıması tehlikeli bulunup kapatıldı. Olan da oldu…

 

1938’den sonraki süreç de, malum gelişmeyle bugünü hazırladı. Bu gerileme sürecinde Kemalist devrimin kuramcıları teker teker yok edildi. Tam bağımsızlıktan yana olan bütün aydınlanmacı güçler teker teker bertaraf edildi.

 

Gelinen süreç işte bugün yaşadıklarımız.

 

Emeğe düşman iktidar, aşağı gördüğü köylü ve işçi sınıfından nefret ediyor… Atatürk’ten nefret ediyor… Alevilerden nefret ediyor… Süryanilerden, Ermenilerden, Ezidilerden, Kürtlerden laiklerden, devrimcilerden, solculardan… Kısası, Aydınlanma düşmanı bu iktidar, kendisine karşı olan herkesten nefret ediyor.

 

Peki biz bunları biliyoruz da, halkın bunlardan haberi var mı?

 

Ya da biz bu gerçekleri neden halka anlatamıyoruz?

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız



Bu yazı 2133 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

ABD-İsrail-İran savaşında en beğendiğiniz savaş muhabiri kimdir?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI