Aziz Nesin’in o meşhur, zekâ küpü taşlaması... Hani şu “Bizde her dört kişiden beşi şairdir” dediği, her okuyanın yüzünde önce muzip bir tebessüm, sonra derin bir düşünce bırakan o meşhur sözün aslı astarı tam da bizim memleketin hâl-i pürmelalini özetler. Her türden yabancılaşmanın yaşanacağı her dönem için söylenmiş adeta…
Günlerden bir gün Aziz Nesin’in yolu komşumuz İran’a düşer. Orada, edebiyat sohbetlerinin koyulaştığı bir mecliste, İranlı aydınlar kendi köklü şiir gelenekleriyle gururlanarak biraz da caka satarak şöyle derler Nesin’e hitaben: “İran’da her dört kişiden üçü şairdir!” Tabii karşılarındaki adam Aziz Nesin; bu lafın altında kalır mı? Bizim topraklardaki bitip tükenmek bilmeyen o yazma hevesini, o ölçüsüz, süzgeçsiz şiir iştahını tek bir hamlede, o muazzam mizahi dehasıyla tersyüz ediverir:
“O da bir şey mi? Türkiye’de her dört kişiden beşi şair.”

İşte bu "dört kişiden beşi" lafındaki o muazzam matematiksel olanaksızlık, aslında ülkenin en büyük edebiyat yaralarından birine atılan en tatlı neşterdir. Nesin, alt alta üç beş kafiyeli dize dizen, iki içli kelimeyi yan yana getiren herkesin kendini hemen "şair" ilan ediverdiği o sığ, göz boyamacı ve estetik süzgeçten yoksun "şair enflasyonunu" hedefe koyar. Pazarın kuralı böyle işler işte; vitrinde kükreyen içi boş hevesler, aşağıda "ver kelimeyi, al alkışı" terazisinde tart tartabilirsen. Herkesin müstakbel bir deha edasıyla ortalıkta salındığı “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”in sözcülüğüne dönmüş edebi “panayırda”, nehirlerin kıyısında sessizce bentler kuran kunduzlar bile o kıravatlı, ceketli, şehirli kibrin “aydınlanmasından” çok önce bilirdi suyun ve emeğin değerini. Suyu bulandırmadan ona hayat verenlerin karşısına, para verip ya kırkından sonra şair olmaya kalkanlarla ya da Türk şiirinin geçmiş birikimine sırt çevirip iki kitapla şairim diye ortalıkta şair enflasyonu yaratanların dikilmesini nasıl açıklamalı, bilemiyorum. Şu da var: Şairlik kimsenin tekelinde değil. Bunu diyenler çok oldu, hiç eksilmeden artarak da sürüyor.
Her dört kişiden beşinin şair diye; İnstagram’ından Facebook’una, TikTok’undan Threads’ine, X’pnden bimem nesine, ne kadar iletişim kanalı varsa sayfa sayfa anlatıldığı, kelamın ses kalabalığına kurban gittiği tuhaf bir dönemdeyiz. İki satır karalayanın şamatası ortalığı kaplamış; tekerlek tıkırtısını uygarlık sanan seraplar, o bildik şehir kibrinin gölgesinde yankılanıp duruyorlar. İşte bu edebi curcunanın son marifeti de “Çağdaş Kadın Şairler Seçkisi” oldu. Sakallı Celal’in “Bu kadar cehalet tahsille mümkündür ancak” diyerek fırlattığı o berrak ok, bugün sırça köşklerinden ahkam kesen bu seçkincilerin tam kalbine iner mi, bilmiyorum. Ama suyu bulandırmaya yeter sanırım. Çünkü cehaletin iki çeşidi vardır bu dünyada:
Biri toprağa yakın olan, bilmediğini sezen, duracağı yeri bilen o yalın esriklik; diğeri ise fildişi kulelerde kurumsallaşan, unvanlarla cilalanıp kendi yanılgısını mukaddes bir hakikat sanan o sistemli, tahsilli körlük. İşte bu şehir kibrinin sahipleri, kendi tahsilli cehaletlerini birer estetik ölçü gibi parlatıp genç beyinlerin önüne koyuyorlar.

Avazı ve soluğu bir araya getirme iddiasındaki bu süslü sayfaların kapağını araladığında, bu toprakların asıl şiir hafızasının rüzgâra terk edildiğini görüyorsun. Türk şiirinin o sarsılmaz "şiiranası" Gülten Akın o sayfalarda yok! Sokağın, işçinin, kadının ve o dilsiz acıların has kuşaktaşı Sennur Sezer yok! Onların vurduğu mayadan beslenen, dili ilmek ilmek işleyen o derin kuşağın sesi; Ayten Mutlu, Gülsüm Cengiz, Arife Kalender yok! Yüreklerindeki harlarla sözü bir namus borcu bilip Çağdaş Türk şiirine yön veren yaşayan kadın şairlerimiz arasında Aydan Yalçın, Birhan Keskin, Lale Müldür, Bejan Matur, Gülseli İnal, Çiğdem Sezer, Gonca Özmen ve Hayriye Ünal gibi güçlü ve özgün seslerin adını araki bulasın! Bu şairler, bireysel ve toplumsal temaları, mitolojik derinlikleri ve yenilikçi imge dillerini günümüz edebiyatına başarıyla taşıyan şairler. Ömrünü kendi şiirine katık edip bu dünyadan erken göçen, kalbiyle o uzun itiraza durmuş güzelim Didem Madak, odalarda unutulmuş Nilgün Marmara, sesini toprağa rehin bırakmış Melisa Gürpınar gibi adlar bu seçkide yok.

Peki kim var orada?
Şiiri hayatıyla ödeyen o devasa yalnızlıkların, o görkemli hafızanın kovulduğu yerde; elbet o “her dört kişiden beşi şair” enflasyonunun pazarlandığı, kendi dil geçmişinden, şiir geleneğinden kopuk günübirlik alkışın heveslileri. İşin, şiir ve şair adına büyük şanssızlığı ise, “kurunun yanında yanan genç yaşların” olması ve adı Türk şiirinde, Türk edebiyatında, sözlüklerde yer almış olanların ise, yukarda saydığım adlarının olmayışına ses çıkarmamaları. Bunun farkında olup olmadıklarını da, bildiklerini sanmıyorum. Ben olsaydım bu arkadaşların yerinde şunu derdim, bu seçkiyi hazırlayan o büyük (!) seç(kin)ci şarlere:
“Gülten Akın’ın adının olmadığı bir seçki de benim adım niye olsun?”
Bu soruyu yirmilik bir mıh gibi çakardım kafasına ve şiirimi geri çekerdim.. Görünen o ki buna cesaret eden olmamış… Suyun ve emeğin hakikatinden geçmeyen, şiiri sadece kartvizitine süs sananların kırpılmış, kuşa çevrilmiş bu listeleri, tarihin saklısına düştükleri acemiliklerinin ve de hadsizliklerinin birer ayıplı belgesidir. Tahsilli cehaletin o yıkıcı tasfiyeciliği, aklın sessiz bir infazından başka bir şey üretmiyor.
İşte tam da bu hafızasız ve Sakallı Celal’in sözünden esinle “tahsille edinilmiş bir cehaletin” karşısına ancak, madalyonun diğer yüzünü; diyalektik bütünlüğün o sarsılmaz göstergesini bir ders gibi koymak şart oldu. Şiiri fildişi kulelerin konforunda ya da ucuz takdir kuyruklarında değil; ömrünü sürgünlerde, hücrelerde, açlığın ve baskının en koyusunda yoğuran o Kırk Kuşağı Toplumsalcı Türk şiirinin o eğilmez ruhu vermiştir bu dersi. Hani o alınlarında ışığı ilk hissedip, ömürlerini tel örgülerin ardında zayi eden; Attilâ İlhan’ın deyimiyle o cefakar “Fedailer Mangası”nın, o Mehmet Kemal’İnd emesiyle “Acılı Kuşak”ın ortak emeğidir bu. Onların ve onların rengiyle yüreğini dille yoğuranların şiiri, öyle fildişi kulelerinde üretilmemiştir; alanlarda, kavganın saflarında, coğrafyanın patikalarında, kelimenin gerçek anlamıyla çileyle, kanla ve etle dokunmuştur.
Bir tarafta hiçbir sanatsal sancı çekmeden “şairlik” unvanını kapışan o hesapsız kalabalık, diğer tarafta ise şiiri hayatıyla ödeyen o devasa yalnızlık... Aziz Nesin’in o ince zekâsıyla alaya aldığı bu ağlatılı alaysama (trajikomik) bolluğu, kendi dönemlerinde en ağır bedelleri sessizce ödeyen o hakiki çilenin tavizsiz ve mağrur duvarına çarptığı andadır ki; Türk edebiyatının o can yakıcı diyalektik hakikati bütün çıplaklığıyla ortaya çıksın.
Son söz olarak: Şiir dediğimiz şey; ömrünü o dil namusuna adayıp, baskıların soluksuz bıraktığı en zorlu anlarında bile “gönül tellerinin hal ezgisine, rızasız lokmaya ter çığlığına” ses olabilme cüreti ve adanmışlığıdır. Bu adsız ama sarsılmaz bilincin, o çileli ve tavizsiz şiir emeğinin karşısında; bugünün sahte seçkileri de, o seçkileri var edenleri de Yunus’un Molla Kasımı’na bırakmamalı…
mı dersiniz?
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız