izmit escort | izmit escort | escort izmit | escort izmit | kocaeli escort
Bugun...


Sibel Çağlar

facebook-paylas
Gyges’in Yüzüğü
Tarih: 09-03-2021 09:46:00 Güncelleme: 09-03-2021 09:46:00


Gyges, Lidya kralının hizmetinde bir çobandır. Günün birinde deprem yüzünden yer çatlar ve hayvanların otladığı yerde derin bir yarık açılır. Bu yarığın içine inen çoban, tunçtan bir at bulur. Eğilip atın içine baktığında orada insan boyundan büyük, parmağında altın bir yüzük olan cesedi görür. 

 

 

Yüzüğü alıp yukarı çıkar. 

 

 

Yüzüğün taşını farkına varmadan avucunun içine çevirir. Bunu yapar yapmaz da görünmez olur. 

 

 

Bunun üzerine görünmez olarak saraya girer, sarayda kraliçeyi baştan çıkartır, onun yardımıyla kralı öldürüp yerine geçer. Platon, Devlet'inde anlatır.

 

 

Platon ve Glaukon, Gyges’in yüzüğü gibi kişiyi görünmez yapan iki yüzüğümüz olsa, birini doğru adamın, birini de eğri adamın parmaklarına takarak şehre salıversek, ne olurdu, diye sorarlar.

 

 

Bunlar her istediklerini korkmadan alacaklar, öldürecek, kimi isterse hapisten kurtaracak, tıpkı bir Tanrı gibi dilediklerini yapacaklardır.

 

 

Akıl, amaç ve tutkuları bir arada uyumla tutana insan diyoruz…

 

 

Bu dengeyi tutturamayan insan, Jung'un arketip Ouroboros'una döner. Kuyruğunu yiyerek yeniden ve yeniden kendini yaratmak isteyen yaratık kendi kendisine bitirir.

 

 

Düşündüğünü söylemek dobralık, dürüstlük ve asalettir.

 

 

Söylerken tüm karşıtlara ve muhaliflere, senden güçlülere meydan okuyarak olursa cesarettir, mertliktir.

 

 

Ağzına geleni eni konu düşünmeden söylemek dobralık değil, terbiyesizlik, ahlaksızlık, en hafif hali ile düşüncesizliktir.

 

 

Aklına ve ağzına gelen yalanları, iftiraları, hakaretleri söylemek manipule etmek ise ancak alçaklık ve hainliklik ile eşdeğerdir.

 

 

Maalesef ki, medya sektörü de bu tip tek hücreli solucanlarla doldu.

 

 

Gazeteci, yazar, akademisyen, araştırmacı, anketçi, din adamı olduğunu iddia eden Danuvius guggenmosi ailesi devamlı alan genişletmesi yapıyorlar.

 

 

Çünkü "etik değerleri" öldürmekten beslenen bir dönemde yaşıyoruz. İnsanlık insanlıktan kaçtıkça güce ulaşacak zannediyor.

 

 

Zira bu solucanlar teşvik görüyorlar, işledikleri ayıplar örtülüp, suçlar görmezden geliniyor. Tanrı'yı akıldan üstün tutan beyincikler ve yardımcıları da "etik" olmayan değerleri kutsamaktalar.

 

 

Bölünmüş, tersine evrilmiş toplumun bir kısmı, kendi içine çökmüş bir beyaz cüce gibi olan devlet yapısından faydalanıyor.

 

 

O cüceye görünmezlik veren yüzüktür.

 

 

O yüzük, yüzsüzlük bahşeden bölünmüşlüktür.

 

 

O bölünmüşlük, umutları parçalayan, insanların sırtından inmeyen kambur olmuş devleti kemiren tahta kurtları demektir.

 

 

Köpeksiz köyde değneksiz gezenler, korunan troller, ahlaksız ahmaklar, deveden bile eğriler.

 

 

Bunların cesareti cüceden gelir.

 

 

Cüce sonunda küçülür, küçülür ve delinir.

 

 

Önce biri, sonra birileri, sonra herkes duvarın üzerinden atlar, cücenin albenli renkli balonları bir bir patlar. 

 

 

Efendim…

 

 

Gyges hikâyesinin sonu mu?

 

 

Her yalancı çoban masalında olduğu gibidir, layığını bulduğu bilinir!..

 

 

Konu meta-etik, devlet konulu tartışmalara geldiği zaman, çok ilginçtir dinsel inançlı arkadaşlar pozisyonlarının baya güçlü olduğunu düşünüyorlar, ateistlere kıyasla.

 

 

Bunun nedeni tanrı tartışılamaz ''ooo çünkü tanrı'' yanıtının aşırı sihirli olmasında yatıyor bana kalırsa. Sorgulanmaktan korktukları için sorgulama yapmak istemeyen kişilikler.

 

 

Bir çok dost-arkadaşlar ve ekseri tartışmalarda ''verse almaz mısın'' ile ''çünkü tanrı o'' kafa kafaya denk tank bang bung hahara kikiri, lololooo...

 

 

Bu kabahati işleyenlerin epistemik bir külfetten kaçınmayı bu denli özümsemeleri biraz rahatsız edici olmuştur hep beni, ötesi ise entelektüel erdemliliğe aykırı. 

 

 

Öncelikle, Tanrı temelinde meta-etik teoriler geliştirecekseniz, yani saksı özgür düşünecek de, iddianızın Tanrının hangi spesifik sıfatından çıktığını göstermeniz gerekiyor diye düşünüyorum ben ;) 

 

 

Neyse bunları baştan söylüyorum ki üst baş sonlara doğru dağılmasın. 

 

 

Devam ediyorum…

 

 

Burada meta-etik tartışmalar ile ilgili iyinin ve kötünün ne olduğu meselesinden ziyade yalnız bağlayıcılık (binding) probleminden bahsedeceğim, akıllar karışmasın.

 

 

Ahlak felsefesinde bağlayıcılık şu bu arada.

 

 

Diyelim ki elimizde kanlı canlı bir X kişisi ateisti var. Bu arkadaş münferit meta-etik teorilerle iyinin, kötünün ne olduğunu açıklamaya çalışıyor ve ''haksız yere insan öldürmek ahlaken kötüdür'' gibi bir önermeye varıyor. O esnada random bir taslamancı, ateist gözyaşlarıyla dolu ince belli çay bardağından Anadolu irfanıyla püüührt diye yudum alıp şöyle diyor ''peki, dediğin gibi haksız yere adam öldürmek ahlaken kötü olsun. Fakat bir ateist buna neden uysun ki? Evvela, ahlak hakkında dediklerin doğru olsa bile Tanrısız bir ahlak anlayışında ahlaki eylemlerin bağlayıcı buyuruculuğunu işletemezsin, çalışmaz, olmaz o iş''

 

 

Yani özetliyorum…

 

 

Ahlak önermelerinin bağlayıcılığı yalnızca tanrı varsa mümkündür, aksi durumlarda, ateistler hasbelkader doğru ahlak önermelerine varmış olsalar dahi bunların bağlayıcı olduğunu söyleyemezler. Adettendir kavramın işimize yarayacak kadar tanımını da verelim, bağlayıcılık=karşı konulamaz bir yükümlülük hissetmek yahut da ahlak önermesinin ima ettiği şeyi yapmaya zorunlu olmak.

 

 

Şimdi, bu türden cevaplar veren dindar arkadaşların gözden kaçırdığı bir nokta var. 

 

 

Bağlayıcılık problemini tanrıyla da çözemiyoruz.

 

 

Hatta tanrı cevabı hiç ama hiç iyi bir cevap değil. 

 

 

Neden? Ona gelelim.

 

 

Başta belirttiğim gibi meta-etik teorilere girme niyetim yok.

 

 

Ama Müslüman kardeşlerimin gönlü olacaksa teistik bir meta-etik teorisini doğru varsayabiliriz, fark etmiyor şu durumda.

 

 

Şimdi, tekrardan ''haksız yere insan öldürmek ahlaken yanlıştır'' önermesini, yani kısaca iyiyi kötüyü tanrıyla temellendirdiğimizi varsaydık. Şimdi, bu teistik çerçevede, bağlayıcılık probleminin çözümüne yaklaştık mı?

 

 

Gelin size bir şeyden bahsedeyim, Tanrının epistemik olarak bağlayıcı olmasının nedeni nedir?

 

 

Yani "Hak Teala'yı" epistemik merci yapan şey ne mesela?

 

 

Yani ''Tanrı p diyor ise p bilgidir'' önermesini niye kabul ediyoruz? 

 

 

Evet bildin Allah belanı versin, çünkü tanrının sıfatlarında alim-i mutlaklık var.

 

 

Tanım gereği alimi mutlak olan varlığın 'P'dir'' lafzı, p'nin bilgi olması için epistemik güvenceyi veriyor.

 

 

Zira aksi durumda, tanrının sıfatında noksanlık olurdu.

 

 

Diyebilirsin ki ''eee tamam işte, Tanrı ahlaken mükemmellik sıfatına da sahipse şayet, ahlaki bağlayıcılık da oradan gelir, olur biter''

 

 

O kadar kolay değil işte.

 

 

Ahlaki mükemmellik sıfatına haiz Tanrının varlığıyla temellendirilmiş bir P ahlak önermesi için bu P önermesinin Y şahsı üzerindeki bağlayıcılığı ne mesela? 

 

 

''P, Y şahsı üzerinde bağlayıcıdır çünkü tanrının şu sıfatı ''hangi sıfatı? Tanrının tam olarak hangi sıfatından ''Ahlak Tanrıyla temellendirilirse ahlaki önermeler bağlayıcı olur'' önermesi çıkıyor?

 

 

Şefkatli oluşundan mı?

 

 

Ebedi oluşundan mı?

 

 

Kadiri mutlaklığından mı?

 

 

Hangi sıfatından?

 

 

Tanrının ahlaken mükemmel olması durumu onun tüm doğru ahlak önermelerini bilmesi ve mutlak iyi olması gibi sonuçları verebilir. 

 

 

Mesela, Tanrı ''haksız yere insan öldürmek ahlaken kötüdür'' önermesine sahip olabilir. Hatta bu önerme tanrının varlığıyla temellendirilmiş olabilir. Fakat bir kişinin ''haksız yere insan öldürmeme''ye yönelik bağlayıcılığına tanrının ahlaki mükemmelliğinden varılmaz.

 

 

Yani ''ahlaki önermeler bağlayıcıdır'' önermesine teist paradigmadan da varılamıyor.

 

 

Biraz daha basitleştirelim meseleyi.

 

 

Diyelim ki Tanrı bana ''ey kulum, bir metre sağa ilerle veya olduğun yerde takla at'' diye emir veriyor. Benim bu emre uymamı sağlayacak bağlayıcılık hangi sıfattan çıkıyor?

 

 

Bu noktada, iki adet cevapla karşılaştım içinde bulunduğum tartışmalarda;

 

1) Cehennem / ahiret yaptırımı tehdidi

2) Yaratan-yaratılan ilişkisine vurgu yapmak (esasen bu sonuncusu ''çünkü tanrı o'' gevezeliğinin cilalanmış hali)

 

 

İki cevap da başarısız. 

 

 

İlki ile başlayalım, cehennem gibi müeyyideye dayalı cevaplar Teistler için iyi cevaplar değil. Aklınıza ilk o geliyor muhtemelen.

 

 

Niye değil? İki nedenle değil.

 

 

1. Bir ateist de size aynı cevabı verebilir. Yani cehennem veya öte dünyada hesap sorma gibi şeyler stratejik olarak iyi olsalar bile (ki değiller, neden olmadıklarını açıklayacağım) benzeri bir cevabı karşı taraf da verebilir. Belki ateistin elinde Tanrı gibi mutlak kudretli bir varlığın yaptırım gücü olmayacaktır ama mesele nicel değil ki şu aşamada. Aradaki seviye farkı ''ateistler bağlayıcılığı yaptırım ile temin edemez'' çıkarımını desteklemiyor yani. Atıyorum, hukuki müeyyide cevabını verebilir X ateisti en basitinden. Non-teist yollarla varılmış bir meta etik anlayışının (mesela ahlaki sezgicilik) hakim olduğu bir hukuk sistemi altında pek ala bağlayıcılığı sağlayabilirler. 

 

 

Fakat işin asıl önemli kısmı şu: 

 

 

2. Bana bu ''müeyyide'' cevabının konuyla alakası varmış gibi bile gelmiyor. Yani bu yanlış bir cevap bile değil, kötü cevap. Çünkü bağlayıcılık ''tehdit'' ile olan bir şey değilmiş gibi ahlak söz konusu olduğunda. ''Haksız yere insan öldürmemeliyim'' önermesini uygulamaya sokmaya yönelik hissettiğimiz yükümlülük duygusu cezai yaptırım tehdidinden gelmiyor sanki.

 

 

Ya da kimileri için gelse bile herkeste böyle olmak zorunda değil.

 

 

Yaptırım korkusuyla iş tutanların basitçe ahlaksız olduğunu söyleyebiliriz mesela, bu hiç radikal olmazdı.

 

 

Bana öyle geliyor ki ahlak önermeleri tanım gereği bağlayıcı.

 

 

Yani meta-etik anlayışınız fark etmeksizin onların doğalarında bağlayıcı olma durumu var.

 

 

Mesela, Tanrının ''çocuklara tecavüz etmek ahlaksızdır'' dediğini düşünün. Bir teist, hem öte dünyayı (cehennemi) hem tanrıyı hem de tanrının yukarıdaki tecavüz ile ilgili ahlak önermesini kabul edip yine de tecavüz edebilir.

 

 

Yani ateistlere karşı sıkça söylenen ''Tanrı yoksa ve ateist ahlak önermelerine varmış olsa bile bunlara basitçe uymayabilir,  keyfine takılabilir'' endişesi inançlılar için de geçerli.

 

 

Varsayalım ki birisiyle ''bana 1000 $ ver, gelecek ay sana geri ödeyeceğim'' diye bir anlaşma yapıyorsunuz. Burada karşı tarafın antlaşmaya uymaya yönelik bir sorumluluğu var. Ödemezseniz ahlaksızca bir iş yapmış oluyorsunuz. Şimdi, diyelim ki ortada anlaşmaya uymayan tarafı cezalandırabilecek hiçbir güç (tanrı, kamu erki vs) yok.

 

 

Bu durumda ''borcumu ödemek benim için bağlayıcı değildir'' diyor musunuz? Veya roller değişse ve karşı taraf size bunu söylese ve kesinlikle o kişiye karşı kullanılabilecek hiçbir güç ve müeyyide olmasa tıpış tıpış ''haklısın, üzerinde böyle bir bağlayıcılık yok'' mu diyeceksiniz?

 

 

Yoksa, bağlayıcılığın bu antlaşmanın yani ahlaki ilişkinin doğasında olduğunu, dışsal bir gücün bağlayıcılığın tayini için gerekli olmadığını mı söyleyeceksiniz? Gayet makul bir pozisyon yani.

 

 

Yaratan-yaratılan ilişkisi daha ilginç bir mesele, mesela.

 

 

Bunun ''çünkü tanrı o'' cevabıyla benzerliği şurada aslında.

 

 

Tanrı ve insan arasındaki yaratan yaratılan ilişkisine atıf yapan tipler ''yaratılan neden yaratanın emirlerine uymak hususunda bir yükümlülük hissetmelidir?'' sorusunu cevaplamıyorlar.

 

 

Basitçe, ''o seni yarattı ise yapacaksın'' diyorlar.

 

 

Bu iyi bir cevap değil, ikna edici de değil çünkü.

 

 

Tanrının ''ey kulum, ördek yürüyüşü yap'' emrine neden uymam gerektiğine yönelik iyi bir cevap yok.

 

 

En sık duyduğunuz şey şu olacak ''çünkü o seni yarattı, ona varlığını borçlusun''

 

 

Değilsin aslında, çünkü yaratılırken sana sorulması imkansızdı teolojide.

 

 

Ötesinde, beni yaratmış olmasından da bir bağlayıcılığa varılamıyor mesela. Diyelim ki bir robot yaptınız ve ahlaki bir özne bu robot.

 

 

Özgür iradesi bilinci falan var. 

 

 

Sizin bu robotu ''yapmış'' olduğunuz gerçeğinden robotun eylemleri üzerinde sözlerinizin bağlayıcılığı olduğuna nasıl varıyorsunuz?

 

 

Onu yapmış olmanız tam olarak nasıl bu bağlayıcılığı veriyor? 

 

 

Bu kavramsal zıplamayı nasıl yapıyorsunuz mesela? 

 

 

Tamamen hisleri duyguları, özgür iradesi ve bilinci olan bir varlık için o varlığı var etmiş olmanızdan, o varlığın nedensel açıklaması olmanız durumunda sözlerinizin o varlık üzerinde bağlayıcılığı olacağına nasıl varıyoruz?

 

 

Bu örnek verildiğinde ilk cevap şu oluyor ''senin robotu yapman ile tanrının seni yaratması aynı şeyler değil''

 

 

Niye?

 

 

Tanrının beni yaratması ile benim robotu yapmam arasındaki hangi fark yahut tanrının hangi niteliği bunu veriyor?

 

 

Benim kısmi nedensel, tanrının ise mutlak nedensel olması mı? 

 

 

Ne alakası var peki bunun konuyla?

 

 

Tanrının her şeyin mutlak nedeni olması sözlerinin bağlayıcılığını nasıl veriyor? 

 

 

Kısaca, eğer bağlayıcılık konseptini ahlak önermelerinin içine sokmazsanız, yani ''tanım gereği bir ahlak önermesi bağlayıcıdır'' demeyip, ahlak önermeleri ve onların bağlayıcılıkları gibi ikili bir ayrıma giderseniz, teistik veya non-teistik bir biçimde bağlayıcılığı konuya nasıl yedireceğiniz cidden şaibeli.

 

 

Bu hususta inançlıların pozisyonu aşırı kötü.

 

 

Ha yok eğer bağlayıcılık ahlak önermelerinde tanımsal olarak içerilir gibi bir şeyi kabul edeceksiniz, o halde şu veya bu şekilde bir şekilde ahlak önermelerine varmış non-teistler için ''tanrı yoksa bağlayıcılık yok'' diyemezsiniz artık…

 

 

Teoloji tanrı var olduğu için mi, insan var olduğu için mi vardır, sorununun kabul biçimidir meta-etik bakış açısı.

 

 

Şayet özgür iradeyi kullan (a)mıyorum diyorsanız "etik" diye bir sorununuz yoktur. Sizin için tanrı sizin adınıza gerekli herşeyi var etmiş olması gerekir.

 

 

Tanrıya rağmen "etik" var ise bu tanrının zaafı olması gerekmez mi?

 

 

Tarikat yurtları için insanlar yaratmak ve çocukların orada tecavüz edilmesi tanrının ne işine yarayacak merak ediyorum gerçekten.

 

 

Kilisenin insanlar üzerinde otoriter olmasından Kadir'i Mutlak tanrının gücü paylaşmış olması gerçekten düşündürücü değil mi?

 

Mesela kilise ve baş papaz olmasa müslüman için "hilafet" nasıl kurumsallaşmış olacaktır?

 

 

Tanrı insanları yaratırken diğer canlılar için neden "etik" değerleri yaratmamıştır, düşündürücü değil mi?

 

 

Tanrı şayet yaratı için boşluk bırakmamış ise, insanın evren içinde keşifler için özgür iradeyi kullanması "etik" midir?

 

 

Cennet-cehennem sadece insan için ise diğer canlı cansız varlıklar dekor mudur?

 

 

Milyonlarca soru sorabilirsiniz…

 

 

Etik değerleri olmayan, yahut biraz eksik insanlar, bilinçleri ve özgür iradeyi tanrıya rağmen kullanamazsınız…

 

 

Bağlayıcılık madde bilinç ilişkisi, etik sorgulama bilimidir.

 

 

Nedensellik bağı bakımından hayata yenik düşenler dinsel avuntu ile üzüntü yaşarken, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Hayatın diyalektik kuralları işliyor.

 

 

Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, manevi olanın dışlandığı toplumsal koşulların maneviyatını oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor, durum tespiti yapıyor Karl Marx.

 

 

Şimdi, halkın ne zaman ahlaki araçlarla kontrol altında tutulması gerekse, kitleleri etkilemede ilk ve en önemli ahlaki araç olarak din kullanılmıştır ve kullanılmaya devam etmektedir. Okul Yönetim Kurumları’nda papazların çoğunlukta olması bu yüzdendir, tespiti yapıyor Engels.

 

 

Tanrıya inançlarını koruyan işçileri sosyal demokrat partiye yalnızca kabul etmekle kalmamalı, onları özellikle kaydetmeye koyulmalıyız; onların dinsel inançlarının birazcık bile incitilmesine kesinlikle karşıyız, diyerek Lenin esaslı bir alan açıyor. 

 

 

Sosyalistler, materyalistler, din ve etik konusunda açık bir mücadele yerine, onlarla birlikte davranmanın yollarını aramışlardır.

 

 

Meta-etik bağlaşığı insanın yerleşik hayata geçiş ile birlikte tanrıyı yerden göğe çıkartarak bir başka boyuta evrilmiştir.

 

 

"Dinsel önyargılarla savaşırken son derece dikkatli olmalıyız, bazıları dinsel duyguları inciterek bu savaşımda çok büyük zarara yol açıyorlar. 

 

 

Propagandayı ve eğitimi kullanmalıyız.

 

 

Savaşımı aşırı sertleştirmekle yalnızca halkın öfkesini uyandırabiliriz, böyle savaşım yöntemleri, halkın dinsel tarikatlarla bölünmüşlüğünün sürmesine hizmet eder.

 

 

Oysa bizim gücümüz birliktedir. 

 

 

En derin dinsel önyargı kaynağı yoksulluk ve bilgisizliktir, savaşmamız gereken kötülük de budur" Lenin'in bu sözleri durumu yeterince durumu özetleyicidir.

 

 

Yedi bin yıllık yerleşik tarihimiz gösteriyor ki, din oldukça etkili bir silahtır ve büyük Fransız devriminde Bonapartistlerin uyguladığı gibi bir açık savaş açmak durumundayız ki, tarihin itici gücü bir aşama daha ileri adım atabilisin.



Bu yazı 1163 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Sizce Türkiye'deki en büyük sorun hangisidir?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI