Bir süpermarkette yaşanan olay günlerdir tartışılıyor.
Ağlayan çocuğunu susturmak isteyen bir anne, raftan aldığı çikolatayı açıp çocuğuna veriyor. Kasaya geldiğinde ise bazılarına göre büyük bir suç işlemiş oluyor. Çünkü ürün henüz kasadan geçmemiş. Barkodu henüz okutulmamış.
Birkaç dakikalık zaman farkı bazı insanların gözünde bir anda "hırsızlık" tartışmasına dönüşüyor.
Peki gerçekten öyle mi?
Gerçekten burada tartışılması gereken şey bir çikolata mı? Yoksa insaniyeti unutup yalnızca kuralları konuşan bir anlayış mı?
Çünkü bazen küçücük görünen olaylar, koca bir toplumun aynasına dönüşür.
DEVASA ZENGİNLİĞE ULAŞINCA HIRSIZLIK GÖRÜNMEZ Mİ OLUYOR?
Bir çocuk ağlıyor. Bir anne çaresiz kalıyor. Bir çikolata açılıyor. Saklanmıyor. Kaçırılmıyor. Gizlenmiyor. Kasaya götürülüyor. Parasının ödeneceği açıkça ortada.
Ama buna rağmen bazı insanlar doğrudan "hırsızlık" hükmü veriyor.
İnsan ister istemez düşünüyor:
Bu ülkede “hırsızlık” kelimesi gerçekten herkes için aynı anlamı mı taşıyor?
Çünkü konu sıradan insanlar olduğunda son derece sert kullanılan kavramlar, konu büyük yapılar olduğunda bir anda ortadan kayboluyor.
Mahalle esnafı yıllar boyunca kapanırken... Binlerce küçük işletme rekabet edemez hale gelirken... On binlerce aile ekonomik olarak ayakta kalma mücadelesi verirken...
Kimse aynı öfkeyi göstermedi. Kimse aynı hassasiyeti göstermedi. Kimse ekranlara çıkıp günlerce vicdan dersi vermedi.
Ama bir çocuğun elindeki çikolata günlerce tartışılabiliyor. Asıl gariplik burada başlıyor.
MAHALLE VE SOKAK ARASI BAKKALLARIN KÖKÜNE KİBRİT SUYU DÖKÜLDÜ
Bir zamanlar her mahallenin bir bakkalı vardı. Mahallenin hafızasıydı. Mahallenin güveniydi. Mahallenin dayanışmasıydı. Parası olmayanın “veresiye” yazdırdığı yerdi. Mahallede her çocuğun adının ve ailesinin bilindiği yerdi.
İnsanların birbirine yabancı olmadığı yerdi. Bir çocuk ağladığında çoğu zaman kimse fiyat etiketi düşünmezdi. Önce çocuk düşünülürdü. Önce insan düşünülürdü. Önce ihtiyaç düşünülürdü.
Sonra market zincirleri büyüdü.
Ardından küçük esnaf küçüldü.
Bir sokakta bir bakkal kapandı.
Sonra bir tane daha.
Sonra bir tane daha…
Yıllarca aynı mahallede hizmet veren dükkânlar sessizce tarihe karıştı.
Kimileri bunu gelişim olarak gördü. Kimileri modernleşme dedi. Kimileri rekabet dedi. Ama sonuç değişmedi.
Mahallenin hafızası kayboldu. İnsan ilişkileri zayıfladı. Komşuluk kültürü aşındı. Ve yerini barkodların yönettiği tuhaf bir ilişki biçimi aldı.
Bugün yaşanan tartışma biraz da bunun sonucudur.
KURAL MI İNSAN İÇİN, İNSAN MI KURAL İÇİN?
Kurallar gereklidir. Buna kimsenin itirazı yok. Kuralsız bir düzen olamaz.
İşletmelerin kendi prosedürleri olur. Stok takibi yapılır. Mallar kayıt altında tutulur. Bunlar hayatın olağan gerçekleridir.
Ancak kuralların amacı insanı korumaktır. İnsanı yok saymak değil. İnsanı anlamaktır. İnsanı aşağılamak değil.
Bir toplumun olgunluğu kuralları uygulama biçiminde ortaya çıkar. Çünkü aynı kural farklı şekillerde uygulanabilir. Bir kuralı uygularken insan onurunu koruyabilirsiniz. Ya da aynı kuralı uygularken insanı toplum önünde suçlu gibi gösterebilirsiniz.
Aradaki fark vicdandır. Aradaki fark bakış açısıdır. Aradaki fark insanı görebilmektir.
BARKODUN GÖRDÜĞÜ İLE VİCDANIN GÖRDÜĞÜ AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Bir barkod sistemi niyet okuyamaz. Bir kamera çaresizliği anlayamaz. Bir prosedür insan psikolojisini ölçemez. Bir yazılım empati kuramaz. Ama insanlar kurabilir. İnsanı insan yapan da budur.
Bir annenin yaşadığı stresi anlayabilmek. Bir çocuğun içinde bulunduğu durumu görebilmek. Bir olayın yalnızca sonucuna değil, nedenine de bakabilmek.
Eğer bütün değerlendirmeler yalnızca barkoda göre yapılacaksa o zaman vicdanın hiçbir anlamı kalmaz.
Oysa toplumlar yalnızca teknolojiyle değil, vicdanla ayakta kalır.
HERKESİ POTANSİYEL SUÇLU GÖREN ANLAYIŞ
Son yıllarda giderek büyüyen bir anlayış var.
Önce şüphe et. Önce suç ihtimalini düşün. Önce güvenme. Önce kontrol et. Önce kayıtları incele. Sonra insanı değerlendir.
Bu anlayış yaygınlaştıkça toplumdaki güven duygusu da zayıflıyor. İnsanlar birbirine kuşkuyla bakıyor. Komşusuna kuşkuyla bakıyor. Müşterisine kuşkuyla bakıyor. Vatandaşa kuşkuyla bakıyor.
Oysa güçlü toplumlar güven üzerine inşa edilir. Sürekli şüphe üzerine değil. Çünkü güven kaybolduğunda geriye yalnızca prosedürler kalır. Ve prosedürler hiçbir zaman vicdanın yerini dolduramaz.
ASIL TARTIŞMA ÇİKOLATA DEĞİL
Bu olayın merkezinde birkaç liralık bir ürün yok. Bu olayın merkezinde bir bakış açısı var. Bir zihniyet var. Bir toplumun insanı nasıl gördüğü var.
Bir annenin davranışını değerlendirirken önce niyete mi baktığımız, yoksa doğrudan suçlamaya mı yöneldiğimiz var.
Çünkü bazen büyük sorunlar küçük olaylarda ortaya çıkar. Bir çikolata tartışması bile toplumsal refleksleri gözler önüne serebilir.
VİCDANINI KAYBEDEN TOPLUMLAR ÖNCE İNSANI KAYBEDER
Bir toplumun en büyük zenginliği binaları değildir. Marketleri değildir. Sermayesi değildir. Teknolojisi değildir.
Bir toplumun en büyük zenginliği insanıdır. İnsanına bakışıdır. İnsanına gösterdiği saygıdır. İnsanına duyduğu güvendir.
Eğer bunlar aşınmaya başlarsa geriye ne kadar büyük yapılar kalırsa kalsın bir eksiklik oluşur.
Çünkü güvenin olmadığı yerde huzur olmaz. Vicdanın olmadığı yerde adalet eksik kalır. Empatinin olmadığı yerde ise insanlar birbirine yabancılaşır.
Belki de bu yüzden mesele hiçbir zaman çikolata olmadı. Belki de mesele, bir çocuğun gözyaşından daha önemli gördüğümüz şeylerin ne olduğuydu.
Ve belki de asıl soru hâlâ aynı:
ÇİKOLATAYI AÇAN ANNE Mİ SUÇLU, YOKSA VİCDANINI KAPATAN ZİNCİR MARKETLER Mİ?
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız