escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...


Özden İlhan

facebook-paylas
SEÇİLMEMİŞ KİMLİKLERİN SESSİZ ZORBALİĞI
Tarih: 11-04-2026 19:42:00 Güncelleme: 11-04-2026 19:42:00


İnsan, dünyaya yalnızca biyolojik bir varlık olarak gelmez; aynı zamanda anlamlarla örülü bir yapının içine doğar. Henüz kendini tanımlayacak bilince sahip değilken, onun adına çoktan tanımlar yapılmıştır. Bir isim verilmiş, bir dile yerleştirilmiş, bir toplumsal konuma dâhil edilmiştir. Bu başlangıç, insanın varoluşunun en az sorgulanan ama en belirleyici aşamasıdır. Çünkü insan, hayatının ilerleyen dönemlerinde çoğu zaman bu başlangıcı bir veri olarak kabul eder ve onun üzerine bir yaşam inşa eder.

 

Bu durumun en dikkat çekici yönü, insanın seçmediği bu başlangıç koşullarını yalnızca kabullenmekle kalmayıp, aynı zamanda onları savunmasıdır. İnsan, kendisine verilmiş olan kimliği, sanki kendi özgür seçimiymiş gibi sahiplenir. Bu sahiplenme, çoğu zaman bilinçli bir tercih değil; derin bir varoluşsal ihtiyaçtan doğar.

 

Bu noktada Arthur Schopenhauer’un düşüncesi önemli bir başlangıç sunar. Schopenhauer, insanın özgürlüğünü sınırlayan temel unsurun dış koşullar değil, insanın kendi doğası olduğunu ileri sürer. Ona göre insan, istediğini yapabilir; ancak neyi isteyeceğini belirleyemez. Bu ifade, insanın en temel yöneliminin bile kendisine ait olmadığını ima eder. Bir başka deyişle, insanın arzuları, eğilimleri ve dolayısıyla seçimleri, önceden belirlenmiş bir yapının içinden doğar.

 

 Bu durumda, bireyin kimliği yalnızca dışsal bir yükleme değil, aynı zamanda içsel bir yönelimler bütünüdür. İnsan, kendisini var eden bu yönelimleri sorgulamak yerine, onları doğal ve değişmez kabul eder. Ancak mesele yalnızca belirlenmişlik değildir.

 

Friedrich Nietzsche, insanın bu belirlenmiş yapıyı neden sorgulamadığına odaklanır. Nietzsche’ye göre insan, ait olduğu toplumsal yapının değerlerini sorgulamaktan kaçınır; çünkü bu değerler, onun varoluşuna bir anlam ve istikrar kazandırır. İnsan, yalnızca bir birey olarak değil, aynı zamanda bir “aidiyet varlığı” olarak yaşar. Bu aidiyet, ona güvenlik sağlar; fakat aynı zamanda onu sınırlar. Nietzsche’nin eleştirisi tam da burada yoğunlaşır: İnsan, kendisine sunulan değerleri benimsemekle kalmaz, onları içselleştirir ve savunur. Bu savunma, çoğu zaman bilinçli bir sadakatten ziyade, kimliğini kaybetme korkusunun bir sonucudur.

 

Nietzsche’nin perspektifinde, bireyin kendisini aşması ve kendi değerlerini yaratması mümkündür; ancak bu süreç son derece zorludur. Çünkü insan, alıştığı anlam dünyasından kopmak zorunda kalır. Bu kopuş, yalnızca düşünsel bir dönüşüm değil, aynı zamanda varoluşsal bir sarsıntıdır. İnsan, bu sarsıntıdan kaçınmak için çoğu zaman mevcut kimliğini korumayı tercih eder.

 

Bu tartışma, Jean-Paul Sartre ile birlikte daha radikal bir boyut kazanır. Sartre, insanın özünün önceden belirlenmiş olmadığını, aksine insanın kendisini seçimleriyle kurduğunu savunur. Bu görüş, ilk bakışta Schopenhauer’un belirlenimci yaklaşımıyla çelişir gibi görünür. Ancak Sartre’ın asıl vurgusu, insanın özgür olmaya mahkûm olduğudur. İnsan, her ne kadar belirli koşullar içinde doğmuş olsa da, bu koşullara nasıl anlam vereceğini seçmek zorundadır.

 

Ne var ki, Sartre’a göre insan bu özgürlüğü çoğu zaman inkâr eder. Birey, kendi seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmek yerine, kendisini “zaten böyle” olarak tanımlar. Bu durum, Sartre’ın “kötü niyet” olarak adlandırdığı bir varoluş biçimidir. İnsan, özgür olduğunu bildiği halde, bu özgürlüğün getirdiği yükten kaçmak için kendisini sabit bir kimliğe indirger. Böylece, seçmediği bir kimliği sürdürmekle kalmaz; onu değiştirme ihtimalini de reddeder.

 

Bu üç düşünürün yaklaşımları birlikte ele alındığında, insanın kimliğiyle kurduğu ilişkinin çok katmanlı bir yapı olduğu ortaya çıkar. İnsan, bir yandan belirlenmiş eğilimlerin ve toplumsal yapıların etkisi altındadır; diğer yandan bu etkilerle nasıl ilişki kuracağını belirleme kapasitesine sahiptir. Ancak bu kapasite, çoğu zaman kullanılmaz. Çünkü insan için en büyük tehdit, yanlış bir kimliğe sahip olmak değil; kimliksiz kalma ihtimalidir.

 

 

Bu nedenle insan, kendisine verilmiş olanı sorgulamak yerine, onu meşrulaştırır. Bu meşrulaştırma süreci, bireyin kendi varlığını tutarlı ve anlamlı kılma çabasının bir parçasıdır. İnsan, kimliğini savunurken aslında yalnızca bir düşünceyi ya da aidiyeti değil, kendi varoluşunun sürekliliğini korumaya çalışır.

 

Sonuç olarak, insanın seçmediği kimliği savunması bir çelişki değil; aksine derin bir varoluşsal zorunluluktur. İnsan, kendisine verilmiş olan ile kendisinin olabileceği şey arasındaki gerilimde yaşar. Ancak çoğu zaman bu gerilimi çözmek yerine, onu görünmez kılmayı tercih eder. Böylece, kendisine ait olmayan bir başlangıcı, kendi özüymüş gibi kabul eder ve bu kabulün içinde yaşamını sürdürür.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız



Bu yazı 155 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

ABD-İsrail-İran savaşında en beğendiğiniz savaş muhabiri kimdir?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI