Bugun...


Mehmet Özkan

facebook-paylas
Ben Bir Fare Katiliyim
Tarih: 03-09-2021 18:55:00 Güncelleme: 03-09-2021 19:00:00


Tanrının en büyük yanlışlığı, insanları yeşil gezegene göndermekti. Kötü insanların yavrusu olan benim, melek olmam mümkün değildi. Doğa haşin sert acımasızdı.

 

Yaşadığımız yer sert kayalık taşlıktı. Elimizde sadece taşlar vardı. Kediye köpeğe taş atardık. Kızdıklarımızın kafasını taş ile yarardık. Bütün oyunlarımız taşlar ile oynanıyordu. Oyuncaklarımız da taşlardandı. Evlerimizde tuvalet yoktu. Popumuzu taşla silerdik. Bütün hayvanları taşla yönetir, taşla cezalandırırdık. Bağlarımızın, bahçelerimizin taş duvarları vardı. Evlerimiz taştandı. Yüreklerimizde taştandı. Farelere gül atmamı kimse beklemezdi.

 

Hayatı öğrenirken şiddet ile iç içe büyüdük. Merhamet acıma duygusu yoktu.

 

Evet çok fare öldürdüm. Çok can aldım. Bunlardan bir tanesi insan olsaydı kendimi kodeste bulurdum. Farelerin hukukunda suçluyum, insanların hukukunda, ben insan, onlar fare idi. Ceza görmedim.

 

Bir farenin hayatını kurtardım. Farenin bağırtısına koştum. Yılan yutmaya çalışıyordu. Elimdeki değneği yılanın sırtına defalarca vurunca, ağzındaki fareyi bıraktı. Farelerin tanrısı benim için ne der bilemem. Onlarca farenin kanına girdim. Bir tanesini de yılanın midesine gitmekten kurtardım.

 

Memleketimiz Orta Anadolu'da geniş düz kıraç arazilerde genellikle buğday hasılatı yapılır. Sulu tarım imkânı yok. Buğdayın verimi, kazancı daha fazla, ayrıca hasat ve ekimi diğer bakliyat ve tahıllara göre kolaydır.

 

Buğdayın olduğu yerde tarla faresi çok olurdu. Buğday ile beslenen, fareler de buğday ve başak rengi olurdu. Hatta evrimcilerin iddiası, insanlık tarıma geçince buğday ekimi başladığında sarı fare türü gelişmiş. Onları avlamaya çalışan aynı renk sarı kediler çoğalmış. İnsanlarda kedileri evcilleştirmişler. Kedilerin de yarıya yakını buğday ve başak renginde.

 

İlkokula giderken sabah erken mezradan yolu koyulurduk. Bizim köye yaklaşınca büyükler bizi serbest bırakırlar, kendi işleri için Yerköy'e giderlerdi. Okula bir saat zaman olurdu.

 

En büyük zevkimiz olan, tarla faresi avlamaya başlardık. En iyi nişancı bendim. Fareler yuvasında kafaları gözükecek şekilde dikilip sağa sola bakarlardı. Taş atardım. Yanlarına düşen taşın peşine düşer, kovalar, geri koşarak yuvalarına dönerlerdi. Onlar oyun derdinde ben onların canının peşindeydim. Aslında benimle oyun oynuyorlardı. Vücutlarına göre, gözleri çok iri ve çok güzeldi.

 

Attığım taş kafasına denk gelirse, burnundan kan gelir can verirlerdi. Gidip yakından incelerdim farenin cansız sıcak bedenini. Sırtüstü yatırırdım bedenini, gözlerine, dişlerine, ayaklarına, karnına ve kuyruğuna bakardım. Çocukluk işte, hiç aklıma gelmezdi, bunu yavruları var mı diye? Karşılıklı oyunumuz, benim için zevk ve heyecan onun için ise ölümdü.

 

Nasıl yetiştirildik, nasıl bu kadar acımasız ve zalim olduk bilmiyorum. Her gün üç dört tane öldürür öyle okula giderdim.

 

Şimdi aklıma geldikçe üzülürüm o güzel gözlü hayvancıklara nasıl kıydım, öldürdüm diye.

 

Biraz daha büyüyünce, köyde çocukları peşime takar, yine fare avına giderdim. Yeni bir teknikle avlardım. Çocuklara boş tenekelerle su taşıttırırdım. Suyu farenin deliğine boşaltırdık. Fare dışarıda olduğumuzu biliyordu. Çok su içiyordu. Delik iyice suyla doluncaya kadar bekliyor sonunda boğulmamak için mecburen çıkıp koşuyordu. Karnı davul gibi şişmiş kocaman olurdu. Bu sefer onu o haliyle yakalamaya çalışırdım. Bir kez ayakla farenin üzerine bastım, iki kez de elimle tuttum, fare can havliyle elimi ve ayağımı ısırmıştı. Canım yandı. Bir daha el ve ayakla yaklaşmadım. Taşla öldürmeye çalışırdık.

 

Yıllar sonra evlendim. Çocuğum vardı. Ankara, Çankaya, Yıldız mahallesinde oturuyorduk. Evimiz ikici kattaydı. Bir gün eşim banyodan bağırdı “Fare var” dedi. Salonda terlik ile oturuyordum. Hızlıca banyoya gittim. Fare ile kapıda karşılaştık. Kocaman lağım faresi idi. Sağ ayağım ile üstüne bastım. Fare ayağımı ısırdı. Dişleri terliği delip derimi gelmişti. Bıraktım, kaçtı gitti. Çok büyüktü, benim uzmanlık alanım tarla faresi öldürmekti. Az kalsın yaralanıyordum. Çok korktum.

 

Doğduğum mezraya çocuklarımızı da yanımıza alıp bacanakla ailecek gezmeye ve pikniğe gittik. Çocuklar fare gördüler, bağırıp peşinden koşturdular. Benim eski fare avcılığım tuttu. “Hadi çocuklar su getirin” dedim. Başladık su doldurmağa farenin deliğine. Epey sonra delik suyla doldu. Fare karnı şişik olarak koşmaya başladı. Beni heyecanla izleyen çocuklardan bacanağın kızına doğru koşturdu. Kız fareden çok korkarmış. Kız korkudan bir bağırdı peşinden havalandı çeşmenin üstündeki yükseltiden uçtu ve düştü. Çocuğa bir şey olacak diye çok korktum. Yaptığım yanlışlığı gördüm. Bir daha fare yakalamayacağım ve öldürmeyeceğime yemin ettim.

 

Geçmişim iyi değil. Vahşi doğada yetişmiştim. Yaşam beni de acımaz yapmıştı. Yaşamak için öldürmek gerekiyor kültürüyle yetişmiştim. Kurt, tilki, fare ve yabani hayata ait kuşlar dahil bütün hayvanlar bizim düşmanımızdı. Ayrıca onları, hayvanlarımızın, ekinlerimizin, bağ, bahçe ve bostanlarımızın da düşmanı biliyorduk. Gördüğümüz yerde öldürmemiz gerekiyordu.

 

Şimdi karıncaya bile basmıyorum. Çare değil geçmiş günahlara. Günahlarım çok. Affedilmek istemiyorum. Herhangi bir makamın beni affetmeye yetkili olduğuna da inanmıyorum. Günahlarımla yanmaya razıyım, aklıma geldikçe yanıyorum.



Bu yazı 4428 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Sizce Türkiye'deki en büyük sorun hangisidir?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI