Bugun...


Mehmet Özkan

facebook-paylas
Berbat Süleyman
Tarih: 05-02-2022 23:58:00 Güncelleme: 05-02-2022 23:58:00


Kader beni İstanbul’un Gaziosmapaşa ilçesi “Sarıgöl” adında ki gece kondu mahallesine atmıştı. Acil kiralık ev arıyordum. İşyerinde bir delikanlı

“Bizim mahallede kiralık yer var” dedi. Akşam iş bitince delikanlı ile birlikte Sarıgöl mahallesine gittik. Babası ile tanıştım; bizim komşu köydenmiş ve ailemi tanıyormuş. Hemşerimin adı Süleyman’dı. Herkesin bildiği ismi “Berbat Süleyman”

 

Kiralık eve baktık: bir odalık bir yer, tuvaleti de dışarıda. Şimdilik işimi görür dedim ve evi tuttum.

 

Diyebilirim ki, İstanbul da gördüğüm en yoksul mahalle. İnsanlar roman ağırlıklı. Belli bir geliri olmayan, iş buldukça çalışan, eğitimi ve meslekleri olmayan, hayat standartları düşük, kendileri de oldukça farklı kültürde insanlardı.

 

Berbat Süleyman, gündüz mezbahadaki Kırşehirli kasap hemşerilerimizin yanında çalışırdı. İşyerinde iş tulumu: kan, kemik, bağırsak, hayvan dışkısı, yağ olurdu, ama eve geldiğinde takım elbise, beyaz gömlek giyer ve kravat takar, rakı sofrası kurardı. Çok keyiflendiği günler beni çağırtırdı. O konuşur ben dinlerdim. Söylediklerinin çoğu yalandı ve bende kuşku yaratırdı. Kışın sobası yanan sıcak bir ev bulmuşum, çay da veriyorlardı. Bu kadarı beni mutlu ediyordu. O konuşuyor, ben dinliyorum, eşi televizyon seyrediyordu.

Neler anlatmıyordu ki, üç sevgilisine birden aynı saatte Taksim meydanında buluşma randevusu vermişti. Sevgilileri bunu görünce şaşırmışlar ve bir birlerine girmişler. Anlattıkça coşuyor, ben yüzüne bakınca her seferinde eşine seslenip,

 

“Öyle değil mi? Emine” diyordu.

 

Eşi ise bizi dinlemiyor, elinde örgüsü ile çay içip televizyon izliyordu.

 

Kocası: “Öyle değil mi? Emine” dedikçe.

 

Emine; “Evet, öyle, doğru doğru” diyordu. Laf olsun diye ezbere cevap verdiğini anlardım. Ne yapacaksın, sıcak ev bulmuşum, varsın adam hayallerini ve yalanlarını süsleyerek anlatsın.

 

Bir akşam yine Berbat Süleyman, beni çay içmeye çağırdı. Evinde oturuyorduk. Birden ağlayan, bağıran kadınlar evin içine doluştular.

 

“Süleyman ağabey ne olur kurtar bizim çocukları. Polis bizim çocukları karakola götürdü. Ancak sen kurtarabilirsin. Elini ayağını öpeyim. Kurbanın olayım bize yardım et” diyorlardı.

 

Berbat Süleyman, “Biraz sakinleşin, telaşı bırakın oturun hele. Bir konuşalım ne olmuş, polis kimleri götürmüş? Çocukların isimleri ne? Çocukları hangi karakola götürmüşler?  Meseleyi bir anlayayım ki size yardım edeyim” dedi.

 

Çocukların birkaç eve hırsızlık için girdiğini: teyp, televizyon biraz da para çaldıklarını öğrendik. Berbat Süleyman çocukların isimlerini bir kağıda yazdı. Hangi karakola gittiklerini de öğrendi.

 

“Tamam, ben şimdi karakola gidip konuşayım, çocukların suçu belli çıkarmak çok zor, polisler çok para isterler. Hazırlıklı olun. Adam başı her aile iki yüz lira hazırlasın. İnşallah hal ederiz” dedi.

 

Kadınlar sürekli, “Kurban olayım, elini ayağını öpeyim ağabey” diyorlardı.  Süleyman karakola gitti. İki saat sonra geldi, çocukların aileleriyle ayrı ayrı görüştü. Bu işler gizlilik ve sessizce içinde yapıldı. Süleyman paraları aldı gitti. Gece saat on bir de çocukları aldı geldi.

 

Berbat Süleyman gece kondu mahallesinde kral gibiydi. Süleyman’da bir gizem vardı, çözemedim gitti. Mahallede korku ve saygı oluşturmuştu. Polis desem polis değil. Mafya desem mafya değil. Kendisini övmesine bakılırsa, bazen polislerle operasyonlara katıldığını söylerdi, hayallerini mi anlatıyor veya yalan mı söylüyor diye anlamaya çalışırdım. Ancak polisler ile olan yakın ilişkileri onun hakkındaki düşüncelerimi çıkmaza sokuyordu. Bir kısmı gerçek de olabilir.

 

İlkokulu üçüncü sınıfa kadar okumuş, bütün tahsili o kadardı. Anlattıklarından, on iki eylül öncesi polis muhbirliği yapmış veya siyasi olaylarda polislere yardım etmiş. Ona göre operasyonlara katılmış. Kendisini bazen polis bazen komiseri bazen mit görevlisi olarak anlatır. Polisle işleri olmuş. Halen mahallede polislerle işleri vardı. Tahminim muhbirlik ve çeşitli konularda yardımcı oluyordu.

 

Berbat Süleyman’ı anlamak için anlattıklarını gözenekleri oldukça küçük bir süzgeçten geçirir, ne iş yaptığını ve nasıl bir adam olduğunu anlamaya çalışırdım.

 

Bin dokuz yüz yetmişli yıllar. Kabadayılığın moda olduğu zamanlar. Gençler arasında da çok yaygın. Serseri ve belalı adamlar nara atıp herkese posta koyarlardı. Kabadayılık raconuna göre.

 

Bir akrabam anlatmıştı: “Kırşehir’de bir gün kahvede oturuyorduk. Namı Berbat olan komşu köylümüz Süleyman,  kahveye girdi. ‘Heyt ulan, var mı bana yan bakan?’ diye nara attı.” Geçmişinde böyle kabadayılığı, külhanbeyliği de varmış.

 

Bir gün, iş çıkışı birlikte Topkapı da bizim semtin minibüsüne bindik eve gidiyoruz. Minibüs tıka basa yolcu dolu. Yolda aldıkları mecburen ayakta yolculuk yapıyorlardı. Berbat Süleyman başladı işyerindeki işinin detaylarını anlatmaya. Yüksek sesle konuşuyor. Minibüsün içinde insanlar omuz omuza, kapalı mekân alçak sesle ve az konuşulması lazım. Ama berbat Süleyman bunları bilmiyor.

 

Mezbahada koyunun ilk önce kafası nasıl kesilir, sonra arka ayaklarından asılmasını, yemek borusunun bağlanmasını, derisinin soyulmasını, karnının yarılmasını, işkembenin içindekilerin dökülmeden dışarı çıkartılması, ince bağırsaklarının çekilip ele sarılması, sonra iç takımı dediği karaciğer, akciğer, böbrek ve kalbin birlikte çıkarılması, en sonunda sadece kalan gövdenin iki ye ayrılmasını anlattı. Herkes rahatsız olacak şekilde bakıyor. Bende rahatsız oluyorum ama bir şey de diyemiyorum. O coştukça coşuyor. Bütün yolcular mecburen Süleyman’ı dinliyorlardı.

 

Arka koltukta oturan bir kadın: “Beyefendi, benim kızın midesi bulandı çocuk kusmak üzere lütfen susar mısınız?” dedi.

 

Berbat Süleyman bana baktı. Bende kadın haklı sus boş ver, evde bana anlatırsın dedim ve minibüsteki konuşması son buldu. Ben de bir oh çektim.

 

Yine başka bir akşam, oldukça Berbat Süleyman, beni evine çaya davet etmişti.

Çay içiyoruz, televizyon seyrediyoruz ve çeşitli konularda konuşuyorduk.

 

Hanımı: “Süleyman, çocuğun cezası bitmedi mi?” dedi.

 

Bende; “Süleyman ağabey ne cezası?” dedim.

 

Süleyman: “Oğlan bugün yaramazlık yapmış. Ceza olarak dört saat tuvalette kalma ceza verdim” dedi.

 

Ben de; “Ağabey, yaptığın yanlış; küçücük, beş yaşında bir çocuk, dışarıda ki bir tuvalette, dört saat, gecenin bu vaktinde yalnız başına bekler mi? Yaptığın yanlış, abi çocuğu çıkar” dedim.

 

“Mehmet'ciğim benim yöntemlerim katıdır ve sonuç alırım. Başka türlü bu çocuk adam olmaz” dedi.

 

Bir şey diyemedim. Ben evli değildim, hiç çocuğum yoktu. Adamın beş çocuğu vardı. Elbette bir bildiği vardır diye düşündüm.

 

Aradan yıllar geçti. İzmir'de ortak tanıdık bir hemşerimize rastladım. Bir yerde oturup çay içtik, memleketten ve tanıdıklarımızdan bahsettik. Eski dostum Berbat Süleyman’ın oğlu aklıma geldi, O çocuğun tuvalet cezasını anlattım.

 

”Şimdi büyümüştür. Ne iş yaptığını merak ediyorum” dedim.

 

“Evet, büyüdü, afet bir delikanlı oldu, uyuşturucu kullanıyor. Uyuşturucu satıcılığından ve mafyada elemanı olarak işyerlerini kurşunlamadan bir kaç kez hapis yattı. Oğlanda, hırsızlık, kavga, adam yaralama ve diğer kötü işlerin hepsi var. Tam bir baş belası” dedi.

 

"Oysa ki, babası çocuğu adam etmek için değişik terbiye ve eğitim uyguluyordu” dedim.



Bu yazı 2439 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Sizce Türkiye'deki en büyük sorun hangisidir?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI