Daracık kaldırımda yürüyorsunuz…
Bir elinizde çocuğunuzun eli, diğer tarafta bebek arabası…
Tam o sırada arkanızdan bir zil sesi geliyor.
Refleksle sağa çekiliyorsunuz.
Daha ne olduğunu anlayamadan bir elektrikli scooter burnunuzun dibinden geçiyor.
Arkasından motosiklet…
Hemen peşinden bisiklet…
Bir adım geç kalsanız yere düşeceksiniz.
Bir saniye daha gecikseniz çocuğunuz ezilecek.
Bugünün İstanbul gerçeği budur.
Artık bu şehirde yaya olmak bile cesaret istiyor.
Kaldırımlar yürümek için değil; hayatta kalmak için mücadele edilen dar koridorlara dönüştü.
Geçtiğimiz günlerde yaşanan bir olay aslında milyonlarca İstanbullu’nun her gün yaşadığı tehlikenin küçük bir özeti gibiydi:
Yoğun bir caddenin daracık kaldırımında son sürat ilerleyen kiralık scooter kullanan iki genç, bebek arabasıyla yürüyen bir aileye çarpmaktan son anda kurtuldu.
Şok yaşayan baba haklı olarak tepki gösterdi:
“Burası yaya yolu! Trafiğe çıkmaya korkuyorsanız bu aletleri kullanmayın! Bebeğimi ezecektiniz!”
Ama karşılığında özür değil, saldırganlık gördü:
“Yollar araba dolu, nereye inelim? Kenara çekil de geçelim!”
İşte mesele tam da bu.
Kimsenin kimseye tahammülü kalmadı.
Kuralsızlık normalleşti.
İstanbul’da artık güçlü olan yoldan öncelikli olarak geçiyor.
Yaya mı?
Eziliyorsa o da kendi suçu sayılıyor!
KALDIRIMLAR KİMİN SIRUMLULUĞU?
Bir şehirde medeniyetin ilk göstergesi kaldırımlardır.
Çünkü kaldırım, yayaya ait son güvenli alandır.
Yol araçların olabilir.
Ama kaldırım sadece ve sadece insanındır.
Yaşlınındır.
Çocuğundur.
Engellinindir.
Hamile kadınındır.
Bebek arabası süren annenindir.
Bugün İstanbul’da bu güvenli alan tamamen işgal edilmiş durumda.
Elektrikli scooterlar kaldırımlarda cirit atıyor.
Motosiklet kuryeleri kaldırımdan gidiyor.
Bisikletliler yayaların arasından slalom yapıyor.
Üstelik bütün bunlar olurken denetim neredeyse hiç yok.
Trafikte taşıt olarak isimlendirilen araçlarla kaldırımda kuralsız bir biçimde seyreden kimse ceza yemiyor.
Kimse durdurulmuyor.
Kimse hesap vermiyor.
Sonuç?
Her gün büyüyen bir şehir terörü…
İstanbul’da artık insanlar yürürken yalnızca arkasını değil, dört bir yanını kontrol ederek ilerliyor.
Bu normal mi?
Elbette değil.
Ama korkutucu olan şu:
Toplum buna alışmaya başladı…
MODERNLİK BU DEĞİL
Bir dönem elektrikli scooterlar “çağdaş şehir ulaşımı” diye pazarlandı.
Çevreciydi.
Pratikti.
Modern görünüyordu.
Ama mesele teknoloji değil.
Mesele kuralları doğru tayin edebilmek.
Kuralsız teknoloji ise kaos üretir.
Bugün Paris’te birçok bölgede scooter kullanımı ciddi biçimde sınırlandırıldı.
Çünkü yayalar sürekli kazaya karışıyordu.
Kopenhag’da bisiklet yolları ile yaya yolları milimetrik disiplinle ayrılır.
Tokyo’da kaldırım kültürü kutsal kabul edilir.
Londra’da yoğun bölgelerde scooter hız limitleri çok sert uygulanır.
Singapur’da yaya alanına çıkan sürücülere ağır cezalar kesilir.
Neden?
Çünkü gelişmiş ülkeler şunu bilir:
Şehir, önce yayaya aittir.
Araçlar ise sonra gelir.
İstanbul’da ise tam tersi yaşanıyor.
Yaya, herkesin arasında sıkışmış durumda.
Araba eziyor.
Scooter korkutuyor.
Motosiklet arkadan sıkıştırıyor.
Kalabalık nefes aldırmıyor.
Ve kimse çözüm üretmiyor.
İSTANBUL GİTGİDE YÜRÜNEMEZ BİR ŞEHRE DÖNÜŞÜYOR
İstanbul’un en büyük krizlerinden biri artık trafik değil.
Yaya krizi.
Çünkü kaldırımlar, yaya kaldırımı olmaktan çıktı.
Bir bakıyorsunuz ki kaldırımın yarısını park etmiş bir motosiklet kapatmış.
Diğer tarafında masa koymuş işletmeler…
Ortadan scooter geçiyor.
Arkadan bisiklet geliyor.
Önden insan seli akıyor.
Bu şehirde yürümek fiziksel mücadeleye dönüştü.
Özellikle yaşlılar için durum çok daha korkunç…
Engelliler için daha da ağır.
Bebek arabasıyla yürüyen aileler için ise adeta günlük bir işkence.
Kaldırımlar dar.
Düzensiz.
İşgal altında.
Ve aşırı kalabalık.
Çünkü İstanbul artık kapasitesinin çok üstünde bir nüfusu taşımaya çalışıyor.
Kontrolsüz büyüme…
Plansız kentleşme…
Bitmeyen yoğunluk…
Ve yönetilemeyen göç…
Hepsi aynı noktada birleşiyor:
Kaldırımlar artık insan taşımıyor.
İnsan eziyor!
GÖÇ KRİZİ VE KALDIRIM GERÇEĞİ
Bu konu konuşulurken herkesin etrafından dolaştığı bir gerçek daha var:
İstanbul aşırı yoğunlaştı.
Şehrin nüfusu artık kaldırabileceğinin çok çok üzerinde.
Sadece araç sayısı artmadı.
İnsan yoğunluğu da patladı.
Bugün metro çıkışlarında yürüyemiyorsunuz.
Alt geçitlerde omuz omuza sıkışıyorsunuz.
Kaldırımlarda adım atacak yer bulamıyorsunuz.
Bu yoğunluk yalnızca trafik üretmiyor.
Gerilim de üretiyor.
Tahammülsüzlük de üretiyor.
Kavga da üretiyor.
İnsanlar artık birbirine çarpa çarpa yaşıyor.
Ve böyle şehirlerde en küçük kıvılcım bile durduk yere büyük öfkelere dönüşüyor.
Scooter tartışmalarının bu kadar büyümesinin nedeni de bu.
Çünkü mesele yalnızca scooter değil.
İnsanlar şehirde artık nefes alamıyor.
HERKES ACELEDE AMA KİMSE GÜVENDE DEĞİL
İstanbul’da herkes koşuyor.
Kurye yetişmeye çalışıyor.
Scooter kullanan trafikten kaçıyor.
Motosikletli zaman kazanmaya uğraşıyor.
Yaya işe yetişmeye çalışıyor.
Ama bu hız kültürü şehir güvenliğini yok ediyor.
Çünkü herkes kendi çözümünü üretmeye başladı.
Trafik mi sıkışık?
Kaldırıma çık.
Yol mu yoğun?
Yayaların arasından geç.
Kurallar mı engel oluyor?
Boş ver.
İşte trafikteki toplumsal çürüme tam burada başlıyor.
Kuralsızlığın normalleştiği yerde şehir kültürü çöker.
Bugün İstanbul’da yaşanan tam olarak budur.
Kimse ortak yaşam kuralına saygı göstermiyor.
Çünkü herkes şuna inanıyor:
“Ben geçeyim de gerisi önemli değil.”
YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR
Bugün yalnızca korkuyla atlatılan olaylar yaşanıyor.
Ama Allah korusun, tedbir alınmamaya devam edilirse, yarın ölümler istatistiksel olarak artabilir.
Bir çocuk scooter çarpmasıyla ağır yaralanabilir.
Yaşlı bir insan düşüp hayatını kaybedebilir.
Bir anne bebek arabasıyla kaldırımdan savrulabilir.
O zaman yine aynı cümleleri duyacağız:
“Denetimler artırılacak.”
“Yeni düzenleme geliyor.”
“Çalışma başlatıldı.”
Peki, neden bir düzenleme yapılması için hep bir facia bekleniyor hissinde yaşadığımızı kimse açıklamıyor?
Neden önlem almak için illa can kaybı gerekiyor?
İstanbul’un kaldırımları alarm veriyor.
Bunu görmek için uzman olmaya gerek yok.
Bir gün bile sokakta yürümek yeterli.
ÇÖZÜM ÇOK NET
“Elektrikli scooterlar tamamen yasaklansın” demek çözüm olmayabilir elbette.
Ama kaldırımlarda kullanımları kesin şekilde yasaklanmalıdır.
Uymayanlara da ağır para cezaları uygulanmalıdır.
Denetim artırılmalıdır.
Bisiklet ve scooter için ayrı şeritler oluşturulmalıdır.
Motosikletin kaldırıma çıkmasına ise hiç tolerans gösterilmemelidir.
En önemlisi:
Yaya, kaldırımda yeniden öncelikli hale getirilmelidir.
Çünkü şehir dediğiniz şey AVM değildir.
Asfalt yığını değildir.
Beton kule değildir.
Şehir, insan içindir.
İnsan huzurla yürüyebiliyorsa şehir yaşar.
Yürüyemiyorsa orası sadece kalabalık bir beton mezarlığına dönüşür.
İSTANBUL’UN EN BÜYÜK SORUSU
Bugün İstanbul’un en büyük sorusu şudur:
“Bu şehirde insan gibi yaşayabilecek miyiz?”
Çünkü mesele artık yalnızca trafik değil.
Mesele, yaşam kalitesi.
Mesele, güvenlik.
Mesele, nefes almak.
Mesele, çocuğunuzla korkmadan kaldırımlarda ve parklarda yürüyebilmek.
Bir şehirde insanlar kaldırımda bile huzurlu değilse orada ciddi bir medeniyet sorunu vardır.
İstanbul ne yazık ki bu eşiğe hızla yaklaşıyor.
Her gün biraz daha gergin…
Her gün biraz daha kalabalık…
Her gün biraz daha tahammülsüz…
Ve her gün biraz daha tehlikeli…
İstanbul kaldırımlarında artık yalnızca yürünmüyor.
Hayatta kalma mücadelesi veriliyor.
Çünkü bu şehirde yayalar artık misafir gibi yaşıyor.
Oysa kaldırımlar yayalarındır.
Ve bir şehir, hareket halindeki yayasını kaybettiğinde, aslında ruhunu kaybeder.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız