Türkiye’de siyaset sahnesine çıkan her yeni figürle birlikte bir başarı hikâyesi servis edilir. Akademik dereceler, okul birincilikleri, yabancı dil yetkinlikleri, uluslararası çalışmalar, hafızlık, kariyer basamakları… Hepsi özenle paketlenir ve kamuoyunun önüne sürülür. Özellikle de yüksek makamlara yapılan atamalarda bu hikâye daha da parlatılır.
Valilik yapmış, kaymakamlık yapmış, bürokrasinin çeşitli kademelerinde görev almış bir isim, Cumhurbaşkanı’nın takdiriyle, örneğin; İçişleri Bakanı olur. Anayasal sistem içinde bu atama prosedür olarak olağandır. Cumhurbaşkanı atar, Bakan görevine başlar. Hukuki çerçevede bir sorun yoktur. Buraya kadar her şey normal.
Peki ya sonrası? Asıl mesele orada başlıyor.
BAŞARI KİMİN İÇİN GEÇERLİ?
Bir yanda devletin en tepesine kadar yükselmiş bir bürokratın akademik başarıları manşetlere taşınırken, diğer yanda aynı ya da daha yüksek akademik donanıma sahip binlerce insanın aynı sistem içinde yer bulamaması nasıl açıklanır?
Çevremizde örnekleri var. İmam hatip lisesini birincilikle bitirmiş. Üniversitede bölüm birincisi olmuş. Doktora yapmış. Alanında dünyada sayılı kişilerden biri olmuş. Akademik yayınları uluslararası düzeyde referans gösterilmiş. Fakat gelin görün ki devlette bırakın bir bakan olmayı, müdür yardımcılığına bile layık görülmemiş.
Sınavı kazanmış. Mülakatı geçmiş. Evrakları tamam. Fakat sonuç? “Uygun görülmedi.”
Uygun görülmeyen nedir? Başarı mı? Ehliyet mi? Liyakat mi? Yoksa başka bir şey mi?
İşte toplumun zihnini kemiren soru tam da budur.
MEDYANIN ANLATI KURMA GÜCÜ
Ana akım medya, iktidarların en güçlü enstrümanlarından biridir. Bir kişiyi parlatabilir ya da bir kişiyi görünmez kılabilir. Bir hikâyeyi büyütebilir veya apaçık bir gerçeği yok sayabilir.
Başarı hikâyesi anlatmak kolaydır. “Bakın, çalıştı, okudu, yükseldi.” Bu cümle toplumda umut duygusu üretir. İnsanlar çocuklarına “Çalışırsan sen de olursun” der.
Peki ya sistem gerçekten böyle mi işliyor?
Medya, tekil bir örneği genelleştirerek sanki herkes için geçerli bir model varmış gibi sunarsa burada bir problem başlar. Çünkü bu anlatı, sistemde dışarıda bırakılanların yaşadığı adaletsizlikleri görünmez kılar.
Bir kişinin yükselmesi mümkündür. Ama bu yükselişin genellenebilir veya objektiflik ilkelerine dayalı, ölçülebilir nitelikte olup olmadığı ayrı bir meseledir.
LİYAKAT SÖYLEMİ VE GERÇEKLİK
Türkiye’de en çok kullanılan kavramlardan biri “liyakat”tir. Her siyasi aktör liyakati savunduğunu söyler. Her yönetici liyakatle hareket ettiğini iddia eder. Fakat liyakat, sadece diploma mıdır? Sadece sınav puanı mıdır? Sadece referans mıdır?
Liyakat, fırsat eşitliğiyle anlam kazanır. Eğer sistem herkese aynı mesafedeyse, o zaman başarı hikâyesi meşrudur. Ama sistem bazılarına kapıları ardına kadar açarken bazılarına kapıyı bile göstermiyorsa, o zaman anlatılan başarı hikâyesi toplumda güvensizlik üretir.
İnsanlar şunu sorar: “Ben neyi eksik yaptım?”
Çalıştı. Kazandı. Ama elendi. Neden?
Bu soruya şeffaf bir cevap verilmediği sürece başarı anlatıları da ikna edici olamaz.
MÜLAKAT GERÇEĞİ
Türkiye’de en çok tartışılan konulardan biri mülakat sistemidir. Yazılı sınav objektif ölçülebilir bir kriterdir. Ama mülakat subjektiftir. Değerlendirme komisyonunun kanaatine bağlıdır.
Kanaat nedir? Ölçütü nedir? Standartları nedir?
Bir kişi yazılıda yüksek puan alıp mülakatta eleniyorsa, kamuoyunun güveni sarsılır. Hele ki bu durum sistematik bir algı oluşturuyorsa, o zaman mesele bireysel değil, yapısal hale gelir.
Bu noktada medya ne yapar? Çoğu zaman susar.
Çünkü sistemin işleyişine dair yapısal eleştiriler yapmak risklidir. Aksine, tekil başarı hikâyelerini anlatmak ise risksizdir.
TOPLUMUN HAFIZASI VE ADALET DUYGUSU
Toplum aptal değildir. İnsanlar çevresinde olan biteni görür. Hangi akrabanın, hangi tanıdığın, hangi referansın ne kadar etkili olduğunu bilir. Kimlerin nasıl yükseldiğini, kimlerin nasıl elendiğini konuşur.
“Şeytanın yattığı yeri bilir” denir ya… İnsanlar da sistemin nerede nasıl çalıştığını az çok bilir.
Medya, topluma sürekli “Başarı, çalışanın hakkıdır” mesajı verirken, insanlar kendi deneyimleriyle bunun her zaman böyle olmadığını görüyorsa, o zaman medya güven kaybeder.
Medyaya yönelik güven kaybı başladığında ise nihayetinde en büyük kaybeden yine toplum olur.
TEKİL ÖRNEKLERLE GENEL GERÇEKLER ÖRTÜLEMEZ
Bir İçişleri Bakanı’nın akademik başarısı elbette yüksek olabilir. Hafız olabilir. Yüksek lisans, doktora yapmış olabilir. Bu, takdir edilmesi gereken bir durumdur. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ama mesele şu: Bu örnek üzerinden “Sistem tamamen adildir” algısı oluşturuluyorsa, işte orada sorun başlar.
Çünkü aynı sistem içinde daha yüksek akademik donanıma sahip insanların sistem dışına itilmesi, sürgün edilmesi, mobbinge maruz kalması gibi iddialar varsa, bu da konuşulmalıdır.
Gerçek, sadece parlatılan yüz değildir. Gölgede kalan da aynı gerçeğin bir parçasıdır.
KORKU İKLİMİ VE SESSİZLİK
Birçok nitelikli insan neden konuşmaz?
Çünkü konuşmanın bedeli vardır. Soruşturma, disiplin cezası, sürgün, dışlanma… Bu riskler gerçek ya da algısal olabilir. Ama insanlar bu ihtimali hesaba katar.
Sessizlik, çoğu zaman rızadan değil, korkudan doğar.
Medya bu sessizliği “Memnuniyet” olarak yorumlarsa yanılır. Çünkü bastırılmış bir tedirginlik ve rahatsızlık, zamanla daha da büyük bir güvensizliğe dönüşür.
BAŞARI ANLATISININ PSİKOLOJİSİ
Başarı hikâyeleri toplumda umut üretir. Bu doğru. Ama umut, gerçekle desteklenmediğinde hayal kırıklığına dönüşür.
Bir genç düşünün. Yıllarca ders çalışıyor. Sınavlara hazırlanıyor. Derece yapıyor. Ama mülakatta eleniyor. Sonra televizyonu açıyor ve “Çalıştı, başardı, yükseldi” manşetlerini görüyor.
O genç ne hisseder?
İlham mı alır, yoksa adaletsizlik mi hisseder?
İşte medya burada sorumludur. Başarı hikâyesi anlatırken aynı ölçüde sistemin sorunlarını da masaya koymak zorundadır.
DEVLETİN KAPSAYICILIĞI VE GÜVEN
Devletin gücü, sadece yasalardan değil, “tüm vatandaşlarını kapsayıcıdır” algısından da ileri gelir. Eğer insanlar atamaların adil olduğuna inanıyorsa, alınan kararları daha kolay kabul eder.
Ama atamaların sadece belirli çevrelere açık olduğu düşünülüyorsa, o zaman bu işleyiş tartışılmaya başlar.
Bu tartışma ise direkt devlete zarar verir. İktidara değil, bizzat devlete.
Çünkü iktidarlar geçicidir, devlet ise kalıcıdır.
MEDYA GERÇEĞİ NEDEN TAM ANLATMAZ?
Medya ekonomik olarak bağımlıysa, siyasi baskı altındaysa ya da ideolojik olarak tarafsa, haber seçimini de buna göre yapar.
Parlatılacak hikâyeler seçilir. Görmezden gelinecek dosyalar ise rafa kaldırılır.
Oysa gerçek gazetecilik, sadece alkışlamak değil, gerektiğinde sorgulamaktır.
Bir atama yapıldığında sadece özgeçmişi okumak değil, sistemin genel işleyişini de masaya yatırmaktır.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız