Bir insanın gerçek yüzünü merak ediyorsan ona ayna tutma. Ona güç ver. Yetki ver. Sessizliği ver. En önemlisi de “Hesap sorulmayan bir alan” ver. İşte o zaman maskeler düşer, makyaj akar, süslenmiş cümleler yerini çıplak niyetlere bırakır. Çünkü karakter, alkış altında değil; itiraz karşısında belli olur. İtiraz edenin başına gelenler, itiraz edilenlerin kim olduğunu da ele verir.
Hakkını aramak… Ne kadar basit, ne kadar masum bir cümle değil mi? İki kelime. Ama bu topraklarda iki kelime bazen bir ömür eder. Bazen işini, bazen itibarını, bazen özgürlüğünü alır götürür. Çünkü toplumsal düzen dediğin şey, hakkını aramayanlar sayesinde “düzen” olarak kalır. Hakkını arayan biri çıktığında ise birden “sorunlu”, “uyumsuz”, “marjinal”, “tehlikeli” oluverir. Aynı kişi dün sessizken makbul, bugün konuşurken fazladır. Dışlanması da bu yüzden şarttır.
Şunu net söyleyelim: Kimse hakkını aradığı için sevilmez. Sevilmek, boyun eğmenin yan ürünüdür. Hakkını arayan insan, toplumsal sistemin sinir uçlarına basar. Rahatsız eder. Gürültü yapar. Bu gürültüden hoşlanmayanlar, önce kulaklarını kapatır, yetmezse sesi kısmaya çalışır, o da yetmezse sesin kaynağını susturur. Hep aynı senaryo. Sadece oyuncular değişir, dekor yenilenir, replikler biraz daha cilalanır.
Bir insanın gerçek yüzünü görmek istiyorsan, ona “Hayır” de. O “Hayır”ın karşısında nasıl değiştiğine bak. Bir anda sesi yükseliyorsa, cümleleri sertleşiyorsa, gözleri küçülüyorsa, kelimeler tehditkârlaşıyorsa… Not al. Çünkü o an gördüğün şey, o kişinin filtresiz hâlidir. Geri kalan her şey tanıtım broşürüdür.
Hakkını aramak bu yüzden pahalıdır. Bedeli vardır. Çünkü hak dediğin şey, lütuf gibi sunulmak istenir. “Bak sana verdik, daha ne istiyorsun?” denir. Oysa hak verilmez, alınır. Alınırken de eller kirlenir, dizler yara olur, ses kısılır. Ama başka yolu yoktur. Hak, sessizce bekleyene değil; hakkında ısrar edene gider.
Bu çağda yıllardır bize sabır pazarlanıyor. Sabır bir erdem olmaktan çıkarılıp bir uyuşturucuya dönüştürüldü. “Sabret, düzelir.” “Sabret, sırası var.” “Sabret, zamanı değil.”
Sabır dedikleri şey, çoğu zaman itaatin makyajlı hâlidir. Sabredenler alkışlanır, soranlar azarlanır. Çünkü soru sormak, toplumsal düzeni bozar. Soru, çarkın içine kum atar ve o çark, insan öğütmek üzere kurulmuştur.
Gerçek yüzler kriz anında ortaya çıkar. Paylaşımda değil, paylaşım kıtlığında. Adalette değil, adaletsizlikte. Eşitlikte değil, ayrıcalıkta. Bir koltuk sallandığında, bir çıkar tehdit edildiğinde, bir hesap sorulduğunda… İşte o an herkes safını belli eder. Kimi hukuku savunur, kimi hukuku eğip bükmeye çalışır; kimi sesi kısılana omuz verir, kimi susturana yol açar.
Çok bariz olan gerçeklik ise “Hakkını arayan insan yalnız bırakılır”.
Önce etrafındaki kalabalıklar yavaşça çekilir. “Beni bulaştırma” bakışları başlar. Sonra dostlar susar. Ardından tanıdıklar uzaklaşır. Çünkü korku bulaşıcıdır. Korku, en çok da konforunu kaybetmek istemeyenlerde yayılır. Kimse açıkça karşı çıkmaz belki ama kimse yanında da durmaz. İşte o boşluktaki insan da, sadece toplumsal sistemin gerçek yüzünü değil, toplumun da gerçek yüzünü görür.
Bir de şu var: Hakkını arayanı suçlu göstermenin bin bir yolu vardır.
Etiketler hazırdır. “Provokatör.” “Nankör.” “Sorun çıkaran.” Oysa tek yaptığı şey, sözleşmeye uyulmasını istemektir. Verilen sözlerin tutulmasını. Yazılı olanın uygulanmasını. Ama yazı, sadece güçlüye hizmet ediyorsa kutsaldır; zayıf hatırlattığında ise kâğıt parçasıdır.
Bu yüzden hakkını aramak bir karakter testidir. Hem arayan için hem de karşısındaki için. Arayan, ne kadar dayanıklı olduğunu görür. Karşısındaki ise ne kadar adil olmadığını.
Güçle imtihan, insanı ele verir. Gücü eline alanın adaletle imtihanı çoğu zaman sınıfta kalır. Çünkü adalet fedakârlık ister, güç ise alışkanlık yapar.
Şeffaflıktan korkanların saklayacak birçok şeyi vardır. Hesap vermekten kaçanların hesabı kabarıktır. Eleştiriye tahammülü olmayanların özgüveni kâğıttandır. Bunlar sert cümleler, evet. Ama gerçekler yumuşak söylenince değişmiyor. Yıllardır nazikçe anlatıldı da ne oldu? Aynı döngü, aynı hikâye, aynı kaybedenler…
Hakkını aramak bazen kazanmak değildir. Bazen sadece kaybetmemektir. Kendini kaybetmemektir. Susup içten içe çürümemektir. Çünkü insan en çok kendine ihanet ettiğinde yaşlanır. Suskunluk, bazen en ağır ihanettir. Kendine karşı.
Birileri hep “neden ses çıkarıyorsun?” diye sorar. Asıl soru şu olmalı:
Neden çıkarmayayım?
Neden haksızlığa razı olayım?
Neden yanlış normalleşsin?
Bu soruları sormak bile rahatsız ediyorsa demek ki sorun soruda değil, cevaplarda.
Gerçek yüzler parlatılmış cümlelerde değil, küçük detaylarda saklıdır. Bir maildeki ton, bir toplantıdaki bakış, bir telefonun açılmaması, bir kapının yüzüne kapanması…
Bunlar tesadüf değildir. Bunlar güç ilişkilerinin çıplak hâlidir.
Hakkını arayan insan bazen kaybeder, evet. Ama kaybettiği şey çoğu zaman bir pozisyon, bir koltuk, bir onaydır. Kazandığı ise omurgadır. Omurga, en pahalı karakter göstergelerinden biridir. Çünkü satın alınamaz, devredilemez, miras kalmaz. Ya vardır ya yoktur.
O yüzden bir insanın gerçek yüzünü görmek istiyorsan, onu övme. Onu dene. Sınır koy. Soru sor. Hesap iste. Hakkını ara. O an göreceksin: Kim adaletle ayakta duruyor, kim sadece çıkarıyla. Kim insan kalabiliyor, kim ilk fırsatta küçülüyor.
Bu yazı rahat okumalık değil. Olmak zorunda da değil. Çünkü bazı gerçekler rahatsız eder. Etmeli. Rahatsız etmeyen gerçek, çoğu zaman makyajlı bir yalandır. Eğer bu satırlar birilerini huzursuz ediyorsa, doğru yere temas etmişiz demektir.
Hakkını aramaktan vazgeçersen, senden geriye sadece alışmış bir sessizlik kalır. Böyle durumlarda sessizlik, en büyük suç ortağıdır.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız