Çevirmenin Notu: Bu yazı ilk olarak New York’ta Yunanca haftalık olarak yayımlanan Voice of the Worker gazetesinin 17 Şubat 1923 tarihli 62. sayısında yayımlanmıştır.
Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:
Komünist Enternasyonal’in Dördüncü Kongresi’nde Orhan yoldaşın Türkiye’deki komünist hareketle ilişkin sunduğu rapordan, bu ülkedeki hareketle ilgili birkaç çok ilginç bilgi ediniyoruz. Ülkenin siyasi olarak ikiye bölünmüş olması nedeniyle —biri Kemalist yönetim altında, diğeri ise Sultan’ın, daha doğrusu İngiliz yönetimi altında— Türkiye Komünist Partisi’nin faaliyetleri, yakın zamana kadar zorunlu olarak ikiye bölünmüş durumdaydı.
Biz, bizim açımızdan daha ilgi çekici olduğu için ilk kısmı ele alacağız. Burada bir Komünist Partisi’nin oluşumu, Kemalizm’in Anadolu’da ortaya çıktığı —ve sonrasında kurumsallaşarak Büyük Millet Meclisi adını alan— günlere kadar uzanır. Başlangıçta Parti hem yabancı emperyalizme hem de yerel burjuvaziye karşı mücadele etmek zorunda kalmıştır. Daha büyük düşman olan yabancı emperyalizme karşı yürütülen mücadelenin küresel çapta daha önemli olduğunu göz önünde bulunduran ve aynı zamanda Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’nde alınan kararlarına bağlı kalan Türkiye Komünist Partisi, hükümetin yabancı egemenliğe karşı mücadele ettiği sürece onu destekleme tutumunu benimsedi. Bununla birlikte Kemalistlerden işçi ve köylülerin lehine demokratik reformlar talep etti ve işçi ve köylüleri bir sınıf partisi olarak örgütlemeye çalıştı.
İngiliz emperyalizmine karşı mücadelede Sovyet Rusya’nın yardımına büyük ölçüde ihtiyaç duyan Kemalist Hükümet, bu Komünist hareketi her yolla teşvik etti. Rus-Türk müzakerelerinin ilk aşamasında Kemalistler, Sovyet yetkililerine Türkiye’de halihazırda güçlü bir Komünist partinin var olduğunu resmen bildirdiler ve hatta ülkenin çeşitli bölgelerinde Türk köylülerinden sovyetlerin kurulduğunu ve faaliyet gösterdiğini dahi öne sürdüler. Kemalist hükümet, Sovyet Rusya’yı daha da aldatmak amacıyla, "Yeşil Ordu" olarak adlandırılan özel bir ordu birliği kurdu. Kemal Paşa, aslında bütünüyle burjuva unsurlardan oluşan bu birliği, övünerek "Kızıl" ya da "Bolşevik" bir orduymuş gibi sundu. Rus Sovyetleri’nin ilk elçisi Ankara’ya geldiğinde, karşısında Yeşil Ordu kalıntılarından, devlet memurlarından ve aydınlardan oluşturulmuş, "hükümet güdümünde bir Komünist Parti" buldu.
Kemal, elindeki kozları başarıyla oynadı. Ancak bu düzmece oyun sonsuza dek süremezdi. Türkiye’deki gerçek komünistler, Kemal ve yandaşlarının samimiyetsizliğini ve kötü niyetini işçilere ve köylülere anlatmaktan bir an olsun vazgeçmediler. Çok geçmeden maskeler düştü. Kemalistlerin, İngiliz emperyalizminin uydusu olan Yunanlılara karşı Sakarya Nehri kıyısında kazandığı zaferin ardından, artık dış saldırılardan korkmasına gerek kalmadığını düşünen Paşa, gerçek yüzünü ortaya koydu. "Tehlikeli" gördüğü komünistlere karşı topyekûn bir baskı harekâtı başlattı. 200’den fazla yoldaşımız hapse atıldı; burada, komünistlere usturalar ve keskin çivilerle işkence eden acımasız "zaptiyelerin" (Türk jandarmaları) elinde en vahşi muamelelere maruz kaldılar. Birçok yerde komünistler kahramanca bir direniş sergilediler. Cesur yoldaşlarımız Suphi ve Ethem soğukkanlılıkla katledildiler. Benzer baskılar, İstanbul çevresindeki bölgelerde de yaşandı.
Diğer taraftan, Franklin-Bouillon’un Ankara seferinin ardından Fransız-Türk Antlaşması’nın imzalanması; Kemalist Hükümetin Londra’daki temsilcileri aracılığıyla ülkesini “Bolşevik belasından” temizlemek için elinden geleni yapacağına dair resmî beyanları; ve daha da önemlisi, Kemalistlerin Lozan Konferansı’ndaki tutumları —ki burada sadece Sovyetlerin tavsiyelerine karşı gelmekle ve Rusya’ya verdikleri sözü çiğnemekle kalmamış, aynı zamanda İngiliz emperyalizmiyle her türlü uzlaşmaya varmak için ellerinden geleni yapmışlardır—; tüm bunlar, “Misak-ı Millî”ye ve Türk halkının gerçek çıkarlarına ihanet ederek, kendi sınıflarının —yani Türk kapitalistlerinin ve toprak ağalarının— ayrıcalık ve kazançları uğruna hareket ettiklerini göstermiştir. Tüm bunlar, Kemalist hareketin gerçek karakterini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlamış ve Türk kitlelerinin gözlerinin açılmasına hizmet etmiştir; bu durum, zamanla Kemalizmin görünürdeki gücünü zayıflatacaktır.
Bugün görüyoruz ki, Komünizm dünyanın hiçbir burjuva rejimi tarafından kabul görmemekte, hatta hoş karşılanmamaktadır. Türkiye’deki yoldaşlarımız, kendi hükümetlerinin politikasını desteklemek için ellerinden geleni yaptılar; sonuç ise baskı ve zulüm oldu. Yunanistan’daki yoldaşlarımız ise Yunan hükümetinin emperyalist politikasına karşı direndiler; onlar da aynı derecede baskı ve zulme maruz kaldılar. Bu durum her ülke için geçerlidir; burjuva hükümetlerinin ister yanında ister karşısında olsunlar, komünistler her halükârda hor görülürler. Ancak Kemalizmin vahşi saldırılarına rağmen, Türkiye’deki komünistler, burjuva milliyetçiliği tamamen ezilene dek ona karşı cesur mücadelelerini sürdüreceklerdir.
Bununla birlikte, Yunan Komünistlerinin, Yunanistan’daki burjuva hükümetinin politikalarına karşı aldıkları tavırla hiçbir ilgisi yoktur. Geçmişte, “Küçük Asya’daki ezilen Yunanlıların özgürleştirilmesi savaşı” olarak adlandırılan girişimi kayıtsız şartsız kınadığımız için hiçbir pişmanlık duymuyoruz. Zira biz, hem Venizelosçular hem de Kralcılar tarafından yürütülen bu savaşın, gerçekte emperyalist çıkarlar uğruna yürütülen suç niteliğinde bir girişim olduğuna ve işçi sınıfının çıkarlarına zarar verdiğine inanıyorduk; bugün de aynı kanaatteyiz. Yunan halkının yeni efendileri olan “devrimci” burjuvazinin şu sıralar sahnelemeye giriştiği yeni savaşın niteliği de tam olarak budur.
(gcmalatya.blogspot, 28 Ekim 2026)
Yazarın tüm yazıları için tıklayınız