İLK SON BAHAR
gittin ya
on iki ecel olur
dört mevsim on iki ay
göğsümün sol yanında
bilinmez bir iklim ağlar
üçyüzaltmışbeş gün
kan sızar yüreğim
sayamaz zamanın
kum dönencesi
kaçıncı saat olduğunu
buz tutar iç-yerim
Ebru Asya’ın kısa dizelerle kurulu “İlk Son Bahar” şiiri, yalın ama yoğun bir iç gerilimi taşıyor bize. Şiirin merkezinde ayrılık, zaman ve kendi içinde bir içsel çözülüş var. Ama yaşadığı duyguyu acıya bulamak değil, ayrılığın doğal sonucunu ölçülü, derin, ince bir sızıyla duyuruyor okura bunu.

Şiirin ilk dizesi “gittin ya” ifadesi, doğrudan ve geri dönülmez bir kopuşu anlatıyor bize. Bu kopuş yalnızca bir ayrılığı değil, aynı zamanda kendisini yeniden onarmanın yolculuğuna çıkarıyor. Ardından gelen “on iki ecel” dizesi, her yılın on iki ayını ölüm duygusuna dönüştüren güçlü bir örtük benzetme kurar. Böylece takvim, nesnel bir ölçü olmaktan çıkıp duygusal bir yarılmanın sesine dönüşür.
“Dört mevsim on iki ay” ifadesi, zamanın doğal döngüsünün devam ettiğini bize hatırlatmakla birlikte; hemen ardından gelen dizeler, bu döngünün artık sağlıklı işlemediğini söyler bize. Gerçeğin farkındadır şair. “Göğsümün sol yanında bilinmez bir iklim ağlar” dizesi, şiirin en güçlü imgelerinden biridir. Burada kalp, bir coğrafya gibi düşünülmüş olmalı; duygusal durum iklimi ise örtük benzetme olarak kalıcı bir hâle getirilmiştir. “İklim” sözcüğü, geçici bir duyguyu değil, süreklilik taşıyan bireysel bir duygunun özgün anlatımı olarak çıkıyor karşımıza. Bu nedenle acı, gelip geçen bir duygu olmaktan çıkar; varoluşun değişmeyen bir parçası hâline dönüşür. Yani yaşamın diyalektiğinin kaçınılmaz bir sonucudur; her başlangıcın bir sonu olduğu gibi, insan da bu süreci bu diyalektik döngüde kendi lehine döndürür.
Şiirin ortasında yer alan “üçyüzaltmışbeşgün kan sızar yüreğim” dizesi, ayrılığın sürekliliğini pekiştirir. “Sızar” fiilinin seçimi dikkat çekicidir. Patlayan, taşan ya da fışkıran bir acıdan söz edilmez; bunun yerine yavaş, uzun süreli ve sürekli bir iç kanama duyumunu uyandırır bizde. İçten içe, derinden derine. Şairin bu tercihi, şiirin tonunu yükseltmeden derinleştiren bir etki yaratıyor. Acı bağırmaz; ama durmaksızın, bir çatlaktan sızan suyun toprağa karışmasındaki akışı yaşatır bize, o ana taşır.
Son bölümde zaman algısı parçalanmıştır. “Sayamaz zamanın kum dönencesi” dizesi, örtülü bir benzetmeyle kum saatini duyurur bize. Kum saati, ölçülen zamanı temsil ederken, burada ölçülemez hâle gelmiştir aslında. Zaman hem akmakta hem de anlamını yitirmektedir. “Kaçıncı saat olduğunu” ifadesiyle bu belirsizlik yoğunlaşır. Sonundaki “buz tutar iç-yerim” dizesi ise şiiri güçlü bir donma imgesiyle kapatır. Başlangıçta akan, sızan ve hareket eden duygular, en sonunda donarak katılaşır. Şiir, akıştan donuşa doğru ilerleyen bir duygu yolu çizer.
Genel olarak şiir, yalın diline rağmen güçlü bir imge örgüsüne sahiptir. Zaman, beden ve örtük biçimde doğa birbiriyle uyum içinde kullanılmıştır. Şair, ayrılığı arabesk bir müziğe dönüştürmeden, doğal olan bu durumu içselleştirerek anlatır. Bu yönüyle şiir, modern lirik söyleyişe yakın dururken, geleneksel duyarlılıkla da bağını koparmaz.
Sonuç olarak bu şiir, kısa yapısına karşın yoğun bir duygusal derinlik sunan, zamanın parçalanışı üzerinden ayrılığı anlatan, başarılı ve kumaşı sıkı dokunmuş bir şiir olarak okunuyor.
“Şair işte bu dersin!..”
26 Mart 2026 / Kartal
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız