Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim.”
— Yunus Emre —
Kimi şiirler vardır; azdır ve kısadırdizleri ama, çağrışımlarıyla bizi düşünce tarihinde gezdirir.
Meltem Beyazgül’ün üç dizelik “Son İnsan” şiiri insanın dünyadaki yerini yeniden düşünmeye çağırıyor. Mitolojiden modern çağa, bireysel varoluştan toplumsal belleğe uzanan bir soruyu yeniden hatırlatır:
İnsan gerçekten ne zaman ölür?

İlkin: Üç dizelik yazıya konu “Son İnsan” şiirinin çağrısı
“Her insanın içinde tanrılar savaşır
Ve diğer insanları ölür durmadan.
Son insan öldüğünde kendi de ölür.”
“Son İnsan” şiiri doğrudan bende iki farklı çağrışım kapısını açtı. İlk iki dizede şairin, mitolojik dünyanın tanrılarına göndermesiyle, üçüncü dizede ise modern çağa ve insanına bir göndermeyle sesleniyor bize. Ayrıntısına döneceğim.
Az sözün geleneği
Bizden üç örnekle gireyim konuya:
* Yunus Emre;
“Az söz er yükü, çok söz hayvan yüküdür.”
diye sesleniyor bize çağlar ötesinden.
** Yunus Emre şiirlerini çocukluğunda annesinden dinleyerek büyüyen Fazıl Hüsnü Dağlarca;
“Bir sözcüğün kapladığı yer küçük anlattığı ondan büyükse, o şiirdir.”
diyerek, “el alıyor” Yunus'tan.
*** Necatigil ise;
“Az görün, çok görürler (Bile/Yazdı Yazılar kitabında, syf. 13)”,
“Şiir kata kata değil, ata ata yazılır.”
**** Ve İkinci Yeni’deki “eksiltme” tutumunun yansımalarıyla buluştum.
Beyazgül’ün, hem bu şiirini hem de benzeri kısa şiirleri ve yoğunluğu derin, sözlerinin kapladığı alan küçük anlamı büyük olan denemelerinden oluşan “Buluttan Düşler Koleksiyonu” da aynı geleneğin günümüze yansıması.
Bir Şiirin Yazdırdığı Dördüncü Yazı
Beni yazmaya iten çağrı da buradan doğdu. Özellikle “Son İnsan” şiiri ile “Sonra Ben Kalmışız Geriye” denemesi bu yazının kapısını araladı. Beyazgül’ün kışkırtıcı ustalığına ve derinlerdeki sessiz çağrısına kayıtsız kalmak mümkün değildi.
Hayatımız, bazen bizim dışımızdaki güçlerin çeçekişmesiyle, ara sıra da yolumuza çıkan ve bize güzellikler taşıyan insanların varlığıyla tamamlanır. Meltem Beyazgül, genç kuşaktan bir yazar olarak hayatımızın eksik bıraktığımız yanına getirip koyduğu tuğlalarıyla, kendimizde insanı yeniden inşamıza katılıyor.
Üç dizeden oluşan “Son İnsan” şiirinde, bir yanıyla da bunun aforizmal yoğunluklu bir şiir . BUndan ötürü de düşüncenin tarihinin içinde gezdirip durdu beni.
Bir Hatıranın Eşiğinde
1990 yılına, (ilk adı) Tatbiki Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde, son sınıf öğrenciliği yıllarıma alıp götürdü. Şiirden koptum kopacağım zamanlarımda, Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun beni cesaretlendiren sözleriyle bu eşiği geçmiştim.
Bununla kalmadı Mehmet Abi. Aynı bölümden sınıf arkadaşım Gırgır'ın ve Fırt’ın çizeri karikatürist Murat Alpay ile fakülte tarihinin bir ilkine imza atmamızın da sebebi oldu.
Yazın Kulübü olarak fakültenin YAZ-IN Kültür Sanat Dergisi’ni çıkardık iki sayı, Murat Alpay ile.
Bu sırada Mehmet Abiden duyduğum Valéry’nin “Bir insan onu tanıyan son insan öldüğünde ölür” sözünü, 1 Nisan 1990 tarihinde ilk sayısını çıkardığımız dergimizin ön sayfasında Jean Paul Sartre'ın olarak paylaştığımı, sözün aslında onun olmadığını da çok yıllar sonra öğrenecektim.
Bir Düşüncenin İzini Sürmek
Yaptığım araştırmalar sonucunda Meltem Beyazgül’ün “kapladığı yer küçük anlattığı ondan büyük şiiri” beni üniversite yıllarına götüren yukarıdaki sözün Antik düşünce dünyasından günümüz modern dünyasına kadar farklı biçimleriyle değişerek geldiğini gösterdi bana.
Beyazgül de,
“Son insan öldüğünde kendi de ölür.”
dizesiyle bu düşüncenin izini sürenlerden.
O yıllar Sartre’a ait olduğunu bildiğimiz bu söz ile Meltem Beyazgül’ün dizesindeki anlamın aynı düşünce kavşağında buluşmaları, eşyanın doğasının da bir sonucudur.
Nereden duymuş olursa olsun, aynı düşünceyi tarihsel boyutuyla başarmış olması kendi adıma çok güzel bir aklın ve yüreğin birlikteliğinin kotardığı bir yapıt olmuş “Buluttan Düşler Koleksiyonu”.
Beyazgül’ün bu üç dizelik şiirinin beni çağırdığı gerçek, düşünce tarihinin izini sürmem oldu. Bu iz sürmenin ayrıntılarına girmeden hem Beyazgül'ün dizesinin anlamını karşılayan hem de Sartre'a ait olduğunu öğrendiğimiz sözün aslının kime ait olduğunu yapay zekâya sordum.
**
Yapay Zekâya Sorulan Bir Sözün Hikâyesi
İşte yanıtı:
“Bu ifadeye en yakın ve en bilinen kaynak David Eagleman'dır. Nörobilimci ve yazar olan Eagleman, Sum: Forty Tales from the Afterlives (Mutlak Hiçlikten Tanrı’ya 40 Öykü) adlı kitabında "üç ölüm" kavramından bahseder:
Birinci ölüm: Vücudun fonksiyonlarını yitirmesi.
İkinci ölüm: Bedenin toprağa verilmesi.
Üçüncü ölüm: Dünyada adını anan son kişinin de ölmesi.
Maalesef bu da yaygın bir bilgi kirliliği. Bu söz Jean-Paul Sartre’a da ait değil.
İnternet dünyasında derinlikli veya varoluşsal sancılar içeren sözler, genellikle "marka değeri" yüksek olan Sartre, Baudelaire veya Nietzsche gibi isimlere yapıştırılır. Ancak Sartre’ın felsefesiyle bu söz arasında temel bir çelişki vardır.
Neden Sartre Olamaz?
Sartre, Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) akımının öncüsüdür. Onun felsefesinde "Öteki" (başkaları), insanın özgürlüğüne bir tehdit veya sınırlama olarak görülür.
Sartre'ın meşhur bir sözü vardır: "Cehennem başkalarıdır." (Gizli Oturum oyunundan).
Sartre'a göre insanın özü, başkalarının hatıralarında değil, kendi özgür seçimlerinde yatar. Bir insanın varlığını, başkasının onu hatırlayıp hatırlamamasına bağlamak, Sartre'ın "mutlak bireysel özgürlük" anlayışına pek uymaz.
Sözün Gerçek Seyir Defteri
Bu düşünce aslında bir "anonim fikir" olarak doğup, edebiyatçılar tarafından farklı şekillerde işlenmiştir:
David Eagleman "Üçüncü ölüm" olarak bu kavramı en net formüle eden kişidir.
Banksy "Söylendiğine göre iki kez ölürsünüz. Biri nefesiniz kesildiğinde, diğeri isminizi son kez söyleyen kişi öldüğünde." diyerek bu fikri popülerleştirmiştir.
Özetle: Sözün ruhu varoluşsal bir hüzün taşıdığı için Sartre etiketiyle paylaşılıyor, ancak literatürde Sartre'ın böyle bir cümlesi bulunmuyor.”
**
Düşüncenin Tarihsel Yolculuğuna kısa bir bakış
Bu düşüncenin ilk izlerine Antik Roma’da rastlıyoruz. Özellikle Cicero ve Horace gibi düşünürler insanın adının ve eserlerinin hatırlanmasının ölüme karşı direnmenin ve ölümden sonra da yaşamanın yolu olduğunu söylüyorlar.
Horace'ın ünlü dizesi bunun en çarpıcı örneği:
“Tunçtan daha kalıcı bir anıt diktim.”
(Latincesi “Exegi monumentum aera perennius”)
Horace'ın sözündeki “anıt”tan, doğal olarak taş ya da heykelden bahsetmiyor; insanın adı ve sözü olarak görüyor. Başka bir deyişle insan anımsandığı sürece, anımsayan her insanla yaşar, ölmez.
Ün ve anımsanma Rönesans döneminde bu düşünce yeniden canlanır, güçlenir. Özellikle şairler ve tarihçiler için ölümsüzlük artık biyolojik olmaktan çıkar; kültürel boyutuyla daha derin bir kavramsal anlam yüklenir.
Örneğin William Shakespeare bir sonesinde şöyle seslenir sevgilisine:
“Bu dizeler yaşadıkça sen de yaşayacaksın.”
Burada şiir, insanı bellekte tutan ve yaşatan zamanın kendisidir.
Yirminci yüzyılda düşünce, daha açık biçimiyle “bellekte” ve “ikinci ölüm” olarak görülür. Örneğin Paul Valéry, insanın varlığını başkalarının bilincindeki izleriyle ilişkilendirir. Valéry’nin düşüncesinde insan yalnızca biyolojik varlık olarak değil; başkalarının zihninde izleriyle dolaşan kalıcı bir varlıktır.
En bilinen biçimiyle şu sözde anlamını görürüz:
“İnsan iki kez ölür:
Birincisi bedeni öldüğünde,
ikincisi ise adını söyleyen son insan öldüğünde.”
Toplumcu Şiir Bağlamında
Şairin şiir anlayışına çok yakın bir yönü var. Çünkü toplumcu şiirde insan tek başına bir birey değil, ortakçı, paylaşımcı, özgürlükçü belleğin parçasıdır.
Bu bağlamda kendi şiir tarihimize baktığımızda özellikle halk şiirimizde Pir Sultan’ın deyişlerindeki başkaldırı özelliğiyle günümüze değin gelir.
Modern Türk edebiyatının toplumcu şiirinin kurucusu Nâzım Hikmet’te ölüm bile toplumsal belleğin içinde aşılır.
“Ölmek değil mesele,
mesele ölmeden önce
yaşamaktır.”
Nâzım Hikmet de aslında aynı düşünceyi bize taşır: İnsan başkalarının yaşamına değdiği ölçüde kalıcıdır.
Ve Meltem Beyazgül’ün şiirdeki arayışı, geçmişin sesiyle bugünün insanını birleştiren bir köprü olarak, okurda yankılanmaya devam edecek diyorum…
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız