Bugun...


Ahmet Kale

facebook-paylas
HEGEL ve FELSEFE NOTLARI (II)
Tarih: 29-05-2022 09:53:00 Güncelleme: 29-05-2022 09:53:00


Geçtiğimiz hafta Kıvılcımlı külliyatını tanıtma serisinde en son yayınladığımız kitabı olan HEGEL ve FELSEFE NOTLARI eserinin yayına hazırlanış sürecini yazmıştım. Kitabın eski yazıdan çevrilerek yayınlanması kolektif bir çabanın ürünüydü ama en önemli emek çeviriyi yapan sevgili Hamza Tığlay kardeşimize aitti. Bu hafta Hegel eserinin tanıtımına katkı olarak Hamza’nın kendi çeviri sürecini anlattığı dopdolu yazısını paylaşıyorum.

 

 KIVILCIMLI’NIN HEGEL YAZILARI: 7 YILLIK SERÜVEN

Sevgili Ahmet Kale’nin Doktor Hikmet Kıvılcımlı‘nın Hegel yazılarının orijinal (eski Türkçe) elyazmalarını bana teslim ettiği 2014 yılından bu yana, 7 yıl boyunca duraklamalar, zorluklar, kesintiler, ortak değerlendirmelerle geçen 7 yıllık bir sürenin ardından bu eseri Türkiye okuyucu kitlesine kazandırmanın sevincini yaşıyoruz. Bu süreç, Ahmet’in yönlendirmeleri, benim ve sevgili Şeyda Oğuz’un yoğun transkripsiyon çalışmalarıyla, sıkı ve kolektif bir emekle sonuca ulaştı. Yazımızın amacı, bu heyecan dolu sürecin özelliklerini ve bizlere öğrettiklerini okuyucuyla paylaşma görevini yerine getirmektir.

 

METODOLOJİK ZORLUKLAR

Birincisi, bu metinler bir “kitap” formatında değil, Kıvılcımlı’nın birer “çalışma notları” mantığı içerisinde oluşmuş durumdaydı. “Müsvedde” özelliği fazlasıyla ön planda olan, bir yazı planından yoksun, yer yer mükerrer (ve her nüshasında daha da zenginleşen) metinler içeren bir dizi doküman yığını ile karşı karşıyaydık. Benzer bir çalışma yürüttüğüm TÜSTAV (Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı)ndaki bir dizi belgenin, örneğin son derece titiz bir biçimde tasnif edilip numaralandırılmış Komintern belgelerinin aksine, hiçbir metodik numaralandırma ve (tarih veya konu bazında) sıralama söz konu değildi, ve birbiriyle bağlantısız yüzlerce dokümanla karşı karşıyaydık. Bu karmaşa içerisinde metinleri çevirmek bir yana, çevrilen metinleri birbiriyle ilişkilendirmek, art arda sıralamak, anlam bütünlüğü sağlamak için, Kıvılcımlı’nın (oldukça seyrek, ve takibi zor biçimde) sayfa kenarına koyduğu numaralar dışında hiçbir yol göstericimiz yoktu. Bir anlamda, bir “eski Türkçe belge yığınından”, hele de Hegel gibi karmaşık bir konuda anlamlı ve tutarlı bir bütün çıkarma işini, yani Kıvılcımlı’nın yapmayı planlayıp da vakit bulamadığı kitaplaştırma işini, onun adına ve onun anısına mümkün olduğu kadar layık bir titizlikle üstlenmek ve gerçekleştirmek görevi bizlere düştü.      

 

İkinci konu, metinlerin seçimi oldu. Son derece değerli görüşler içeren bu metin yığını içerisinde, birçok dokümanda üstü Kıvılcımlı tarafından çizilmiş paragraflar, bazen de dopdolu olmasına rağmen (muhtemelen sonradan) gene Kıvılcımlı tarafından komple üstü çizilmiş sayfalar bulduk. Bunları doğal olarak kitap çalışmamızın dışında bıraktık.           

 

Üçüncüsü, eski Türkçe metinlerin fiziksel durumu idi. Kıvılcımlı, son derece düzgün ve hemen hemen HİÇBİR imla yanlışı bulunmayan hatasız bir Osmanlıca ile yazmasına rağmen, bu çalışmayı yoğun ve meşakkatli bir siyasi pratik döneminde, (sonradan toparlanmak üzere) hızla yazdığı için, metinlerde bir paragrafı metnin  başka bir yerine sokan oklar, metin taşımaları, sayfa kenarı notları, aynı sayfaya daha minik yazılarla sonradan eklenmiş metin parçacıkları çok sayıda mevcuttu, ve bunları hem okuyabilmek, hem de bunları düz akışlı bir metnin içine yerleştirmek ciddi bir sorun oluşturdu.         

 

Dördüncü sorun, Kıvılcımlı’nın zengin yabancı dil bilgisi oldu. Bir yandan onun derin eski Türkçe bilgisi, bir dizi az bilinen ve kullanılan Osmanlıca deyimi (zeam (iddia), teşrih (anatomi), Fâsik-i mahrum gibi) “çözmemizi gerektirdi, ve bunları Osmanlıca’nın kendi bütünlüğü içinde çözmeye muvaffak olduk. Ancak diğer sorun, Kıvılcımlı’nın Fransızca kelime ve deyimleri eski Türkçe-Arapça harflerle yazması oldu (mörs (Moeurs): Örf, adet; immanan (immanent): kendiliğinden mevcut; miraj (mirage): serap….gibi) Bunları çözmek ancak editörlerin (benim ve Şeyda’nın) Osmanlıca ve Fransızca bilgilerimizi birleştirmekle mümkün olabildi.             

 

Son olarak, çözülemeyen ve Latin harflerine çevirmeyi başaramadığımız münferit kelimelerden bahsetmek gerekir. Bu tür kelimelerden birkaç harfini çözebildiklerimizi, cümlenin anlam bütünlüğü içerisinde en olası ve gerçekçi tahminle çevirdik; diğerlerini ise olduğu gibi boş bıraktık.

 

Gerek kitaba alınmayan metinler, gerekse metinlerdeki çevrilemeyen kelimeler için, Kıvılcımlı’nın Hegel çalışmasının orijinal el yazmaları sevgili Ahmet Kale’de mevcuttur, ve gelecekte muhtemel eleştiri ve düzeltme çalışmaları için bu görüntüleri online ortamda yayınlayacaktır. Umudumuz en az hatayla bu değerli çalışmayı okuyucu kitlesine ulaştırmayı başarmış olmaktır.

 

ÇALIŞMANIN KATTIĞI TEMEL DEĞER

 

Türkiye’de, özellikle sol görüşlü okuyucu kitlesinde, Marx’ı okuduktan sonra “Marx Hegel’den etkilenmiş; dolayısıyla onu iyi anlamak için Hegel’i okumak gerekir” deyip Hegel için (veya Hegel tarafından) yazılmış eserlerin Türkçe basımlarını hevesle okumaya başlayan, ancak sonra muhtemelen bu eserlerden fazla bir şey anlamayıp pes eden insan sayısı hiç de az değildir. Bu birçok solcu için “tanıdık” gelen durumu Kıvılcımlı bu çalışmasında yıllar önce öngörmüş ve buna doğru bir açıklama getirmiştir: Kendi ifadesiyle “Hegel’i Hegel gibi anlatmaya çalışanların” eserlerini anlamaya çalışmak son derece zordur; zira kendisi, zaten oldukça ayrıntılı ve son derece yeni/farklı olan düşüncesini, klasik Alman felsefi geleneği çerçevesinde bir “profesyonel Alman filozofu” alışkanlığıyla oldukça karmaşık ve anlaşılmaz şekilde yazmıştır. Eserinin bazı bölümleri hala, (muhtemelen kendisi dışında) kimse tarafından anlaşılamamaktadır. İkinci sorun ise çağdaş Türkçenin felsefi meselelerdeki kelime fakirliğidir. Hegel’de temel önem taşıyan birçok Almanca kavram ve kelimenin tam Türkçe karşılığı yoktur ve Kıvılcımlı dahi bu zorluğu bir yandan Almanca bilgisi, bir yandan da derin Osmanlıca ve Fransızca bilgisiyle göğüslemeye çalışmıştır.

 

Ancak eserin asıl farkı ve değeri de bu noktadadır. Bu çalışma Hegel’i “tanıtan”, onu “anlatan” bir eser değil, Hegel’i Marksist açıdan yorumlayıp gerek onun yaşamını, gerekse onun temel düşüncelerini tarihsel bağlamda açıklayıp sınıf mücadelesi eksenine oturtan, ve Marx’a neyi devrettiğini, ona neyi kazandırdığını bilince çıkarmayı hedefleyen bir eserdir. Bu açıdan Kıvılcımlı’nın çalışması, bir anlamda tersten, Marx’tan yola çıkarak, Hegel’i yorumlamakta, ondaki pozitif özü (ve doğal olarak tutucu yönü) açığa çıkarmayı başa koymaktadır. Bu yaklaşım, sol görüşlü okuyucu için Hegel’i çok daha anlaşılabilir kılmakta, okuyucu bu çalışma ile Hegel hakkında, bizzat onun ya da Batılı akademisyenlerin kaleminden çıkan eserlerden çok daha fazlasını öğrenmek ve anlamak şansına kavuşmaktadır. Bu açıdan, hala “diyalektiğinin elleri üzerinde yürümesi” dışında fazla bir şey bilmediğimiz ve hala bir “muamma” olmayı sürdüren Hegel felsefesi hakkında, Türkiye’nin ilerici okuyucu kitlesinin “makus talihini” kırması ve ona ilişkin bilgimizi daha da zenginleştirmesi, bu eserin muhtemelen katacağı en ciddi değerler olacaktır.

 

HEGEL’İ ANLAMAK HALA ÖNEMLİ Mİ?

 

Marksist teoriyi şu ya da bu derinlikte öğrenmiş olanlar “Hegel’in bütün tarihsel katkısı zaten Marx’ın eserinin içinde mevcuttur; o yüzden Marx’ı okuduktan sonra Hegel’i ayrıca öğrenmenin sol düşünce açısından ne faydası olabilir?” sorusuna takılmaktadır. Bu soru ne kadar “makul” gözükürse gözüksün, ciddi bir noktayı gözden kaçırmaktadır: Marksist teori “bitmiş, tamamlanmış, kesinleşmiş ve son şeklini almış” bir teori değildir ve başa koyduğu diyalektik yaklaşım dolayısıyla kendisi de gelişme halindedir. Özellikle sosyalist pratiğin (ve dolayısıyla da teorinin) son 40 yılda karşılaştığı açmazlar ve gerilemeler, bu muazzam teorinin geliştirilmesini, bu teori kapsamında formüle edilmiş ve “kesin doğru” addedilen önermelerin devrimci bir mantıkla yeniden sorgulanmasını, bu teoriyi çarpıtan yeni yaklaşımlar karşısında onun devrimci özüne uygun bir şekilde geliştirilmesini, tüm ilerici ve sosyalistler için zorunlu kılmaktadır. Bu zorunlu çabada bizlere en çok yardımı olacak olgu, Marksist teorinin doğuş sürecinin, Marx ve Engels’in Hegel’den neleri ve nasıl devralarak, bazılarını aynen koruyarak, bazılarını dönüştürerek kendi teorilerini nasıl inşa ettiklerini görmek, kavramaktır. Hegel’i kendini kendisi anlattığı biçimiyle değil, Marx’a neyi devrettiğini görmek, Marksist teorinin doğuşunun tarihsel ve teorik contexte’ini sunacağı için, bu teoriyi “geliştirmek için yeniden düşünenlere” önemli bir katkı sunacaktır.           

 

Kıvılcımlı’nın eseri bize işte bu noktada çok değerli bilgiler vermektedir.  Marx’ta temel önem taşıyan bir dizi kavram ve konuda, devlet, hukuk, altyapı-üstyapı, din, bilim-felsefe-ideoloji ilişkisi, tarihe determinist yaklaşım, Hristiyanlığın özü, Antik toplumun değerlendirilmesi, bilinç kavramı gibi konularda Kıvılcımlı, hem Hegel’in çağının çok ilerisindeki dahiyane tespitlerini, hem de bunların Marx’taki etkilerini ve uzantılarını gözler önüne sermektedir. Bu yönüyle bütün bu çalışma, örneğin Devlet ve Hukuk gibi Marksist teorinin günümüzde mutlaka derinleşmesi ve yeni sentezlere varması gereken konularda değerli ip uçları sunmakta, bir bütün olarak da Marksizm’in doğuş sürecinin felsefi boyutuna ışık tutarak daha sağlıklı bir teorik kavrayışın önünü açmaktadır.

 

KIVILCIMLI’NIN DEĞERİ

 

Bu çalışmada en çok göze çarpan olgu, Kıvılcımlı’nın sahip olduğu muazzam kültürel birikimdir. Başvurduğu kaynaklar, verdiği örnekler, yaptığı benzetmeler, ulaştığı tespitler, bir yandan içinden çıktığı Osmanlı-Türk toplumunun kültürel birikimine olan hakimiyetini, öte yandan da Batı düşüncesinin ve tarihinin ayrıntılarına ilişkin oldukça geniş bir kültürel zenginliği yansıtmaktadır. Çok değerli insanlar yetiştirmiş olan sol hareketimizde, hem Hegel’i, hem Hz.Muhammed’i, hem Osmanlı tarihini, hem Japon modernleşmesini, hem Bergson’u, hem de Servet-i Fünun’u, hem Kürt meselesini, hem de Antik toplumları aynı anda ve belli bir derinlikle ele almayı başarmış, ve bu konularda teorik metinler üretmiş  başka bir figür bulmak, ne yazık ki mümkün değildir. Bu kadar geniş spektrumlu bir teorik üretimin ülkemizde hakkının verilip verilmediği, lehte veya aleyhte, sahiplenilerek ya da seviyeli şekilde eleştirilerek gündeme alınıp alınmadığı sorusuna ise iyimser bir cevap ne yazık ki verilemez. Kıvılcımlı’nın eserinin zenginliği ne kadar saygıyı hak ediyorsa, bu esere gösterilen kolektif ilgisizlik de o ölçüde kınanmayı hak eden bir durumdur.

 

Bu satırların yazarı 2.TİP (1975) geleneğinden gelen bir sosyalisttir ve Hikmet Kıvılcımlı’ya yönelik (“cuntacı”, “garip dille konuşan bir adam”, “eksantrik bir kişilik”..gibi) ötekileştirme çabalarından geçmişte fazlasıyla nasibini almıştır. Sonuç olarak da Kıvılcımlı’yı okumam ve değerini anlamam sadece son 10 yıl içinde mümkün olabilmiştir ve bu da benim açımdan pek gurur duyulacak bir durum değildir. Dolayısıyla, onun bu eseri için harcadığım 7 yılın (ve diğer eserleri için de ilerde harcamayı düşündüğüm emeğin) bu hata için “pratikte ve pratik yoluyla verilmiş bir özeleştiri” olarak algılanmasını diliyorum.

 

Herkese faydalı olması dileğiyle… 07.09.2021



Bu yazı 660 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Sizce Türkiye'deki en büyük sorun hangisidir?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI