Bugun...


Ahmet Kale

facebook-paylas
Kıvılcımlı’nın Kaleminden Hegel’i Öğrenmek - I
Tarih: 27-10-2021 18:26:00 Güncelleme: 28-10-2021 16:27:00


 

 

"Değerli okurlar, Kıvılcımlı Külliyatını tanıtmaya devam ediyoruz. Bu haftaki eser, Ekim ayı başlarında yayınladığımız, Kıvılcımlı'nın HEGEL ve EK FELSEFE METİNLERİ kitabı. Bu kitabı eski harflerden yeni harflere  Hamza Tığlay aktardı. Tığlay'ın, kitabı ayrıntılarıyla ve büyük bir yetkinlikle tanıtan bir yazısını iki bölüm halinde paylaşıyorum." (A. Kale)

                                                                                                                  

                  Kıvılcımlı’nın Kaleminden Hegel’i Öğrenmek

 

Hamza Tığlay

 

                                                                                              

Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın Hegel yazılarını çevirmek ve basılabilir hale getirmek için harcadığımız yıllardan sonra, uzun süre bir anlamda “iç içe” olduğumuz bu eser hakkında görüş ve değerlendirme yapmak bir görev haline gelmiş bulunuyor. Kıvılcımlı’nın bu eserini bu sefer “çevirmen” şapkasıyla değil, bir “yorumcu” yaklaşımıyla ele alacağız.

 

Bu yazımızda, Hegel’i bizler için çok daha somut ve anlaşılır kılan Kıvılcımlı’nın eserinde şu olguları ön plana çıkarmaya çalışacağız:

 

     * Hegel’in düşüncesini bu denli değerli kılan unsurların tespiti ve analizi,

 

     * Marksist düşüncedeki kimi köşe taşlarının Hegel’deki kökleri, ve Marksist teorinin çağdaş sorunları açısından bunları yeniden düşünmek,

 

     * Hegel’in düşüncesindeki tutucu yön ve bunun kökenleri,

 

     * Son olarak Hegel’i analiz eden Kıvılcımlı’nın günümüz açısından da önem taşıyan özgül tespitleri.

 

Yorumumuza başlamadan önce, Kıvılcımlı’nın eserinde önemli olan, ancak çoğu zaman onun iyi anlaşılmamasına, ya da ona mesafeli durulmasına yol açan bir olguyu ortaya koyup aşmak durumundayız: O da Kıvılcımlı’nın kullandığı kendine özgü “özel” kelime dağarcığıdır. Yazar birçok eserinde olduğu gibi bu eserinde de esas olarak kendine has bir dizi kelime (tarihcil, bilimcil, dayanı, fikircil….) kullanmıştır ve bunlar için kendince argümanları mevcuttur: -sel, -sal ekinin Fransızca’dan alınmış olması, -cil ekinin Türkçeye daha uygun olması gibi.  Farklı ve özgül düşüncelere zaten çok sıcak bakmayan sol hareketimizde, Kıvılcımlı’nın bu üslubu ondan uzak durmak, kimileri açısından da onu ötekileştirmek açısından etkili olan bir gerekçe, bir argüman haline gelmiştir. Ben bu kelimeler yerine genel geçer olan “tarihsel”, “toplumsal”, (askercil ya da askersel yerine) “askeri” gibi deyimlerin kullanılmasını daha doğru buluyorum ve oldukça derinleşebilecek bu dil tartışmasını konumuzun dışında tutmak açısından sadece tavrımı belirtmekle yetiniyorum. Ancak net olan şudur ki, bu terminoloji yüzünden Kıvılcımlı’nın son derece değerli teorik çalışmalarına dudak bükülmesi, biçimsel olgular dolayısıyla içeriğe uzak durulması bizleri bir zenginliğe ulaşmaktan alıkoymuştur. Bu negatif tavra geçit vermeden, kullanılan kelimelerin “uygun”luğuna aldırmadan onu eserinin içeriğine ulaşmak ve yorumlamak, tutulması gereken tek doğru yoldur.

 

 

Felsefenin Tanımı

 

           

Kıvılcımlı bu çalışmasında Hegel’in felsefeye yaklaşımını irdelerken, onunla da uyum içinde, felsefeyi bir “bilim” olarak tanımlar. Her bilimin özgül bir konusu, nesnesi vardır; felsefenin de nesnesi “düşünce”dir. Felsefenin bir bilim olarak tanımlanması, sadece genel olarak felsefeciler camiasında değil, özel olarak Marksist felsefeciler arasında da eski bir tartışma konusudur. Geçmişte belli bir ağırlığı olan Sovyet literatüründe, (ve bugün Sovyet sonrası dönemin Rusya’sında belli bir şöhrete sahip olan) Theodor Oizerman gibi felsefeciler açısından “felsefe bir bilim olabilir ve olmalıdır” (“Felsefe Tarihinin Sorunları”, s.74). Buna karşılık teoriye önemli katkıları olan bir diğer Marksist felsefeci, Louis Althusser, felsefenin bilimden ayrılması konusunda hassas ve ısrarcıdır. Ona göre felsefenin objektif bilimselliğe indirgenemeyecek partizan bir yönü vardır ve  “felsefe ilke olarak bir bilim değildir” demekte (bkz. “Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş” s.149), felsefeyi “bilimler içindeki sınıf mücadelesi” olarak tanımlamaktadır (a.g.e). Günümüzde kendini “komünist” olarak nitelendiren Marksist kökenli filozof Alain Badiou daha da ileri giderek günümüzde felsefenin bilimin dışında kendi özgün gündemi olması gerektiğini ve geçmiş metafizik mirasın zenginliğini yeni kategorileşmeler (siyaset, bilim, sanat ve aşk gibi) üzerinden yeniden üretmesi gerektiğini savunmaktadır (“Seconde Manifeste de la Philosophie”, s.23). Felsefenin bir bilim olarak tanımlanmasının özellikle pozitivizme kapı açacağı kaygısı, bu eleştirilerin temel çıkış noktasıdır.

 

Biz burada bu tartışmada derinleşmek ve onu sonuçlandırmak yerine, Kıvılcımlı’nın Hegel üzerinden felsefeyi bir bilim olarak tanımlamasının mantığını ve bu yaklaşımdaki pozitif yöne dikkat çekmek istiyoruz. Felsefeyi bir bilim olarak tanımlamaktaki amaç, felsefi çalışmanın bir bilimsel çalışmanın titizliğine ve tutarlılığına sahip olması gerektiğine yapılan vurgudur. Başka bir deyişle felsefi çalışma hayattan kopuk ve havada “fikirler” etrafında (Kıvılcımlı’nın “uydurukçuluk” diye tanımladığı şekilde) değil, olgularla uyumlu, sağlam rasyonelliği ve mantıksal tutarlılığı ve bütünlüğü olan bir şekilde gerçekleşmelidir. Felsefeye “bilim” demenin ardındaki ısrar ve vurgu budur ve bu vurgu, özellikle Hegel’in ortaya çıktığı dönemin soyut, metafizik felsefesi göz önüne alındığında ciddi bir ileri adım teşkil etmektedir.

 

Bu yaklaşım, Hegel’in kişisel profiliyle birlikte ele alındığında onun eserindeki pozitif yönü daha da ortaya çıkaran bir nitelik kazanmaktadır. Hegel, felsefeyi besleyen 2 alan olan bilim dünyası ve sınıf mücadeleleri açısından ciddi ve ileri bir birikime sahiptir. Bir taraftan (tıpkı Marx ve Engels gibi) çağının bilimsel birikimine aşinadır. Kendi köşesinde “fikir” üreten münzevi bir filozof değil, gezegenlere ilişkin araştırma yapıp teori geliştirmeye çalışacak kadar bilgi sahibidir; öte yandan da (özellikle gençliğinde) Fransız Devriminden köklü biçimde etkilenmiş, arkadaşlarıyla birlikte “hürriyet ağacı” diken, devrimin sembolü saydığı Napolyon’a büyük hayranlık besleyen radikal bir gencin düşünsel sürecini yaşamıştır. Hegel’in çifte zenginlik içeren bu birikimi üzerinden yarattığı düşüncenin, Marx ve Engels tarafında devralınarak daha devrimci bilimsel keşifler (Darwin teorisi, hücrenin keşfi..vs) ve daha köklü sınıfsal sarsıntılar (1848 ve işçi hareketleri) çağında yeni bir teoriye, Marksizm’e yol açması bir tesadüf değildir.

 

“Elleri Üzerinde Yürüme”nin Kökleri: Hegel’in “Farklı” İdealizmi

 

Hegel’in idealist olduğu bilinir, ve onun eserini oluşturan (başta Tin (Geist) olmak üzere) “birbirinden zengin kavramlar ve fikirler senfonisi” bu algıyı pekiştirir. Ancak bu eserin içine nüfuz edilmedikçe bu idealizmin nasıl bir idealizm olduğu anlaşılamaz. Kıvılcımlı’nın bu çalışmasının en çarpıcı ve öğretici yönlerinden biri de tam buradadır: Kıvılcımlı Hegel’in eserinin içine girme ve nüfuz etme cesaretini ve becerisini göstererek bu “idealizm”in klasik idealizmden ne kadar farklı ve özgül olduğunu, belli kabulleriyle geleneksel idealizmden ne denli uzaklaştığını, ve temel yaklaşımlarıyla ne kadar çok noktada yeni bir materyalizme, hayatın olgularını temel alan bilimsel ve devrimci bir dünya görüşüne açık kapı bıraktığını bize göstermektedir. Onun en büyük felsefi katkısı olan diyalektiğe daha varmadan, onun “Fikir-Kavram-Gerçek” arasında kurduğu ilişki, en baştan onun idealizmini geleneksel (Berkeley ya da Fichte misali) “kurşun geçirmez” idealizmlere nazaran daha “iğreti” (mal placé), kolayca “tepetaklak olabilecek” farklı bir idealizme dönüştürmektedir. Bu noktaların ne olduğunu, Kıvılcımlı çalışmasında değişik fırsatlarla vurgulamaktadır.

 

Kıvılcımlı’nın bu yöndeki tespitlerine girmeden önce biz 2 noktayı vurgulayalım. Birincisi, yukarda bahsettiğimiz Hegel’in “felsefeyi bilim ciddiyetiyle ele alma” titizliğidir. Felsefi fikirleri gerçeklikle sürekli ilişki içinde tutmak ve bu fikirlerin iç tutarlılığını sürekli gözetmek, tanım itibariyle filozofu spekülatif, salt kurgusal bir idealizmden uzak tutmaktadır. İkincisi ise Hegel’in düşüncesinin köşe taşlarından biri olan şu tespitidir: “Rasyonel olan her şey reeldir”. Bu tespit, hareket noktası olarak aklı almakla beraber, Hegel araştırmacısı Jean François Kervégan’ın da belirttiği gibi, bu cümledeki “..dir” fiili çift yönlüdür. Yani “Reel olan her şey rasyoneldir”i de kapsamaktadır. (“Hegel ve Hegelçilik”, s.24)  Yani kategori olarak idealist olarak nitelendirilecek olmakla birlikte, realite ile bütünleşmiş bir rasyonaliteyi başa koyan her felsefe, materyalizme açık kapı bırakmaktadır. Nasıl ki aklı ve düşünceyi (meşhur “Cogito”suyla) başa koyduğu için idealist olarak nitelendirilen Descartes, her düşünceyi sorgulayan keskin rasyonalizmiyle ve bilimselliğiyle (özellikle doğaya ilişkin konularda) materyalist sonuçlara varmış ve Fransız materyalizmine kapı açmışsa, Hegel de bu realiteyle bütünleşmiş rasyonalizmi ile (ve daha sonra gelecek diyalektiğiyle) yeni, daha gelişkin bir materyalizmin kapılarını açmıştır.

 

Kıvılcımlı, Hegel,’in Fikir, Kavram ve Gerçeklik arasında Hegel’in kurduğu ilişkiyi şöyle tanımlıyor:

 

Hegel’in felsefe anlayışı bütün idealist kılığına rağmen olağanüstü ciddi, bilimcil ve yerindedir. Şöyle yazar:

 

Felsefe, fikirlerle uğraşır. Yoksa dar anlamda kavramlarla uğraşmaz; tersine felsefe, yalnız hakiki kavramın (yoksa pek çok defa öyle anılan ve anlayışın soyutça belirlenişinden başka bir şey olmayan kavramın değil, hakiki kavramın) gerçekliğe sahip olduğunu, ve sırf gerçekliği kendisine verdiği için gerçekliğe sahip olduğunu ispatlar.” (Hegel, HFT Giriş, 1/47)

 

Kıvılcımlı Hegel’in bu yaklaşımı karşısında şöyle nida etmekten kendini alamaz: “Böyle idealistin eli öpülmez mi?”. Devam eder:

 

Önüne gelen “kavram” kavram değildir. Daha doğrusu Hegel iki türlü kavram ayırt eder:

 

  1. Dar anlamda kavram: soyut anlayıştır. Kavram adıyla anılsa bile sahte kavram olabilir.

 

  1. Geniş anlamda kavram: somut gerçekliktir. Gerçekliği kendi kendisine veren, hakiki kavram olabilir.

 

Hegel felsefenin konusunu Fikir’de buldu. Bütün gerçek varlığın kaynağını da Fikir’de bulur. Ama Fikir’i daha ele alırken onun sahte bir “dar kavram” olmamasını, “hakiki kavram” olmasını şart koşar.

 

“Hakiki kavram” nedir? Her şeyden önce soyut olmayan, yani “gerçeklikten” kopuk olmayan kavramdır. “Hakiki kavram” : “Gerçekliği veren, gerçekliğe sahip olan” kavramdır.

 

Gerçeklikle sıkı bağ kurma ısrarının materyalizme nasıl kapı açtığını şöyle vurgular Kıvılcımlı:

 

Buraya dek anlatılanlara yakından bakalım. Görünüşte Hegel, her şeyi “akıl”dan, “fikir”den, “ruh”tan fışkırtır. Ancak görünen Hegel’de fikir: (Kavram + gerçekleşme) dir. Kavramı ciddiye alabilmek için, mutlaka gerçekleşmiş durumda bulmak ister. Böylece Hegel gerçeklikten kıl kadar ayrılmadığı için, ruhla maddeyi bir tek varlık durumuna sokmuş olur. Çünkü Hegel’in gerçekleşme dediği şey, bilimin anladığı gerçekleşmedir. Hegel’in gerçeği, bütün olarak maddeci gerçekten ayırt edilemez.

 

Hegel’in mantığını kendi içinde izleyen Kıvılcımlı, orada idealizmin inkarına varan çelişkiyi şöyle yakalar:

 

(Hegel’e göre) “Felsefenin nesnesi, kavramdan yola çıkarak İde’yi, Fikir’i geliştirmektir. Çünkü, Fikir, nesnenin sebebidir. Yahut maddeye has olan asli (immanent) gelişimi gözetlemektir; ki bu da aynı şey demektir.” (Hegel, keza)

Hegel burada biraz daha kendisini ciddiye alsa, artık kendi kendisini inkâr etmiş olur. Hegel’in kendisi: “Fikir nesnenin sebebidir” diyor. Ama Madde ile fikir arasında bir fark mı bırakıyor ki? Hegel’e göre madde de gelişir, Fikir de gelişir. Her ikisinde de değişmez olan şey gelişmektir. Gelişme dışında ne kavram kalır, ne madde. Yani maddenin de, kavramın da özü gelişmedir.

 

Devam eder:

 

Mademki: “Fikri geliştirmek = Maddenin gelişimini gözetlemektir.”, fikir ister istemez maddenin ardından yürüyecek, yani maddeyi izleyecek, maddeye tabi olacaktır. Çünkü maddeyi izlemediği ve dolayısıyla maddeye tabi olmadığı, maddenin gelişimini gözetleyip kavramlaştırmadığı anda, fikir sahici bir fikir olmakta yaya kalır. Bu yüzden fikir maddenin sebebi olmaktan çıkar. Tam tersine: “madde fikrin sebebi” olur.

 

“Maddenin gelişimini gözetleme” ve pratiğe yaptığı vurgunun, Hegel’de yol açtığı diğer çelişkiyi şöyle yakalar Kıvılcımlı:

 

            İşte akıl veya ruh hem bu hakikati, hem de Ben’i muhakkak saymıştır.

Böylece bir muhakkaklığa (tayin – Certitude) e varmak teori ile pratiği birleştirmekle olur. Teori “içerilleşme: (interiorisation)” dir; pratik “dışa yaklaşma (exteriorisation)dur. Öyleyse Ben’i, ruhu sübjektiflikten, (kimesnecilliğin mahpusluğundan) kurtaracak olan şey pratiktir. Ama bunu daha söyler söylemez nereye gelmiş oluyoruz? Marks’la Engels’in: Hakiki pratik, olayların mihenk taşına vurmak metoduna. Böylece Hegel’in kendi mantığı, kendi kendisini inkâra götürür. Gerçeklik öylesine ihtilalcidir ki, Hegel ondan kopmamaya çalıştıkça, ikide bir, bütün alanlarda ister istemez kendi kendini inkâr etme kapıları açacaktır.. Ve bütün o kapılardan yola çıkan Marks’ı, Engels’i, tarihcil maddeciliği bulacaklardır.

 

Kaba materyalizmin maddenin önceliğini vurgulama adına fikri ve aklı kabaca maddeye indirgeme yanlışına karşı, Marx ve Engels’de (onları Feuerbach’dan uzaklaştıran) temel yaklaşımı, madde-fikir ve (praxis kavramı temelinde) “özne-nesne” bütünlüğünün köklerini Hegel’de şöyle teşhis eder Kıvılcımlı;

 

 

Hegel’i kaba materyalizmle kapıştıran her şey, hep insancıl olayların, sosyal ilişkilerinde değerlendirilmesinde toplanır. Hegel, sosyal olayları tümüyle tarih gerçekliği içinde ele alırken, kendisi de farkına varmaksızın, Evrensel’i, Ruh’u, iradeyi, hürriyeti hep birden tarihcil bir prose durumuna sokar. Böylece, haberi olmadan, bir çeşit tarihcil maddecilik müjdecisi olur. “Hukuk Felsefesinin Temel Çizileri” eserinin “Giriş”inde “biçimcil evrensellik”i eleştirirken sırf “formel:biçimcil” kalmanın yersizliğini şöyle belirtir:

 

Ama bu biçimcil evrensellik hakikati kendisi için belirlendirilmemiş bulunur. Ve kendine has belirlendirilişini (spesifik determinasyonunu) ancak maddenin içinde bulur: Kendi kendini belirlendiren evrensel, irade, hürriyet olur. (H. A.y. , s.71)

Biraz laf ebeliğine dönen felsefe terminolojisinin kalabalığı içinde Hegel: Her şey: “evrensel hakikat”; anlamında Fikir’e çeviriyorum satadursun evrenselin “biçimcil: formel” kalmayıp “ancak maddenin içinde” belirlendiğini açıklar açıklamaz, iradeyi de hürriyeti de maddenin çekimine ve hareketine bağlar. Maddesiz kavram, kavramsız madde kalmaz. Kaba deyimle bu: “Ha Arap hacı, ha hacı Arap” demeye benzer. Maddesiz olamayan idealizm, bir anda topu atar. Marksist felsefenin de söylediği bundan başka bir şey olmayacaktır.

 

Yeni, devrimci bir materyalizme açtığı bütün bu kapılar, ilerde Marx ve Engels tarafından değerlendirilecek olmakla birlikte, bu yaklaşım Hegel’i bizzat kendi çağında bile devrimci sonuçlara varmaktan alıkoymaz. Bun en somut örneği Hristiyanlığa ilişkin analizleridir. Hegel “Tanrı” kavramını mümin bir Hristiyan’ın katı inancı ve naifliğiyle değil, kendi ilgi alanındaki nesneyi inceleyen bir bilim adamı (örneğin ağacı inceleyen bir botanikçinin) ciddiyeti ve soğukkanlılığı ile ele alır:

 

(Hegel’e göre)“Tanrı ancak kendi kendisini tanıdığı ölçüde Tanrıdır. Oysa tanrının kendi kendisini tanıması, ayrıca insanda kendi bilincine varması demektir. Ve insanın tanrı üzerine edindiği bilgi, tanrıda kendi kendisi üzerine edindiği bilgi içinde devam eder.” (H. 564, B.781)

 

Gerçek diyalektiğin yaman, hatta korkunç yanı bu: Her şey Fikir-Ruh-Tanrıdır, derken: bütün bu şeylerin insan dışında var olamayacağı sonucunu çıkarır. Tanrı insandır = insan tanrıdır dengesi ortaya çıkmıştır.

 

Buradan maddeciliğe ansızın atlamaya ne kaldı? Hemen hemen hiçbir şey. Daha doğrusu diyalektiği gerçekten kavramak yeter ! O zaman en materyalist tarihcil düşüncenin determinizmi karşımıza çıkıverir.

 

Kıvılcımlı’nın bütün bu analizleri, “elleri üzerinde yürüme”nin mantığını net biçimde açıklamaktadır: Hegel’in kendi dehası ile geliştirdiği bu muazzam düşünce sistemi içindeki çelişkiler ve devrimci-materyalist bir dünya görüşüne açtığı kapılar, Marx ve Engels tarafından cesaret ve basiretle sonuna kadar götürülmüş, Hegel’e ve düşüncesine ket vuran (ve aşağıda ele alınacak olan) sınıfsal, siyasal ve felsefi zincirler cesurca kırılarak yepyeni bir dünya görüşünün temellerine ulaşılmıştır. Bu noktada Kıvılcımlı, Marx ve Engels’in Hegel’in eserine olan bağlılıklarının sebebini ortaya koyarak, onlarla birlikte bu büyük Alman filozofuna bir saygı duruşunda bulunur:

 

Hegel’in en güzel yanı, yani saf çocuk yanı: Böyle kendi kendisini çürütmesidir. Ve daha güzel yanı ise: kendi kendini çürütmekten hiçbir zaman geri almaması, sonuna dek götürebilmekten yılmamasıdır. O zaman düşünce namusu olan bir insanla karşı karşıya gelmiş olmanın rahatlığıyla, Hegel’i hem ayağı ile izlememek, hem saygı değer bulmamak elden gelemez. Marks ve Engels’in, bütün ömürlerince Hegel’e toz kondurmamakta ne denli haklı oldukları burada gizlidir.

 

 

Diyalektiğin Tarihsel Kökleri ve Hegel

 

Kıvılcımlı bu çalışmasında Hegel’in tarihsel olarak alamet-i farika”sı olan diyalektiğin izlerini geçmiş çağlara kadar sürer. Aristo başta olmak üzere geleneksel felsefede olumsuz bir düşünsel olgu, bir “yanlış” ve “tutarsızlık” olarak algılanan çelişkinin nasıl bir “gerçeği ortaya çıkarma ve algılama aracı”na dönüştüğünü tarih içinde takip eder. Bu çerçevede Heraklit, Giordano Bruno, Descartes, Spinoza’da hem “çelişki”nin pozitif bir düşünsel kategori olarak algılandığını tarif ederek, hem de Hegel üçlüsünün (tez-antitez-sentez) köklerini bularak diyalektiğin tarihsel serüvenini aktarır. Bu süreçte, Hegel’e zaman olarak en yakın olan Kant’ın tanımı, muhtemelen en güçlü olandır:

 

Kant: Hemen hemen Hegel’in başlıca terimlerini hazırladı. Yaptığı kritikte “zıtların koinsidans’ı (bir arada bulunması, bir araya gelmesi) hakikatin anası olur” kanısına vardı, Hegel bu kanıyı işledi.

           

Hegel çelişkiyi ve zıtların çatışması üzerinden değişimi ve gelişimi kurgulamaya başlar. Değişimin “uğrak”ları olan 3 momenti, tez-antitez ve sentezi kavram olarak inşa eder. Daha sonra bunları temel alarak bir dizi (elbette gerçeklikle bağı olan) soyut kavram geliştirir: Nitelik-nicelik, kendinde, kendisi için ve kendinde-kendisi için, ..vs, ve Kıvılcımlı’nın da bizlere aktardığı “tablo”larda somutlaşan ayrıntılı bir düşünce sistemi kurar.

 

İlk bakışta bu “tablo”larda somutlaşan muazzam gelişkinlikte ve ayrıntıdaki düşünce sistemi, geleneksel idealist felsefenin bir üretimi, sıkça rastlanan idealist filozof şablonlarına benzemektedir. Ancak Hegel, Kıvılcımlı’nı deyimiyle bir “uydurukçu” değildir ve onun “Kavram ancak gerçeklikten geçerek Fikir haline gelir” düsturunu hatırladığımızda fark ederiz ki bu fikirlerin hepsinin gerçeklikte bir karşılığı vardır. Dolayısıyla bu gelişkin düşünce sistemindeki her kategoriye, Hegel gibi içeriden, “mükemmel bir fikir sistemi” üzerinden değil, dışardan, yani maddi ve objektif gerçekliğin dünyasından bakıldığında, bu diyalektik kategorilerin her birinin maddi dünyada da anlam taşıdığı, bir karşılığı olduğu, buradaki süreçleri kavramada son derece etkili birer araç olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunu fark etmenin ve bu tespiti sonuna kadar götürmenin onuru Marx ve Engels’e aittir. “Elleri üzerinde yürüyen diyalektiği ayakları üzerine oturtma” aslında Hegel tarafından devasa bir düşünsel üretimle geliştirilen, doğayı ve toplumu kavrama ve dönüştürmede muhteşem araçlar sunan diyalektiğin, bir idealist düşünce sistemi içinde hapsolması mantıksızlığına son vermek, onu son kalan “idealist” zincirlerinden kurtarıp taşıdığı büyük dönüştürücü enerjiyi açığa çıkarmaktır.

 

Diyalektiğin Hegel’ci diyalektikten Marksist diyalektiğe dönüşmesi de, kendi içinde “diyalektik”, yani zıtlıkları ve nitelik değişimini içeren bir süreçtir. Başka bir deyişle, kabaca Hegel’in sisteminde “Tin” kelimesinin yerine “Madde”yi koymak bize Marksist diyalektiği vermez. Marksist, maddeci diyalektiğin oluşması ve gelişmesi de, doğal olarak sosyalist mücadelenin teoride ve pratikteki evrimi ve güçlenmesiyle paralel olarak gelişecektir. Kimi Marksist düşünürler Hegel’deki kimi kategorilerin (örneğin “olumsuzlamanın olumsuzlaması”nın) materyalist değil idealist bir öz taşıdığını ve maddeci diyalektiğe ait olmadığını savunmaktadır. Bizi konumuzdan uzaklaştıracak bu tartışmaları zikretmekle yetinelim. Ancak bir mantık ve metot olarak maddeci diyalektik, daha sonra da yeni araç ve yaklaşımlarla zenginleşmiş, örneğin 20.yüzyılda “eşitsiz gelişme” kategorisi, birbirini etkileyen , hatta belirleyen farklı maddi süreçlerin değişim temposundaki farklılıkların yol açtığı kriz ve deformasyonlara dikkat çeken yönüyle diyalektik metoda ciddi bir katkı sağlamıştır. Ömrünü sonuna doğru yazdığı kitapta Marksist filozof Althusser, doğayı ve toplumu dönüştürme mücadelesi, yani bilimler ve sınıf mücadelesi sürdükçe diyalektiğin yeni araç ve yaklaşımlarla, yeni “kurallarla” sonsuza dek zenginleşeceğini belirtmiştir.

 

Marksist Sosyal Düşüncenin Hegel Sistemindeki Tomurcukları

 

Kıvılcımlı, bu çalışmasında bizim de şu gerçeği net görmemizi sağlamaktadır: Marx ve Engels, Hegel’den sadece diyalektiği alıp, onu sosyal gelişmeye uygulamakla kalmadılar; bizzat Hegel’in tarih ve toplum hakkındaki tespitlerinden de direkt olarak etkilendiler ve eserlerine yansıttılar. Bunları inceleyelim:

 

Tarihte Altyapı-Üstyapı ve Sosyal Determinizm

 

Marx ve Engels’in sosyal düşüncesinde temel önem taşıyan altyapı-üstyapı kavramı, toplumsal gelişmeyi belirleyen ana ve temel unsurları, ve bunların belirlediği, yer yer bunların yansıması olan 2 seviyeyi, 2 farklı “toplumsal olgular kümesi”ni ayırt eder, ve tarihsel olayları açıklamada bu ayrım ve kategorizasyon onların düşüncesinde belirleyici bir öneme sahiptir. İlginç olan şudur ki, Hegel’de de bu tarzda bir “belirleyici toplumsal olgular” ve “belirlenen toplumsal olgular” ayrımı vardır:

 

Toplum içinde bulunan insanların sosyal ilişkileriyle bu sosyal ilişkilerin bir alt (temel), bir üst (üstyapı) diye iki tipe ayrıldıklarını Hegel görüyor: 1- Alt, temel sosyal ilişkiler: (Hukuk + Görenekler + Ahlak)dır;  2-Üstyapı sosyal ilişkiler: (Güzel sanat + Din + felsefe) dir.

 

Gördüğümüz gibi, Hegel’de de ilkel ve basit bir “altyapı-üstyapı” anlayışı vardır; ancak burada tüm kategoriler (hem alttakiler, hem üsttekiler) düşünceye ve fikre aittir, ve yaklaşım bütünüyle idealisttir.  Şöyle diyor Kıvılcımlı:

 

Hegel en üst, en alt sosyal ilişkileri ve onlarla kişi bilincinin ve psikolojisinin diyalektik ilişkisini pek güzel seziyor. Ama bütün o ilişkilerin topu birden toplumun üst yapısında olan bitenlerdir. Oysa toplumun bir de üzerine yaslandığı büyük, derin, geniş, ekonomi temeli vardır. Her kişinin ve bütünüyle toplumun alın yazısını çizen, herkesi her an can evinden vuran ve belirlendiren ekonomi ilişkileri bilinmedikçe: Hiçbir üst yapı ilişkisi ve olayı yeterince anlaşılamaz.

 

Bu “fikir tomurcuğu”nun niçin gelişemeyip idealist bir çerçevede hapsolduğunu da Kıvılcımlı tarihsel çerçeve (contexte) içerisinde şöyle açıklamaktadır:

 

Hegel, değil ekonomi temelini, onun doğrudan doğruya belirlendirdiği üst yapı ilişkilerinin en güçlüsünü, yani sosyal sınıf ilişkilerini bile göz önünde tutamamaktadır. Derebeyi artığı geri Almanya’da Hegel zamanı sosyal sınıf ilişkileri netleşmek, keskinleşmek şöyle dursun, henüz milletleşme prosesi bile gelişmemiştir. Ortada hayvan içgüdüsüyle zor kullanmaktan başka hiçbir şeye inanmayan bir sürü Alman derebeyi, Almanya’yı arttıranın üstünde bırakılmaya hazır bir dağınık topraklar mozaiğine çevirmişlerdir. Hegel, bütün o acıklı durumu yorumlayacak ne ekonomik, ne sosyal sınıfcıl bir anahtarı elinde tutamamaktadır. Her şeyi kafasıyla çözecektir. Onun için, kafa işleyişinden, düşünce kurallarından, diyalektik mantıktan başka hak edebileceği izah yoktur.

 

İşçi sınıfının çıkışıyla birlikte tüm Avrupa’yı saran ve Almanya’nın köhne yapısını da sarsmaktan geri kalmayan sınıf mücadeleleri çağında, Marx ve Engels bu tümüyle idealist “altyapı-üstyapı” ilişkisini maddi ve bilimsel bir çerçevede yeniden formüle etmek için gerekli tüm malzemeyi ve netliği bulacaklardır.

 

Buna karşılık, Hegel’in tarihsel ve toplumsal düşünceleri gerçeklikle bütünleştirme, açıklama, sebep sonuç ilişkisini bulma ısrarı, onda Marx ve Engels’e devredeceği değerli bir fikir mirası olan “sosyal determinizm” yaklaşımını geliştirdi:

 

(Hegel) Bütün sübjektif düşünceleri, ancak toplum tarihinin gerçekleri ile karşılaştırıp ayarlar; toplumdaki her kuralı ve her kurumu düşünce açısından tarihte sigaya çeker. Bu Hegel’in artı yanı olur.

 

Hegel keyfî gibi gelen ve artan sübjektif düşünceyi tarihcil ve sosyal gerçekliğin objektifliği altına sokar. Düşünce gelişi güzel olmaktan çıkar. Yalnız kuru mantığın mekanizmasına uyacak yerde gerçekliğin disiplini altına girer. Bu düşünce gelişiminde, tersine de konulmuş bulunsa; ileriye doğru atılmış büyük bir adım olur.

 

Düşünce alanında sosyal determinizm bulunduğunu Marksizm çürütülemez, geri alınamaz ve kaçınılamaz keskinlikte ispatladı. Ancak sosyal determinizmi hazırlamakta Hegel’in çabaları az olmadı. Hegel’in Ruh fenomenolojisinde Mutlak Ruh dediği şey, hukuk diyalektiğinde: Objektif Ruh dediği şey, yakından bakılacak olursa marksizmin sosyal determinizminden başka bir şey değildir. Yalnız Hegel’in sosyal determinizmi tersine (kafası üstünde: Ruh temeline dayatılarak) durdurulmuştur. O bakımdan Hegel’ciliğe “tersine tarihcil maddecilik” adı da verilebilir, yahut “tersine sosyal determinizm” dahi denilebilir.

 

Bu noktada, Hegel’in Marx’a devrettiği değerleri tespit etme açısından bu çalışmada yer almayan bir olguyu zikrederek Kıvılcımlı’nın bu değerli çalışmasına, mütevazi bir katkı yapmaya çalışalım:

 

 

“Aklın Hilesi”

 

Hegel, tekniği “doğaya karşı aklın hilesi” olarak tanımlar. Bu ilginç tanımın mantığı şudur: İnsan teknik bir araç kurarken, örneğin bir dere üzerinde su değirmeni inşa ederken, bir tür “doğaya hile yapmaktadır”. Su kendi halinde akarken, biz değirmen sayesinde (yani “aklın hilesiyle”) suyu kendi amaçlarımız için kullanıyoruz ve suyun doğal olarak bundan haberi yoktur. Su kendi halinde akarken aslında bize, bizim amaçlarımıza hizmet etmektedir.

 

Ancak doğaya hile yapan insan başka bir açıdan da tarihin “intikamı” ile karşı karşıyadır. Tarihin aklı da, insana “hile yapmaktadır”. İnsanlar tarihte bir dizi düşünsel gerekçeyle sayısız eyleme girişirler: “Kilisenin zaferi için, İslam’ın egemenliği için, hain kıralı devirmek için, A toplumuna karşı B toplumunun gücünü göstermek için, Cumhuriyet için, dindeki sapkınları ezmek için, anarşiye son vermek için…vs” Hegel’e göre bütün bunlar da tarihteki Aklın insana kurduğu hilelerdir. “İnsan eylemlerinin tarihsel içeriği, ne denli büyük olursa olsun, bunlara girişenlerin öznel motivasyonlarına indirgenemez” (J.F.Kervégan, “Hegel ve Hegelcilik”, s.29) Aslında bu eylemleri yapan insanlar, bambaşka, (tıpkı akan su gibi) bilmedikleri, zerre kadar haberi olmadıkları temel bir güce ve onu hedeflerine hizmet etmektedir. Bu güç, Hegel’ göre tarihin Aklı, ya da Tin’dir.

“Tin” kavramının getirdiği idealist çerçeveyi bir tarafa bırakırsak, bu yaklaşımın çağına göre taşıdığı muazzam devrimci bakışı ve düşünsel sıçramayı net görürüz: İnsanları toplumda harekete geçiren belirleyici öğeler, onların kendi eylemleri hakkında söyledikleri gerekçelerden ve motiflerden tümüyle farklıdır ve bu eylemlerin temelleri başka bir yerde aranmalıdır. Marx ve Engels’in toplumu ve tarihi yorumlarında en temel öğe budur ve bu yaklaşımı geliştirmenin onuru, vardığı idealist sonuca rağmen Hegel’e aittir. Hegel tarihteki ”Akıl”ı, tüm tarihi teleolojik bir son (bir “telos” ) olan ve Prusya devletinde somutlaşan “Modern Devlet”e yönelten bir unsur olarak yorumlar. Ancak “tarihin hilesi”ni keşfetme, yani insanları yönlendiren (ve farkında olmadıkları) belirleyici unsurları tespit etme arayışı ve ısrarı, Marx ve Engels’i toplumun maddi temeline, yani üretim ilişkileri ve sınıf mücadelesi olgusuna ulaştırdığında, tüm tarihsel olaylar yepyeni bir anlam kazanacaktır. Böylece Fransız devrimi, Avrupa din savaşları, iç savaşlar, istilalar insanların söyledikleri motiflerin ötesinde yeni bir anlam kazanacak ve bunların ardındaki “Akıl”, yani üretim ilişkileri ve sınıf mücadelelerinin iç mekanizması birçok olayı anlaşılabilir kılacaktır.

 

Bu noktada son söyleyeceğimiz şey, bu “tarihin hilesi” olgusunu çağdaş toplumsal mücadeleler açısından da göz önüne almaktır. Sosyalistler, Marksizm’in tarih için getirdiği yaklaşım ve çözümleri kapitalist toplumda durdurup kendi pratiklerini bu analizlerin dışında tutma ve kendilerini de bu yaklaşımların ışığında inceleme görevinden kaçma lüksüne sahip değildir. Şunu söylemek istiyoruz: Sosyalizmin fikrinin ortaya çıktığı 19 yy. ortasından bu günlere kadar, dünyanın dört bir yanında “sosyalizm” adına yüzlerce siyasi hareket ve örgütlenme oluştu ve gelişti. Bunların bir kısmı iktidara dahi gelemeden burjuvazinin elinde birer enstrüman haline geldi; bir kısmı iktidara geçer geçmez kimlik değiştirdi, bir diğer kısmı uzun süre sosyalizm fikrinde ısrar ettikten sonra çözülerek modern burjuva ulus-devletlere dönüştüler, diğerleri ise ısrarla ve zor koşullarda bu soylu ideali kurmak ve sürdürmek için çabalarına devam ediyorlar. Dünya Sosyalist Hareketinin teorik ve politik sorunlarını tartışmak bu yazının kapsamı dışındadır. Ancak Hegel’in Marks’a devrettiği bu “tarihin hilesi” olgusu, en azından bu konudaki çabaya farklı bir ışık tutacak ve bir anlamda onun gündemini “hafifletecek” bir olanak sunabilir. Soru şudur: “Sosyalizm” adına yola çıktığı iddia eden bu yüzlerce hareketten hangileri gerçekten sosyalizm, yani Marx’ın deyimiyle “özgür üreticilerin el ele vererek üretimi ve toplumsal yaşamı birlikte organize ettikleri bir toplum” için  mücadele etti ve ediyor, öte yandan hangileri “sosyalizm” adına mücadele etme iddiasındayken aslında temelde bambaşka hedeflerin ve saiklerin (bağımsız bir ulus-devlet?, yaşam koşullarının iyileşmesi?, gelişmiş kapitalist toplumlardaki moderniteyi yakalama?..) hedefine hizmet ettiler ve ediyorlar? Başka bir deyişle “Tarihin Hilesi”nin 150 yıllık sosyalist harekette izdüşümleri var mıdır ve bunlar nelerdir? Bu sorular kışkırtıcı sorulardır ve bir yandan sosyalist hareketi değersizleştirme tehlikesini içinde barındırmaktadır. Ancak Marksist düşüncenin Hegel’deki köklerini araştırmak, bu olguyu kaçınılmaz biçimde gündemimize getirmekte, ve inkarcı savrulmalara düşmeden bu soru üzerine düşünmek gerekli hale gelmektedir.

 

Devlet

 

Kıvılcımlı, Hegel’in devlet konusundaki yaklaşımını analiz etmeden önce onun “Sivil Toplum” konusuna getirdiği açılımı inceler. Hegel’de “sivil toplum”, bugünkü çağdaş içeriğinden daha farklı ve sınırlı bir içeriğe sahiptir. Bu deyimin Almanca karşılığı olan “Bürgerlische Gesellschaft” köyü dışlayan ve şehirli yaşamı temel alan bir deyimdir ve proletaryanın bağımsız bir olgu olarak ortaya çıkmadığı tarihsel koşullarda bu sivil toplum, aslında “şehirli burjuva toplumu” ifade etmektedir. Hegel bu “sivil toplum” a karşı eleştirel ve mesafelidir, zira kapitalizmin yol açtığı toplumsal kargaşa ve çöküntüyü kesinlikle reddetmektedir:

Modern bir düşünür iken, burjuva toplumunun bütün rezilliklerini açıkça görüp tedirgin olmasından kaynak almış görülür. 1806-7 yılı İena üniversitesine verdiği dersler: Serbest rekabetçi kapitalist düzeninin toplumu kör kanunlarla mahşere çevirdiğini belirtir. Ona göre modern toplumun en büyük faciası: “Bırak geçsin, bırak yapsın!” parolasıdır. Koca bir toplumu alın yazısı özel teşebbüs diye süslenen tek kişinin çıkarcılığına teslim etmek, dünyayı iç yırtınmalarla çürütmek olur. Kişi böyle bir toplumda fırtınaya tutulmuş dümensiz kayığa döner….

Kapitalizm demek olan bu toplumda burjuva ekonomisinin kör pazar kanunları işledikçe: Kimileri ister istemez her gün daha daha çok zenginlikleri elinde toplar. Kimileri “bütün bir sınıf fukaralık” içine gömülmeye mahkûm olur.

Kimin elinde daha önceden varlık varsa, işte ona verilir… Böyle zenginlikle fukaralığın eşitsizliği sosyal iradenin en büyük bir yırtılışı olur, içeride ayaklanma ve kin olur” (kz. S.233).

 

Kıvılcımlı, Hegel’deki bu kapitalizm tiksintisinin öğrencileri olan Marks ve Engels’i de kaçınılmaz olarak etkilediğini not eder. Sivil toplumda doğması kaçınılmaz olan bu kargaşa ve istikrarsızlığa Hegel’in bulduğu çözüm “Devlet”tir.

 

Burjuva toplumu”na karşı filozofça da olsa ilk büyük ve köklü ağır eleştiriyi Hegel yapmıştır. İşte Hegel böyle bir burjuva toplum düzenine karşı; daha insancıl bir yol aramaktadır. O yolu Marks ve Engels gibi işçi toplantılarına katılıp aşağıdan bulmaya imkan yoktur. Aşağıda bulamadığını, yukarıdan sağlamayı düşünmektedir. Yukarıda ne olabilir? Devlet… O yüzden Hegel’in devlete o denli büyük önem vermesi, insanı “burjuva toplumu”nun haydutluğundan kurtarmak içindir.

 

Hegel, devletin sivil toplumun dışında ve üstünde olması konusunda ısrarcıdır:

 

            Onun için sakın “burjuva toplumu”nu Devlet ile karıştırmamalıdır.

Eğer devlet burjuva toplumu ile karıştırılırsa ve eğer devlet şahıs mülkiyetinin ve hürriyetinin korunması ve emniyeti uğruna adanırsa, kişilerin çıkarı, kişi çıkarı olarak en yüce gaye olursa, bu gaye uğruna kişiler toplaşırlar, ve bundan bir Devletin üyesi olmak herkesin keyfine kalmış (fakültatif, takdirine kalmış) olması neticesi çıkarılır.

 

Burada gene Marksist devlet anlayışına açılan bir diğer “kapı” ile karşı karşıyayız. Hegel’deki bu “kapıyı” Kıvılcımlı şöyle teşhis eder:

 

Burada da, gene tarihcil maddeciliğin devlette belirteceği iki başlıca karakteri buluyoruz:

 

1 – Devlet: Toplum içindeki tuzbuz edici ihtilafları baskı altında tutup dindirme aygıtıdır.

 

2 – Devlet: Tabii bir ilişki değil, “objektif sosyal yaratık” olarak doğar doğmaz topluma üste çıkan sorumsuz, sınırsız ve bağımsız bir zor örgütüdür.

 

Hegel’deki bu yaklaşımı sonuna kadar götürerek sağlıklı, bilimsel bir çözüme varmak gene Marx ve Engels ile mümkün oldu. Öncelikle Hegel’in “sivil toplumdaki kargaşa” ve “toplumu tuz-buz edici ihtilaflar”, kısaca bir “arıza” olarak algıladığı şeyin doğru adı kondu: Sınıf Mücadelesi! Buradan Engels’in “Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni kitabındaki o tarihsel tanıma varıldı:

 

““Hasımların, karşıt iktisadi çıkarları olan sınıfların, kendilerini ve toplumu kısır bir savaşta tüketmemesi için, görünürde toplumun üzerinde konumlanan, çatışmayı hafifletmesi, düzenin sınırları içinde tutması gereken bir iktidar gerekliliği kendini gösterir; toplumdan doğan, fakat onu üzerinde konumlanıp gitgide ona yabancılaşan bu iktidar devlettir.” “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, F.Engels, Sol Yayınları, 1976, s.217.

 

 Marksist öğretide “devlet” adına yapılan ilk anlamlı analizin Hegel’deki köklerini böylece kavramış oluyoruz. Ancak bu köklerin tespiti, Marksist düşünce adına yeni soruları ve olanakları karşımıza çıkarıyor. Marksist öğretide Engels’in bu ilk formülasyonundan sonra devlet konusunda yapılan katkı ve açılımlar devlet teorisini zenginleştirmiş midir, yoksa daraltmış ve fakirleştirmiş midir?

 

Lenin “Devlet ve İhtilal” adlı vizyoner ve zihin açıcı çalışmasında, devletin sınıfsal yönünü vurguladı, sınıfsız topluma gidişte devletin sönümlenmesi olgusunu ele aldı ve sönümlenecek bir devletin, bir sosyalist iktidarın nasıl olması gerektiği hakkında son derece anlamlı tespitler geliştirdi. Ancak bu eserde devlet “egemen sınıfın iktidarını sürdürmek için kullandığı bir baskı ve tahakküm aracı” olarak tanımlandı. Bu vurgu, özellikle 2.Enternasyonal içinde “devletin tarafsızlığı, devleti içerden dönüştürme” yönündeki reformist yaklaşımların yol açtığı siyasi çarpıklıklara ve ihanetlere karşı, devrimci saflığın bir garantisi olarak algılandı ve bu sebeple teorik bir ısrar konusu oldu. Devletin bir “araç” (enstrüman) olarak tanımlanması Engels’in eserinde de (“Devlet ilerde kara saban ve çıkrıkla birlikte zamanı geçmiş aletler müzesine atılacaktır” görüşü) mevcuttur. Ancak devletin bu “araçsal” (enstrümantal) tanımı oldukça arızalıdır, ciddi boşlukları barındırmaktadır ve Engels’in Hegel’den esinlenen ilk tanımına nazaran daha dar ve sığ bir kapsayıcılığa sahiptir.

 

Öncelikle devlet “akıllı bir öznenin kullandığı pasif bir araç” mıdır? Örneğin kalem bir araçtır, kendi aklı yoktur, kendisi hiçbir şey “yazmaz”, onu kullanan el ne isterse onu yazar. Araba bir araçtır, kendisi hiçbir yere “gitmez”, sürücü nereye isterse oraya gider. Devlet öncelikle böyle bir araç değildir. Devletin “Sanayi Odası” ya da “İşverenler Derneği” tarafından verilen emirlerle yönetildiği imajı, sadece ajitatif olarak anlam taşıyan, ancak sınıf mücadeleleri pratiği incelendiğinde gerçeklerle asla bütünüyle örtüşmeyen kaba bir önermedir. Burjuva devlet ayaklanan işçi sınıfını ezer, ancak kritik noktalarda düzenin sürebilmesi için bizzat burjuvalara da “ayar verir”, onları taviz vermeye zorlar, “kellerinin uçmasını istemiyorlarsa daha akıllı davranmaya” davet eder, bazen de onların kısa vadeli çıkarlarına gene onların hilafına zarar verir. Marx ve Engels, gerek Kapital’de, gerekse yazışmalarında İngiliz burjuva devletinin işverenleri (işçi sınıfında “bardağın taşmaması” için) belirli düzenlemelere ve iyileştirmelere burjuvaların homurdanmasına rağmen zorlamasının sayısız örneklerini verir (iş güvenliği, çalışma saatleri, iş sağlığı vs konusunda) Bu olgular devletin “sınıflar üstü” olmasını değil, tek tek burjuvalardaki “ekonomik akıl”ın ötesinde burjuva devletteki “siyasi akıl”ın göstergesi ve doğal sonuçlarıdır. Aynı şekilde 1929 krizinde Roosvelt’in Amerikan işverenlerini, toplumu çökme noktasına getiren işsizliğe çare bulmak için “üretken olmayan işler için ücret ödeme” (“duvar yaptır, duvar yıktır”) konusunda zorladığı, işverenlerin gönlünde yatan aslanın Mc Arthur gibi bir askeri diktatörlük olmasına rağmen bunu başararak kapitalizmi kurtardığı bilinir. Burjuva devlet, tek tek işverenlerdeki kısa vadeli “ekonomik akıl”ın ötesinde bir bütün olarak kapitalist düzeni ayakta tutmayı hedefleyen (Hegel ve Engels’in deyimiyle “toplumun sınıf mücadeleleri içinde dağılıp çökmesini engellemek için” gerekli) “siyasi akıl”ın sahibi, üreticisi ve taşıyıcısıdır.

 

Araçsal yaklaşımla çelişen bu olgular karşısında geleneksel sosyalistler olarak sık sık verdiğimiz cevap “evet araçtır, ama göreceli bağımsızlığa sahiptir” oldu. Bu “göreceli bağımsızlık” argümanı “ne kadar bağımsız?, niçin bağımsız?, “hangi konularda ve hangi koşullarda bağımsız?” sorularının tümünü cevapsız bırakmaktadır. “Göreceli bağımsızlık” argümanı, bizim formülasyonlarımızın hayatla çeliştiği noktalarda imdadımıza yetişen bir yara bandı, ya da bir ağrı kesici olarak kullanılmamalıdır. Cesurca görülmesi gerek odur ki “göreceli bağımsızlık” sözünü telaffuz ettiğimiz her moment, aslında bizim henüz göremediğimiz ve tespit edemediğimiz bağımlılıkların varlığına işaret etmektedir; üzerinde yoğunlaşılması gereken de budur.

 

Bugün Marksist camiada devleti (gene ve elbette egemen sınıfa hizmet eden) ama bir “araç” değil, kendi aklı, gelenekleri ve refleksleri olan bir ”özne”, sınıf mücadelesinin bir öznesi olarak tanımlayan yeni yaklaşımlar gelişmektedir (bkz. Paul Thomas “Yabancı Politik”). Bu yaklaşımlar devleti:

 

  • Sınıf mücadelesinin ürünü

 

  • Sınıf mücadelesinin bir öznesi

 

  • Sınıf mücadelesinin bir alanı

 

Olarak ele almaktadır. Engels’in Hegel’den devraldığı geniş ve zengin tanımla daha uyumlu olan bu yaklaşımların geliştirilmesi ve bunların derinleştirilmesi, güncel sosyalist mücadelenin önünün açılması açısından da büyük önem taşımaktadır.

 

Hukuk

 

Hegel akademik dünyada sadece Marksizm’in doğuşuna yaptığı katkı ile değil, esas olarak çağdaş toplum düzeninde hukukun yeri ve mahiyeti konusunda yaptığı çalışmalarla da büyük bir önem ve ağırlığa sahiptir (Marx’ın doktora tezinin Hegel’in hukuk sistemi” üzerine olması bu açıdan bir tesadüf değildir)  Kıvılcımlı bu değerli çalışmasında gene hukuk kavramını analiz etmekte ve bunun Marksist dünya görüşüne ve Marksizm’in hukuk anlayışına yol açan öğelerini tespit etmektedir. Bu tespitleri izlemek, gene yukardaki başlıklarda olduğu gibi Marksist teorinin günümüzde gündeminde olan yeni açılımlar hakkında da bize ip uçları sunmaktadır.

 

Hegel hukuk yaklaşımını geliştirirken 3 aşamalı bir moment dizisini ele alır: 1) Soyut hukuk “özneden, kişiden bağımsız haklar (mülkiyet hakkı gibi) Burada “özne” yoktur. 2) sübjektif moralite (kişinin öznel ahlaklılığı) burada da hukuk (zorlayıcı normatif kurallar) yoktur ve kişinin ahlaklılığı bir hukuk sistemi için güvenilir bir temel olamaz. 3) diyalektik bir tez-antitez-sentez mantığının son momenti olarak objektif moralite, ilk iki momenti içerir, onları aşar, ve hukukun temeli haline gelir.

 

Kıvılcımlı, Hegel’in hukuk teorisinde bir köşe taşı olan “Objektif Moralite” kavramını ele alır. Yıllar sonra Bolşevik hukuk teorisyeni Paşukanis’in (“sol” yanılgılar içeren, ama kapitalist hukuk hakkında değerli tespitlere ulaşan) “Marksizm ve Genel Hukuk Teorisi” adlı eserinde belirttiği üzere, burjuva hukukun temel fiili olan mukavele (anlaşma-kontrat) işlemini inceler:

 

Gerek soyut hukuk, gerek kimesnecil moralite uyarak mukavele yapan kişileri göz önüne getirelim. Bunların içyüzünde neyi seçeriz?

 

  1. Soyut hukuk (mülkiyet hakkı) bakımından “başkalarınca tanınmayan tasarruf hiçtir.” Demek burada: “insancıl şahsın sosyal vokasyonu (çağırısı) vardır(H. Hukuk Fels. s.115)  Başkaları tanımadıkça benim mülkiyet hakkım yok, demek mülkiyet hakkı, soyut hukuk: aslında kişi ötesinde başkalarının, toplumun yakıştırdığı bir olaydır. Kimesneler, aynı toplumun kişileri olmasalar, birbirlerine karşı “mülkiyet” ve “hukuk” iddiaları da olamaz. Kapitalizmin en kanuncul çağında: aynı toplum düzenini yaşayan iki millet bile savaşa girdiler mi, birbirlerinin ne toprak mülkiyetine, ve ne de “hukuk” kişiliğine metelik vermezler. Ancak iki millet, aynı devletin bayrağı altına girdi mi, oradaki kişilerin karşılıklı “soyut hukuk”ları tanınmaya başlar.

 

Tek sözle, toplumun bütünüyle kurulu ilişkileri dışında kimesne hukuku, kişi mülkiyeti bulunamaz.

 

  1. Mukavele de yalnız fert iradelerinin aracı değildir: “Daha yüksek, daha somut bir bilincin ön duygusu (presantimanı) dır. Bir başka iradenin aracılığıyla, mülkiyeti kuran ve dolayısıyla ortak bir irade içinde mülkiyete sahip kılan bu dolaylılık (mediyasyon): mukavele ortamını (sferini: küresini) teşkil eder.(H.Hukuk Fels. 115 )

 

İster Rousseau’nun “kontrat”ından, ister Kant’ın “aile”sinden yola çıkalım, varılan köy: Tek kimesnenin, kişinin (endividü’nün), Ben’in ötesinde var olan bir gerçekliktir: “Bir Biz olan bir Ben, ve bir Ben olan bir Biz vardır(H.Phénomenologie, I, 154) Ben ile Biz’in diyalektik sentezi, objektif moralite olur.

 

Başka bir deyişle hukuksal ilişki, Hegel öncesinde varsayıldığı gibi bağımsız tekil bireyler arası bir ilişki üzerine değil, bilinci “Biz” ile, toplum ile bütünleşmiş bireylerin onlardan bağımsızlaşmış ve “objektif” hale gelmiş moralitesi, yani toplumsal kural ve ilkeleri üzerine yükselir. Bir “mukaveleyi mümkün kılan mülkiyet hakkının tanınması” da toplumsal ilişkilerin ürünü olan bu objektif moralite’nin parçasıdır.

 

Marx’ın bu noktada yaptığı Hegel’in akıl yürütme zincirini tersine çevirmek, objektif moralite’yi bir varış noktası değil, bir başlangıç noktası olarak ele almak olmuştur. Başka bir deyişle hukukun gerçek çıkış noktası, Hegel’in “objektif moralite” adını verdiği toplumsal ilişki ve kurallardır. Böylece Marx, Hegel’in “obhektif moralite” adı altında geliştirdiği ve olgunlaştırdığı kavramın içeriğini aynen kullanarak hukuku ve beraberinde bir dizi üstyapısal olguyu (ahlak, siyaset..vs) mevcut toplumsal ilişkiler üzerinden açıklama ve yorumlama yönündeki tarihsel çıkışını gerçekleştirmiştir.

 

Marksizmin hukuku mevcut toplumsal ilişkilerin, yani üretim ilişkileri ve sınıf mücadelesinin bir ürünü ve bir yansıması olarak oraya koyan yaklaşımı, hukuk kavramı etrafındaki tüm mistifikasyonları, “hukukun üstünlüğü, insan hakları, xxxx hakkı” gibi kavramların büyüsünü bozmuş, onları soyut bir amaç ve hareket noktası olarak alan sübjektif yaklaşımları altüst ederek bunların ardındaki temel sosyal gerçekliği açığa çıkarmıştır.

 

Bu parlak çıkışa rağmen, 150 yıllık sosyalist mücadele tarihinde Marksizm’in hukukla ilişkisi teorik planda belirsizlik ve bulanıklığa, pratikte ise ciddi çarpıklıklara sahne olmuştur. Öncelikle yükselen işçi sınıfına karşı burjuvazinin bir yandan gitgide artan vahşilikte politikalar uygulaması, öte yandan da “hukuku”, bireyin özgürlüğü”nü, “kanun düzeni”ni vurgulaması sosyalist harekette hukukun bir maske ve aldatmaca olduğu algısını pekiştirmiş, hukukun sadece bir yansıma, gerçek güçler dengesinin bir özeti olduğu görüşüyle birlikte hukuk “her sınıfın kendi çıkarı için dilediği (ve gücü yettiği!) kadar kullandığı bir araç” olarak telakki edilmiş, sertleşen sınıf mücadeleleri de bu görüşü gitgide güçlendirmiştir.

 

Bu yaklaşımın özellikle iktidara geçen sosyalist hareketlerin pratiğine yaptığı etki ise tam anlamıyla trajik olmuştur. 1936’da, insanlık tarihinin gördüğü en insancıl, en emekten yana, en demokratik Anayasasının SSCB’de referandumla kabul edilmesinden topu topu 1 yıl sonra, ülke şiddetli bir siyasal kapışmanın ve tasfiye zincirinin girdabına girmiş, dünya kamuoyuna açık Moskova Mahkemeleri ile belli bir yasallık korunmaya çalışılmışsa da bunların arka planında binlerce keyfi tutuklama, hukuk dışı, ve yer yer yargısız infaz, toplu idam, “kaybolma”, hatta “faili meçhul” ile, aslında hiç de masum olmayan yıkıcı ve komplocu unsurların yanı sıra çok sayıda dürüst komünist ve masum vatandaş da hayatını kaybetmiştir. Gerek SSCB, gerekse sonradan kurulan doğu Avrupa Halk Demokrasileri, yıkıldıkları 1992’ye kadar , hayata geçirdikleri tüm pozitif değerlere rağmen asla gerçek anlamda hukukun, sosyalist bir hukukun tam anlamıyla egemen olduğu, bir Parti yöneticisi ile sıradan bir emekçinin eşit olarak yargılanabildikleri bir ülke olamamış, bu ülkelerin yazılı yasalarındaki tüm demokratik vurgulara rağmen, pratikte her zaman “hukukun üstünde” güçler, (üstelik bizim Marksist teorimizden alınan teorik gerekçelerle (“Partinin önder rolü” gibi) varlığını sürdürmüştür.

 

Konumuza dönmek gerekirse, Kıvılcımlı’nı tespit ettiği ve Marks’ın hukuk teorisini geliştirirken Hegel’den devraldığı önermeler, bize bugün için ne gibi bir olanak ve açılım sunmaktadır? 20. yüzyılda ve günümüzde, çağdaş bir Marksist hukuk teorisi geliştirmeye çalışan tüm araştırmacılar (Paşukanis, Althusser, Hugh Collins, Weyl) farklı açılardan dahi olsa, Hegel’in “objektif moralite”sini yeniden keşfetmekte, onu farklı biçimde ifade ederek çalışmalarının içine yerleştirmektedir. Paşukanis, kanunların (özellikle burjuva hukukunun) sadece bir otoritenin dışardan empoze ettiği kurallar olmadığını, bu kanunların burjuvalar tarafından da (kendi sübjektif özlemlerinin ötesinde) “içselleştiğini” özellikle not ederken, bahsettiği bu “içselleşme” Kıvılcımlı’nın “Ben ile Biz’in sentezi” diye açıkladığı, Hegel’in (sübjektif moraliteyi aşan) “objektif moralite”sinden başka bir şey değildir. Gene bu “objektif moralite”, yani bireyin sübjektif değerlerin aşan, onun toplumla bütünleşmesi sonucu ondan bağımsızlaşan ve onu etkileyen moral çizgiler, Althusser’de “ideolojik hegemonya ve ideolojik aygıtlar” olarak ifadesini bulmakta, onun meşhur “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” eserinde hukuk, düzeni ayakta tutan en etkili ideolojik aygıtlardan biri olarak tanımlanmaktadır.

 

Son olarak hukuk, Hegel’in yukarda değindiğimiz idealist “altyapı-üstyapı” şemasında bir “altyapı” unsuru olarak tanımlanırken, geleneksel Marksizm’de hukuk bir üstyapı kurumu olarak tanımlanagelmiştir. Ancak Marksist düşüncede son yapılan çalışmalarda ibre Hegel’e doğru kaymış, hukukun salt bir “yansıma” olmayıp bizzat somut, fiziksel bir güce sahip olduğu, öte yandan sıradan bir üstyapı kurumu dahi olmadığı, altyapı için bir ”çimento” vazifesi gördüğü, bu yönüyle hukukun hem üstyapıya, hem de altyapıya ait özel bir olgu olduğu artan bir netlikle vurgulanmaktadır (bkz. Hugh Collins, “Marxism and Law”) . Hegel, 200 yıl öncesinden düşüncesinin gücünü bize hissettirmeye devam etmektedir.

 

Bilinç ve İrade

 

Kıvılcımlı “Hegel ve İrade” başlığı altında geleneksel felsefenin hürriyet, özgür seçim (libre arbitre), irade, düşünce gibi kategorilerini Hegel’in karmaşık, ama bir o kadar da zengin mantık zinciri içinde takip etmiş ve onu “felsefi laf kalabalığının” ardındaki temel düşünceleri gene o dönemin tarihsel bağlamı içerisinde özetlemiş ve analiz etmiştir. Biz burada Kıvılcımlı’nın Hegel ile birlikte daldığı bu derinlikten kendimizi bu sefer sıyırıp, daha yüzeysel ve güncel bir meseleye, Kıvılcımlı’nın yaptığı bir formülasyondan hareketle odaklanmak istiyoruz: Bilinç sorunu.

 

Hegel’den hareketle şöyle bir formülasyon yapıyor Kıvılcımlı: Bilinç, düşünce ve iradenin sentezidir. Burada Hegel (ve Kıvılcımlı) “irade”yi çok soyut ve felsefi bağlamda, tekil insanın bir şey yapma ve tabiata müdahale etme isteği çerçevesinde ele almaktalar. Ancak bu önemli formülasyon bugünün daha somut ve pratik dünyasında, özellikle siyasi dünyasında ele alındığında gene bize ciddi bir açılım sunmaktadır.

 

Emekçi yığınları düzene karşı harekete geçirmek için onları “bilinçlendirmek”, sosyalist pratiğin temel bir unsuru, sosyalist örgütlenmelerin ana faaliyet alanıdır, hatta varoluş sebeplerinden biridir. Ancak Kıvılcımlı’nın Hegel’den hareketle yaptığı bu formülasyon, güncel sosyalist pratikte sık sık gözden kaçırılan bir olguya, bir illüzyona işaret etmekte, ve bizleri uyarmaktadır. O da şudur: “Bilinçlendirme”yi “düşünceleri yayma”ya, pratikte de ajitasyon-propaganda-eğitim üçlüsüne indirgemek!

 

“İşçi sınıfına dışardan bilinç verme” (oldukça arızalı bir ifade olmakla birlikte kastedilen işçilere Marksist teoriyi aktarma), “halka bilinç vermek için gerçekleri açıklama kampanyası yapma” gibi pratikler, yararlı, gerekli ve zorunlu olmakla birlikte, tek başına bunların istenilen “bilinçlendirme”yi yaratmadığı sık sık, biraz da hayal kırıklığı içerisinde gözlenmekte, tespit edilmektedir. “Ayan beyan gerçekler ortada, gerçekleri anlatıyoruz, millet hala kımıldamıyor” isyanı sosyalistlere tüm dünyada (hele hele son yılların Türkiye’sinde) hiç de yabancı olmayan bir sorunu, bir derdidir. Bu etkisizliğe bulunan gerekçeler ise (din çok güçlü, emperyalizm her şeye egemen, SSCB’nin çökmesi büyük gerileme yarattı…vs ) ne yazık ki moral yükseltmeye yarayan mazeretler olmaktan öteye gitmez. Gerçek çözüm, yukardaki formülde yatmaktadır: Bir siyasal irade oluşturmadan, aktarılan düşüncelerin bilinç yaratma açısında hiçbir sonuç alıcı etkisi yoktur.

 

Sosyalist bir örgütlenmenin kitlelere karşı temel görevi sadece “düzene karşı mücadelenin gerekli olduğunu” anlatmak değil, “düzene karşı mücadelenin mümkün olduğunu” göstermek, bu mücadelenin etkin ve anlamlı araçlarını geliştirmek, bu araçları önce bizzat kendisi kullanarak yol göstermek ve bu araçları kitlelere sunmaktır. “Siyasal iradeyi inşa etmek” budur. Bu “iradeyi inşa etme” pozitif bir boyut içerebileceği gibi (bu düzen içinde olumlu, insanların yaşamını kolaylaştıran ve iyileştiren adımları örgütlemek gibi), negatif bir boyutta (direniş hareketlerinde olduğu gibi zorbalık yapan iktidara darbe vurmak, ona zarar verilebileceğini göstermek yönünde) de, veya birlikte gelişebilir. Açık olan şudur ki, “bilinçlendirme” “fikirleri yayma” türünde bir söylem meselesi değil, hayata somut müdahaleleri örgütleme anlamında bir eylem meselesidir de aynı zamanda. Sosyalist siyasi öznenin bütün mahareti, bu “irade”yi duygusallıktan uzak gerçekçi ve akıllıca tespitlerle, ne yıkıma, ne de pasifleşmeye yol açmadan, kitlesellik ve radikallik boyutlarında helezoni bir gelişmeyi mümkün kılacak şekilde örgütleyebilmektir.

 

Yazının ikinci bölümü https://aynahaber.org/yazarlar/y/m/656/ linkindedir.



Bu yazı 3131 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
HAVA DURUMU
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
PUAN DURUMU
Takım O G M B A Y P AV
1 Trabzonspor 31 21 2 8 59 27 71 +32
2 Konyaspor 31 17 7 7 51 33 58 +18
3 Fenerbahçe 31 16 7 8 54 35 56 +19
4 Alanyaspor 31 15 9 7 57 48 52 +9
5 Başakşehir FK 31 15 11 5 43 31 50 +12
6 Adana Demirspor 31 13 8 10 46 32 49 +14
7 Hatayspor 31 14 11 6 48 46 48 +2
8 Beşiktaş 31 12 8 11 45 40 47 +5
9 Antalyaspor 31 12 11 8 36 37 44 -1
10 Fatih Karagümrük 31 12 12 7 36 45 43 -9
11 Kasımpaşa 31 11 12 8 47 44 41 +3
12 Sivasspor 31 10 10 11 42 40 41 +2
13 Galatasaray 31 11 12 8 42 45 41 -3
14 Gaziantep FK 31 11 13 7 41 44 40 -3
15 Kayserispor 31 10 13 8 43 52 38 -9
16 Giresunspor 31 10 15 6 34 39 36 -5
17 Altay 31 8 18 5 32 45 29 -13
18 Göztepe 31 7 18 6 36 53 27 -17
19 Çaykur Rizespor 31 7 19 5 30 57 26 -27
20 Yeni Malatyaspor 31 5 21 5 23 52 20 -29
Takım O G M B A Y P AV
1 MKE Ankaragücü 29 18 6 5 45 23 59 +22
2 Ümraniyespor 29 17 7 5 48 28 56 +20
3 Bandırmaspor 29 16 9 4 43 25 52 +18
4 Eyüpspor 29 13 6 10 44 32 49 +12
5 İstanbulspor 28 14 8 6 44 30 48 +14
6 BB Erzurumspor 29 13 8 8 46 34 47 +12
7 Samsunspor 28 11 8 9 45 36 42 +9
8 Manisa FK 29 11 11 7 33 35 40 -2
9 Adanaspor 29 10 11 8 32 30 38 +2
10 Keçiörengücü 28 10 10 8 36 37 38 -1
11 Boluspor 28 9 11 8 32 33 35 -1
12 Tuzlaspor 28 9 11 8 25 29 35 -4
13 Menemenspor 28 8 9 11 36 44 35 -8
14 Gençlerbirliği 28 10 13 5 32 42 35 -10
15 Altınordu 29 11 17 1 33 51 34 -18
16 Denizlispor 28 9 13 6 31 40 33 -9
17 Kocaelispor 28 9 13 6 27 38 33 -11
18 Bursaspor 28 7 14 7 30 42 28 -12
19 Balıkesirspor 28 3 23 2 21 54 11 -33
Takım O G M B A Y P AV
1 Eyüpspor 38 28 2 8 82 25 92 +57
2 Sakaryaspor 38 21 5 12 74 35 75 +39
3 Kırşehir Belediyespor 38 21 8 9 57 32 72 +25
4 Kırklarelispor 38 19 6 13 60 32 70 +28
5 Van Spor 38 21 11 6 59 35 69 +24
6 Bodrumspor 38 18 11 9 80 48 63 +32
7 Etimesgut Belediyespor 38 18 13 7 63 36 61 +27
8 Karacabey Belediyespor 38 15 12 11 52 41 56 +11
9 Turgutluspor 38 16 16 6 44 56 54 -12
10 Serik Belediyespor 38 13 11 14 51 48 53 +3
11 Pendikspor 38 15 16 7 66 53 52 +13
12 Pazarspor 38 15 18 5 60 64 50 -4
13 Tarsus İdman Yurdu 38 13 15 10 56 55 49 +1
14 Bayburt Özel İdare Spor 38 14 18 6 52 61 48 -9
15 Sivas Belediyespor 38 11 14 13 63 58 46 +5
16 1922 Konyaspor 38 11 18 9 47 49 42 -2
17 Kastamonuspor 38 8 18 12 31 58 36 -27
18 Elazığspor 38 10 22 6 61 90 33 -29
19 Mamak FK 38 6 26 6 32 121 24 -89
20 Kardemir Karabükspor 38 1 34 3 16 109 3 -93
Takım O G M B A Y P AV
1 Diyarbekirspor 30 20 2 8 43 18 68 +25
2 1928 Bucaspor 30 20 3 7 58 18 67 +40
3 Yeşilyurt Belediyespor 30 17 8 5 50 27 56 +23
4 Ofspor 30 14 5 11 43 31 53 +12
5 Arnavutköy Belediye 30 13 8 9 40 29 48 +11
6 Edirnespor 30 12 9 9 34 31 45 +3
7 Belediye Derincespor 29 10 9 10 38 29 40 +9
8 Artvin Hopaspor 30 10 11 9 41 44 39 -3
9 Fatsa Belediyespor 30 10 12 8 22 31 38 -9
10 Kızılcabölükspor 30 9 11 10 34 33 37 +1
11 Nevşehir Belediyespor 30 9 14 7 31 31 34 0
12 Çankaya FK 30 10 16 4 28 48 34 -20
13 1877 Alemdağspor 30 9 15 6 37 48 33 -11
14 Antalya Kemerspor 30 7 17 6 27 50 27 -23
15 Payasspor 29 5 16 8 29 53 23 -24
16 Manisaspor 30 1 20 9 22 56 12 -34
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 09/04/2022 Fatih Karagümrük vs Kasımpaşa
 09/04/2022 Çaykur Rizespor vs Konyaspor
 09/04/2022 Göztepe vs Kayserispor
 09/04/2022 Beşiktaş vs Alanyaspor
 09/04/2022 Gaziantep FK vs Trabzonspor
 10/04/2022 Yeni Malatyaspor vs Giresunspor
 10/04/2022 Adana Demirspor vs Altay
 10/04/2022 Sivasspor vs Başakşehir FK
 10/04/2022 Fenerbahçe vs Galatasaray
 11/04/2022 Antalyaspor vs Hatayspor
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 09/04/2022 Bandırmaspor vs Boluspor
 09/04/2022 Ümraniyespor vs MKE Ankaragücü
 09/04/2022 Gençlerbirliği vs Keçiörengücü
 09/04/2022 Adanaspor vs Balıkesirspor
 10/04/2022 Manisa FK vs Samsunspor
 10/04/2022 Denizlispor vs Tuzlaspor
 10/04/2022 Menemenspor vs İstanbulspor
 10/04/2022 Bursaspor vs Kocaelispor
 11/04/2022 Eyüpspor vs Altınordu
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 09/04/2022 Bayburt Özel İdare Spor vs Niğde Anadolu FK
 09/04/2022 Etimesgut Belediyespor vs Sakaryaspor
 09/04/2022 Kahramanmaraşspor vs Afjet Afyonspor
 09/04/2022 Van Spor FK vs Somaspor
 10/04/2022 Serik Belediyespor vs Diyarbekir Spor
 10/04/2022 Bodrumspor vs Ankaraspor
 10/04/2022 Çorum FK vs 1461 Trabzon FK
 10/04/2022 Sarıyer vs İnegölspor
 10/04/2022 Sivas Belediyespor vs Adıyaman FK
 10/04/2022 Turgutluspor vs Ergene Velimeşe
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 10/04/2022 1954 Kelkit Bld.Spor vs Bergama Belediyespor
 10/04/2022 Çatalcaspor vs Fatsa Belediyespor
 10/04/2022 Elazığspor vs Batman Petrolspor
 10/04/2022 Hendek Spor vs Erbaaspor
 10/04/2022 Kahta 02 Spor vs Arnavutköy Belediye
 10/04/2022 Karaman Futbol Kulübü vs Başkent Gözgözler Akademi FK
 10/04/2022 Nevşehir Belediyespor vs Belediye Kütahyaspor
 10/04/2022 Osmaniyespor FK vs Artvin Hopaspor
 10/04/2022 Sancaktepe FK vs Bursa Yıldırımspor
 10/04/2022 Elazığspor - Batman Petrolspor Batman Petrolspor ligdeki son 11 maçında hiç kaybetmedi  Batman Petrolspor yenilmez
 10/04/2022 Nevşehir Belediyespor - Belediye Kütahyaspor Nevşehir Belediyespor ligdeki son 5 maçında hiç kazanamadı  Belediye Kütahyaspor yenilmez
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
resmi ilanlar

Sizce Türkiye'deki en büyük sorun hangisidir?


NAMAZ VAKİTLERİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI