30 Ağustos'u her yıl büyük bir zaferin tarihi olarak kutluyoruz. Büyük Taarruz'u, Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk'ü, Türk ordusunu ve bağımsızlık mücadelesini anlatıyoruz. Bunların hepsi elbette tarihimizin unutulmaz gerçekleri. Fakat üzerinden bunca yıl geçtikten sonra aynı tarihi yalnızca aynı cümlelerle tekrar etmek yerine, biraz daha derininden düşünmek gerektiğine inanıyorum. Çünkü bazı tarihler yalnızca hatırlanmak için değil, bize yeniden soru sormak için vardır.
30 Ağustos'a bugün başka bir yerden bakabilir miyiz?
Belki de o gün kazanılan yalnızca bir savaş değildi. Bir milletin, kendisine biçilen kaderi kabul etmeyerek o kaderin sınırlarını aşmasıydı.
İnsan hayatında da toplumların tarihinde de aşılması gereken sınırlar vardır. Kimi zaman bunlar gerçek bir duvardır, kimi zaman bir korku, kimi zaman yoksulluk, çaresizlik ya da umutsuzluktur. Fakat en zor aşılması gereken sınır, insanın kendisine çizilmiş olan sınırın değiştirilemeyeceğine inanmasıdır.
Bir toplum, kendi geleceğinin başkaları tarafından belirleneceğine ikna olduğunda, savaşın sonucu henüz ortada yokken teslimiyet başlamış demektir.
Kurtuluş Savaşı'nın en önemli taraflarından biri de bu teslimiyet duygusunun aşılmasıydı. Şartlar ağırdı, imkânlar sınırlıydı ve karşıdaki güç küçümsenecek gibi değildi. Buna rağmen bir millet, kendi geleceği üzerinde yeniden söz sahibi olabileceğine inandı.
30 Ağustos'u yalnızca askeri açıdan değil, insan iradesinin şartlara karşı koyabilme gücü açısından da önemli yapan budur.
Bugün içinde yaşadığımız şartlar elbette o günlerle aynı değil. Biz bir savaş meydanında değiliz. Fakat bağımsızlık kavramının anlamı yalnızca savaş zamanlarına ait değildir.
Bir ülkenin bağımsızlığı, sınırlarını korumasının yanında kendi aklıyla düşünebilmesi, bilim üretebilmesi, hukuka güvenebilmesi, kendi kaynaklarını değerlendirebilmesi ve geleceği konusunda kendi kararlarını verebilmesiyle de ilgilidir.
Bu nedenle 30 Ağustos'u kutlarken yalnızca “Onlar ne yaptı?” diye sormak bana yeterli gelmiyor. Bir de “Biz bugün ne yapıyoruz?” diye sormamız gerekiyor.
Çünkü her dönemin kendi aşılması gereken engelleri vardır. Bir zamanlar aşılması gereken engel işgaldi; bugün başka şeyler olabilir. Cehalet, umutsuzluk, adaletsizlik, ekonomik bağımlılık, düşünmekten vazgeçmek, sorgulamadan kabullenmek veya toplum olarak değişimin mümkün olduğuna dair inancımızı kaybetmek… Bunların her biri, görünmeyen ama insanı olduğu yerde tutan sınırlar hâline gelebilir.
Belki de 30 Ağustos'un bize bugün sorabileceği en önemli soru şudur: Biz neyi aşmaya çalışıyoruz?
Bu sorunun cevabı yalnızca ülke adına değil, her birimiz adına da önemlidir. Çünkü bir toplumun değişmesi, onu oluşturan insanların değişimin mümkün olduğuna inanmasıyla başlar. Kendi hayatında hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanan insanla, ülkesinin geleceğini değiştirebileceğine inanan toplum arasında büyük bir fark vardır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Bir zamanlar imkânsız görünen bir bağımsızlık mücadelesinin başarıya ulaşması, bize şartların hiçbir zaman tek başına kader olmadığını gösterdi. Elbette şartlar önemlidir; fakat insan iradesi de tarihin yönünü değiştirebilir. 30 Ağustos'un bugün hâlâ anlamlı olmasının nedenlerinden biri de budur.
Fakat geçmişte kazanılmış bir zaferle sonsuza kadar övünmek, o zaferin ruhunu anlamak değildir. Bir zaferin gerçek mirası, sonraki kuşakların onu nasıl taşıdığıyla ortaya çıkar. Bağımsızlık için mücadele edenlerin bıraktığı mirası korumak, yalnızca bayrak asmak ve törenlere katılmakla sınırlı değildir. Aklı, bilimi, özgür düşünceyi, hukuku, üretimi ve insan onurunu korumak da bu mirasın devamıdır.
Çünkü bağımsızlık yalnızca bir ülkenin başkasına ait olmaması değildir. İnsanların kendi akıllarını başkasına teslim etmemesidir. Bir toplumun geleceğini kendi elleriyle kurabilme iradesidir.
30 Ağustos'a bugün baktığımda, bir ordunun kazandığı büyük bir zaferin yanında, bir toplumun kendisine “Senin geleceğine başkaları karar verecek” denildiğinde buna itiraz edebilme cesaretini görüyorum. Bu nedenle 30 Ağustos yalnızca geçmişte kalmış bir tarih değildir.
Her kuşağın kendi zamanında yeniden anlamlandırması gereken bir sorumluluktur. Onların aşmak zorunda kaldığı engeller başkaydı. Bizim aşmak zorunda olduklarımız başka. Fakat değişmeyen şey, insanın ve toplumun kendi geleceğini kurabilmesi için önce kendisine çizilen sınırların değişmez olduğuna inanmaktan vazgeçmesi gerektiğidir.
Belki de 30 Ağustos'un bize bıraktığı en büyük miras budur: Geçmişin zaferini yalnızca Geçmişin zaferini yalnızca hatırlamak değil, kendi zamanımızın sınırlarını da aşabilecek bir iradeyi canlı tutmaktır.
30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bağımsızlık mücadelesinde hayatını ortaya koyan bütün kahramanlarımızı saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız