Babülmendep’i bu ay dünya gündeminin merkezine oturtan Ensarullah hareketi, Batı basınında çoğunlukla “İran destekli Husi militanları” olarak tanıtılıyor. Bu tanım pejoratif ve siyasi olmakla birlikte son derece eksiktir; hem bir teolojik kimliği hem de otuz yıllık bir siyasi-askeri tarihi, tek bir “İran’ın vekili” etiketinin arkasına gizler.
Zeydilik
Ensarullah (Allah’ın Yardımcıları) hareketi, Yemen’in kuzeyindeki Sa’da bölgesinde yüzyıllardır var olan Zeydi topluluğundan doğmuştur. Zeydilik, Şiiliğin İran’da devlet mezhebi olan On İki İmam (Caferi/İsna Aşeriyye) koluyla aynı kökten gelir, ama tarihin çok erken bir noktasında ondan ayrılır. Hz. Hüseyin’in torunu Zeyd bin Ali, 740 yılında Emevilere karşı ayaklandığında halkın bir kesimi onu beşinci imam olarak tanır. Oysa On İki İmamcılar bu unvanı Zeyd’in kardeşi Muhammed el-Bakır’a verirler. Bu ayrışmanın sonucunda iki gelenek arasında hem teolojik hem de siyasi düzeyde köklü farklılıklar oluşur. Zeydilikte imamet, On İki İmamcılıktaki gibi belirli bir soy zincirinin gaybete çekilmiş “gizli imamı”na değil, Ali soyundan gelen ve kılıçla ortaya çıkan herhangi bir adil kişiye açıktır. İmamların “ismet” (günahsızlık) sıfatı da On İki İmamcılıktaki kadar mutlak değildir. Fıkıh açısından da Zeydilik, tarihsel olarak Şiiliğin Sünni Hanefî ekolüne en yakın durmuş kolu sayılır ve bu yüzden bazı araştırmacılar Zeydiliği “Şiiliğin Sünniliğe en yakın hâli” olarak tanımlar.
Yine Husi hareketinin dayandığı Zeydi alt-ekolü, yani Cârûdiyye, Zeydilik içinde On İki İmamcılığa en yakın çizgiyi temsil eder ve bu da hareketin son otuz yılda İran’la kurduğu ideolojik yakınlaşmayı kolaylaştıran bir zemin sunmuştur. Nitekim Husi bayrağındaki “Allahu Ekber, Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm, Yahudilere lanet, İslam’a zafer” sloganı, biçim olarak doğrudan İran İslam Devrimi’nin sokak sloganlarından devşirilmiştir. Kısacası Zeydi-On İki İmamcı ayrımı teolojide varlığını korurken, siyasi söylem düzeyinde iki gelenek arasındaki mesafe günden güne kapanmaktadır.
Kültürel Uyanıştan Silahlı Harekete
Ensarullah’ın kökleri, 1962’de devrilen ve on bir asırdır süren Zeydi imamet geleneğine dayanır. Bu gelenek 1962 sonrasında güç kaybedince Sa’da’daki Zeydi seyyid aileleri 1990’larda “Mü’min Gençlik” (Şebabü’l-Mü’min) adıyla bir kültürel uyanış hareketi başlatırlar. Amaçları kaybolmakta olan Zeydi kimliğini yeniden canlandırmaktır. Hareketi siyasi-askeri bir çizgiye taşıyan isim ise Bedreddin el-Husi’nin oğlu Hüseyin el-Husi olur. 2004’te devlet güçleriyle girdiği çatışmada öldürülmesi, hareketin adını (Husi) ve kimliğini kalıcı hale getirir. Onu izleyen 2004-2010 arasındaki altı Sa’da savaşı, Husileri marjinal bir dinî-kültürel çevreden bir gerilla örgütüne dönüştürür ve bugünkü lider Abdulmelik el-Husi de bu savaşlarda kardeşinin yerini alır.
Ensarullah’ın gerçek sıçraması, 2011 Arap Baharı’nın açtığı otorite boşluğunda denk geldi. Yıllarca savaştığı eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih’le taktik bir ittifak kuran hareket, 2014’te başkent San’a’yı ele geçirdi. Pragmatik bir biçimde kurulan bu ittifak, 2017’de Salih’in taraf değiştirmeye kalkışıp Ensarullah tarafından öldürülmesiyle sona erdi. Suudi Arabistan’ın 2015’te başlattığı müdahale ve ardından gelen yıllarca süren abluka, beklenenin aksine hareketi çökertmek yerine güçlendirdi. Ensarullah hareketi, denetimleri altındaki liman ve gümrük gelirleriyle kendi bağımsız gelir tabanını kurdu ve bu da onu, tamamen dışarıdan beslenen klasik bir “vekil güç”ten ayıran en somut unsur oldu. Bugün Yemen nüfusunun büyük bölümü, ülkenin en yoğun nüfuslu bölgeleri dahil olmak üzere Ensarullah yönetimi altında yaşıyor.
İran’la İlişkiler
Ensarullah-İran ilişkisi üzerine üç farklı okuma bulunuyor: Suudi Arabistan ve Washington’ın savunduğu “Husiler İran’ın kuklasıdır” okuması; bunun tam tersi olan “ilişki aslında marjinaldir” okuması ve bu ikisinin arasında duran ve daha gerçekçi bir üçüncü okuma. Bu üçüncü okumaya göre Ensarullah hareketi Tahran’ın Yemen’e ilgi göstermesinden çok önce kendi iç dinamikleriyle doğdu, ama Suudi müdahalesi onu Tahran’ın kucağına itti. Bugün İran, Devrim Muhafızları eliyle Ensarullah’a füze parçaları, radar sistemleri ve İHA teknolojisi aktarıyor, komuta kademesine danışmanlık sağlıyor. 2020’de San’a’ya Devrim Muhafızları bağlantılı bir büyükelçi atanması da bu yakınlaşmanın sembolik bir göstergesiydi. Haziran 2025’teki on iki günlük İran-İsrail-ABD savaşında Ensarullah’ın Devrim Muhafızları ile birlikte Yafa’yı vurması, iki tarafın operasyonel düzeyde nasıl senkronize çalışabildiğini gösteren en somut örnek oldu.
Ama bu maddi bağımlılık, Hizbullah tipi bir vekillik ilişkisine denk düşmüyor. Ensarullah, kendi gelir kaynaklarına, kendi komuta zincirine ve en önemlisi kendi stratejik takvimine sahip. Bunun en çarpıcı kanıtı, 2025 sonunda İsrail’in Hudeyde’deki yakıt tesislerini vurmasının ardından yaşandı. Askeri ve mali olarak yıpranan hareket, “direniş ekseni” söylemini bir süreliğine geri plana çekip kendini “İran’ın uzantısı değil, Arap dayanışmasının bir parçası” olarak yeniden tanımladı. Ama Ocak 2026’da ABD’ye yönelik yeni bir saldırı ihtimali belirince, aylardır kamuoyundan uzak duran Abdulmelik el-Husi yeniden ortaya çıkıp Tahran’la dayanışmasını teyit etti. Bu iniş-çıkış, Ensarullah’ın İran’la ilişkisini sabit bir bağımlılık değil, kendi çıkarına göre ayarladığı değişken bir stratejik hesap olarak yönettiğini gösteriyor.
Ne Kukla ne de Bağımsız
Ensarullah’ı “İran’ın Yemen’deki kolu” olarak indirgeyen okuma, hem teolojik hem siyasi olarak yanlış bir tabloya hizmet ediyor. Zeydi kimliğinin kendine özgü tarihini yok sayıyor, otuz yıllık yerel bir direniş geleneğini tek bir dış aktöre bağlıyor ve böylece hareketin Yemen içindeki gerçek toplumsal tabanını görünmez kılıyor. Gerçek ise Ensarullah’ın kendi kökleri olan, kendi gelir kaynaklarını yaratmış, kendi takvimine göre hareket eden bir siyasi özne olduğu, ama aynı zamanda İran’ın bölgesel “direniş ekseni” stratejisiyle, ortak bir emperyalizm ve Siyonizm karşıtlığı zemininde buluşmuş bir müttefik olduğudur. Bu ayrım yalnızca akademik bir ince ayar değil, Yemen’deki mücadeleyi anlamanın ve onu sadece bir “vekil çatışması”na indirgemeden değerlendirmenin de önemli bir ön koşuludur.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız