Geçmiş ne vakit geçmiş olur? İçinden geçtiğimiz, daha doğrusu içimizden geçen geçmiş... Günümüz koşullarında gelecek bize sivri uçlu bir mızrak gibi saldırmayı beklerken, insanın geçmişe daha bir sarılası geliyor. Bugünün taşlarının da geçmişte döşendiğini bilmez değilim tabii ki... Memlekette neden her şey olması gerekene bu kadar aykırı? Solculara sorsak emek-sermaye çelişkisi; sağcılara sorsak takdir-i ilahi... Yok mu bunun ikisinin ortası?
Komedyenler tutuklanıyor, gazeteciler bir bir mahkûm edilmek isteniyor; yalan, düzmece iddianamelerle... Her an göz önünde olan insanlara bunlar yapılırken, sıradan insanlara neler yapılmaz ki!
Evet, yalanla beslenmeye alışmış bir toplumuz; kabul, yalan sevimlidir; her an yüzünde gülümseyen bir maskeyle karşılar bizi. Bilirim, yalan, gece önümüze tutulan cılız bir ışıktan başka nedir ki? Ömrü sabaha kadardır, bunu da bilirim. Olan bitene baktığımda, "İnsanlar bu kadar kötü olmak zorunda mı?" diye soruyorum kendi kendime. Yoksa Tanrı insanı yaratırken öldü de "eseri" yarım mı kalmıştı diye düşünmeden edemiyorum. İnsan el yordamıyla eksik kalan yanını tamamlamaya mı çalışıyor, işte bunu bilmiyorum. Anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığım konu tam olarak bu…
Yolumun, sevdiğim yerde, sevdiğimin yanında bitmesini istiyorum; hayal bu ya, ondan öte yol olmasa da olur diyorum. Ama muktedirler çoktan öğrenmiş olmalı bir halkı yok etmenin, onun hayallerini yok etmek olduğunu. Böyle olunca içime doğru açıyorum kapılarımı, yeni giysiler biçiyorum düşlerime; gövdeme gömmeyi deniyorum acılarımı. Gözümün gördüğü mesafe yetmiyor bana; ufkun arkasını da bilmek istiyorum ama başaramıyorum bunu. Şu sıralar zamanı düşlerimle yoğurmak tek uğraşım. Biliyorum ki zaman üç aşamada var olur: Geçmiş, bugün ve gelecek. İmkânım olsa sıcak bir sarhoşluk içinde olmayı tercih ederdim bugün. Çok ahlâklı(!) bir toplumda bunun olamayacağını biliyorum; gelecekte de...
Güzel ahlâkın sadece erdemli insanlara ait bir özellik değil; toplumun tümüne, bulutlar ve gökyüzü kadar herkese ait bir şey olduğunu görmek istiyorum.
Oysa kendi inancımızdan, ideolojimizden olmayanın içine zehir akıtan bir toplumuz. Ne güzel olurdu, herkesin adalette ve erdemde eşitlendiği bir toplum… Yaşadığım ülke bizi bir gözyaşı damlası kadar korunaksız kılıyor. Bir caddenin kenarı, bir sokağın köşesi ya da bir bodrum katı, uçurum sessizliğine bürünmüş "son yerimiz" olabilir.
Pek çok şeyi anlıyorum da insanlık onurunun yerini cep telefonunun, arabanın, lüks bir dairenin onurunun almasını anlayamıyorum. Bir gün insanın üstündeki bu sis kalkacak mı, bilmiyorum. İnsanların birbiriyle karanlığa benzer bir sesle konuşması, anlayan insanların gövdesine hançer sallanması gibi acı veriyor. Oysa umudumuz insandı! Geçmişte tüm muhabbetimiz insanın "güzel" olduğu üstüneydi… Kaçmak yerine, bir dostun elini tutmayı öğütlüyorduk birbirimize. Oysa iki komşu pencere gibi, soğuk ve ruhsuz bakakaldı insan komşusuna. Yalanla lekelenmiş pul pul ikiyüzlülük dökülmemeli bizi yönetenlerin yüzünden. Buna izin vermemeliydi insan…
Başkasının sevincinde payımız olsa, onların yüreğine doğru yürüyebilsek ne kaybederdik? Bunun için aklımızı, dilimizi eğitmeliydik; eksiğimiz bu muydu? İnsandan medet ummamak, onu bir salgın hastalık gibi görmek, yok olmasını istemek ne acı…
Diğer taraftan dayanıklı olmak peşindeyiz. Bu, canlının doğasında var; kendini koruma ve güçlü kılma çabası... Bu anlaşılabilir bir şey, hatta buna mecburuz. Peki ya kayıtsızlık? "Öteki"ne karşı kayıtsızlık... Bu anlaşılır bir şey değil. İnsan ırkı bu kayıtsızlıkla nereye kadar gidebilir ki, bir geleceği olur mu? Bakın Cesare Pavese ne diyor: "Ah şu kayıtsızlığın gücü! Budur taşlara milyonlarca yıl değişmeden dayanabilme olanağı veren." Ama biz insanlar taş değiliz, milyonlarca yıl yaşayacak da değiliz üstelik.
Evet, insan giderek kibrini artırmakta, aynı zamanda giderek de çocuklaşmaktadır (burada negatif anlamda bir çocukluktan bahsediyorum, pozitif anlamda çocuklaşmak iyi olurdu aslında). İnsan başka bir maddi araca bağlı olmadan yaşayamaz oldu. Örneğin elinden cep telefonunu alsanız sudan çıkmış balığa dönüyor. Ama her gün —sadece benim yaşadığım coğrafyada— onlarca, belki yüzlerce insan hayatın içinden çekilip alınıyor da insanlık bana mısın demiyor! Kendi öz gerçeklerinin bilincinde olmayan insanlar, kendi tam gerçekliklerinin farkına varabilselerdi, cahillikleri karşısında şaşırıp kalırlardı herhalde.
Sonuç olarak; ölüm girmeden tenimize; insanlar savaşta, sığınakta, hastalıktan, açlıktan ve kurşundan ölmeden; korkudan, endişeden yarılmadan yüreği, yeni yollar yapmalı aklına insan; yeni kapılar ve pencereler açmalı dünyaya bakan… Belki o vakit yaşam bizi o bildik kollarıyla, daha önce bilmediğimiz şefkatiyle ve ölçüsüzce sarar gövdesine. Keza o vakit yaşam, bizi "mecburi iskâna" tabi tutulmuş kullar olarak değil de gönüllü konuklar olarak kabul buyurur, kim bilir…
O vakit içimizden yeni sözlerle çıkar, söyleriz tüm bildiklerimizi kem sözlerin yüzüne; sabır taşı çatlar; derinlerimizde sır tutmuş tüm sevdalarımız yeşerir… Geçmiş, bugün ve gelecek kardeşleşir…
Şükran Kurdakul'un bir şiiriyle sonlandırayım yazıyı:
"Bir de ben vardım elimden geldiği kadar Sözcükleri sokağımızda arayan biri /…/ Kaç gözyaşı gülü varsa dünyada Hasretimin büyüttüğü sabırda güllendi /…/ Bir de ben vardım, düşünebildiğim kadar Aldığı yaralara içerleyen biri."
Sahi, "bir de ben varım" diyebilen kaç kişi kaldı ki…?
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız