Hindistan’dan gelen son görüntüler, tüm dünyanın yüreğini sızlatırken, insanlığın içine düştüğü itikadi çöküşü de bir kez daha gözler önüne serdi.
Günahlarından arınmak, af dilemek amacıyla serbest bıraktıkları bir ineğin kaçması üzerine, "Tanrımız bizi kabul etmedi" diyerek gözyaşlarına boğulan, feryat figan ağlayan insanların çaresizliği, sadece psikolojik bir buhran değil, tam anlamıyla zihni ve kalbi bir esaretin resmidir.
Kendi elleriyle kutsallaştırdıkları, yönünü bile tayin edemeyen aciz bir mahlukatın peşinden gözyaşı döken bu kitleler, aslında modern dünyanın ve İslam aleminin omuzlarına devasa bir sorumluluk yüklemektedir.
Hindistan’da insanlar, içine düştükleri bu akıl dışı putperestlik sarmalından dolayı hem dünya hayatlarında hem de ruhlarında çok acı çekiyor, kıvranıyorlar. Yaratıcı’yı bırakıp yaratılana kul olmanın getirdiği bu ağır zillet, insan fıtratını paramparça ediyor.
İşte tam bu noktada, İslam’ın gür sesinin, tevhidin aydınlığının o topraklara acilen ulaşması hayati bir zorunluluk haline gelmiştir.
Bu akıl dışı durum; aslında, bir inancın, bir medeniyetin ve her bir Müslümanın vicdanına yapılmış en sert, en net çağrıdır.
İnsanlığı bu sapkın inançlardan, sahte ilahlardan kurtarmak, yeryüzüne adaleti ve huzuru yaymak Müslümanlığın en temel görevidir. Ancak bu görev, sadece dille yapılacak kuru bir davetten ibaret değildir. Hindistan’a ve tüm dünyaya İslam’ın güzelliğini götürmenin yolu, önce kendi mütedeyyin özümüze dönmekten geçer.
PUTPERESTLİĞİN GETİRDİĞİ ZİHNİ ESARET VE ACINASI ÇARESİZLİK
Bugün, 21. yüzyılda, teknolojinin ve bilimin zirve yaptığı iddia edilen bu çağda, milyonlarca insanın bir hayvanın hareketlerine bakarak kaderini tayin etmeye çalışması, insanlık onuru adına utanç vericidir.
Bir ineğin kaçışını "Tanrının reddi" olarak görüp kahrolan o insanlar, aslında sahte ilahların boyunduruğu altında ezilen ruhların çığlığıdır.
İslamiyet’in doğuş amacı tam olarak budur: İnsanı, insana ve eşyaya kul olmaktan kurtarıp, yalnızca Alemlerin Rabbi olan tek bir Allah’a kul olmasına rehberlik etmek.
Hindistan sokaklarında yaşanan bu trajik sahne, putperestliğin insan zihnini nasıl körleştirdiğinin, onu nasıl aşağıların aşağısına çektiğinin açık bir kanıtıdır.
Kendi beslediği, kendi büyüttüğü aciz bir hayvana ilahlık vasfı yükleyen bir zihniyet, huzuru asla bulamaz. Bulamadığı içindir ki, en ufak bir olayda derin bir ümitsizliğe ve bunalıma sürüklenmektedir.
Müslümanların bu noktadaki görevi, bu sapkın inançların ortasında debelenen insanlara fıtratlarını onlara geri hatırlatmak, onları putların karanlığından tevhidin aydınlığına çağırmaktır.
Putları kırmak ve dökmek, sadece taştan ve tahtadan yapıları yıkmak demek değildir; asıl put kırıcılık, insanların zihinlerine kök salmış sahte ilahları, batıl inançları ve korkuları yerle bir etmektir. Hz. İbrahim’in (A.S.) baltasıyla başlattığı ve Hz. Muhammed’in (S.A.V.) Mekke’de tamamladığı o büyük inkılap, bugün Hindistan sokaklarında feryat eden o çaresiz insanlar için de tek kurtuluş reçetesidir.
İSLAMİYETİN DOĞUŞU VE PUTLARI DEVİREN BÜYÜK TEVHİD İNKILABI
İslamiyet, cahiliye karanlığının yeryüzünü kavurduğu, insanların kendi elleriyle helvadan putlar yapıp taptığı, sonra da acıkınca o putları yediği bir dönemde doğdu.
Mekke’nin müşrikleri de tıpkı bugün Hindistan’da ineğin peşinden ağlayanlar gibi, taştan ve tahtadan medet umuyor, onlardan af diliyor, hayatlarını bu cansız nesnelere göre şekillendiriyordu. İslam, bu zifiri karanlığın ortasına bir güneş gibi doğdu ve ilk emriyle insanlığa aklını, onurunu ve özgürlüğünü geri verdi.
Allah’ın (C.C.) dinine davet, sadece bir ibadet şekli değil, yeryüzündeki tüm batıl sistemlere, sömürülere ve zihni köleliklere karşı açılmış en büyük savaştır.
Hz. Peygamber (S.A.V.), Mekke’ye girdiğinde Kabe’deki 360 putu tek tek devirirken, sadece taşları devirmiyordu; insanların zihinlerindeki acizliği, köleliği ve cehaleti de yıkıyordu.
Bugün Hindistan’da yaşananlar, Mekke’nin cahiliye döneminden farksızdır. İnsanlar canlı veya cansız putların önünde eğildikçe, ruhlarındaki boşluk büyümekte, acıları katlanmaktadır. Müslümanın vazifesi, bu çağda da aynı kararlılıkla ayağa kalkmak ve "La ilahe illallah" (Allah'tan başka ilah yoktur) hakikatini bu mahzun ve şaşkın kitlelerin kalbine nakşetmektir. İnsanlığı sapkın inançlardan kurtarmak lütuf değil, imanın bir gereğidir.
TEBLİĞ KAPSAMINDA MÜSLÜMANIN KENDİ YAŞAMIYLA DA BİR YANDAN ÖRNEK OLMASI
Ancak, burada kendimize sormamız gereken, bizi sarsacak ve kendimize getirecek çok sert bir soru var: Biz bugün Hindistan’a hangi yüzle, nasıl bir İslam götüreceğiz?
Bir Müslümanın Hindistan’a veya dünyanın herhangi bir yerine tebliğ götürebilmesi için, kendisinin de hakiki bir Müslüman, kamil bir mümin kul olarak yaşaması gerekir. Sözle dünyayı fethedeceğini sananlar, eylemleriyle sınıfta kaldıkları müddetçe hiçbir kalbe dokunamazlar.
Bugün İslam dünyası olarak bizler, ne kadar adiliz? Ne kadar dürüstüz? Ahlakımız, edebimiz, namusumuz ve adaletimizle dünyaya ne kadar örnek olabiliyoruz? Eğer İslam coğrafyası yolsuzlukla, adaletsizlikle, birbirini yemekle ve ahlaki çöküşle anılıyorsa, Hindistan’daki putperest dönüp de bize bakmaz. Tebliğin başarılı olabilmesi için, gayrimüslimlerin bizim yaşantımıza baktığında İslam’ın güzelliğini, imanın huzurunu görmesi şarttır. Bizler ticaretimizde, sosyal hayatımızda, komşuluk ilişkilerimizde adaleti ve ar-edebi kaybetmişsek, dilimizle sabaha kadar İslam’ı anlatsak da bunun karşı tarafta hiçbir karşılığı olmayacaktır.
Hindistan’daki insanları sapkın inançlarından kurtarmak istiyorsak, bir yandan da kendi hayatımızdaki batılları, lüksü, şatafatı, yalanı, riyayı ve adaletsizliği temizlemek zorundayız.
HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V.) YAŞAYAN EN BÜYÜK TEBLİĞ MODELİ OLMASI
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.), hayatı boyunca sadece bir tebliğci değildi; Kur’an’ı birebir yaşayarak insanlara en güzel örnek olup tebliğ edendi. İslamiyet’i tebliğ ederken arkasına orduları, parayı veya gücü alarak tebliğe başlamadı. O’nu amansızca eleştiren, O’na düşmanlık besleyen putperestler bile, O’na daha peygamberlik gelmeden önce "El-Emin" (En Güvenilir İnsan) unvanını vermişlerdi.
Hz. Peygamber (S.A.V.), putperestleri İslam’a davet ederken en büyük delil olarak kendi tertemiz yaşamını, yüksek ahlakını hayatının akışı içinde gösterdi.
Mekke’nin azılı müşrikleri O’nun karşısına çıktığında; O’nun dürüstlüğüne, adaletine, yetimi gözetmesine, yalan söylememesine hayran kalıyorlardı. O, düşmanının bile hakkını gözeten, kendisine zulmedenleri affeden, merhametiyle taş kalplileri bile yumuşatan bir ahlak abidesiydi. İnsanlar O’nun anlattığı dine girmeden önce, O’nun şahsiyetine teslim oluyorlardı. Saf saf İslam’a koşan o ilk Müslümanlar, O’nun yüzündeki doğruluğu, özündeki imanı gördükleri için tereddüt etmeden putlarını kırdılar.
Asla unutulmaması gereken asıl mevzu budur: Tebliğ, kelimelerden ziyade bir karakter hareketidir.
Hz. Peygamber (S.A.V.), ashabını yetiştirirken onlara sadece ibadetleri öğretmedi; onları dünyanın en dürüst tüccarları, en adil yöneticileri, en merhametli insanları yaptı.
İslam, o güzel ahlaklı insanların ticaretiyle, dürüstlüğüyle fersah fersah uzaklardaki Endonezya’ya, Malezya’ya, Afrika’nın derinliklerine kadar yayıldı. Kılıçla girilemeyen kalplere, Müslümanın güzel ahlakı ile girildi. Bugün de Hindistan’a tebliğ götürecek olan şey, sadece matbu kitaplar veya dijital videolar değildir; oraya gidecek olan canlı İslam nesli, yani bizleriz.
MÜSLÜMANIN VAZİFESİ VE DÜNYAYA KARŞI AHLAKİ SORUMLULUĞU
Bizler yeryüzünün halifeleri olarak yaratıldık.
Müslümanın vazifesi sadece kendi namazını kılıp köşesine çekilmek, dünyada yaşanan sapkınlıklara, acılara ve cehalete gözlerini kapamak olamaz.
Hindistan’da bir ineğin peşinden ağlayan, hayatını o aciz mahlukata endeksleyen insanların dramı, aslına bakarsanız bizim vurdumduymazlığımızın da bir faturasıdır. Eğer bizler, bugün gerçek manada iman etsek, ahlakımızla ve adaletimizle dünyaya yön veren bir medeniyet inşa etsek, o insanlar zaten fevc fevc İslam’a koşacaktır.
Uyanmak zorundayız. Karşımızda duran bu acı tablo, İslam aleminin silkelenmesi için sert bir tokattır. Kendi ellerimizle ördüğümüz dünyevi putları, makam, mevki ve para hırslarını bir kenara bırakıp, Hz. Peygamber’in (S.A.V.) sünnetine sımsıkı sarılmalıyız. İnsanlığın ve İslam’ın güzelliğini önce kendi şahsımızda ete kemiğe büründürmeliyiz. Ar, edep, namus ve iman zincirini yeniden kuşanarak, Hindistan’da ve dünyanın dört bir yanında sahte ilahların pençesinde kıvranan insanlığa acilen el uzatmalıyız. Çünkü tebliğ, sadece bir davet değil; insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaracak yegane kurtuluş köprüsüdür ve bu köprüyü inşa etmek de her bir Müslümanın boynunun borcudur.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız