escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...


Göksal Caner Malatya

facebook-paylas
Ali Laricani: İran'ın Kant ve Descartes'la Kurduğu Felsefi Cephe
Tarih: 30-03-2026 20:21:00 Güncelleme: 30-03-2026 20:21:00


Ali Laricani'nin adı, Hamaney’in Epstein koalisyonu tarafından (ABD-İsrail) öldürülmesinin ardından bütün dünyada duyulmaya başladı. Meclis başkanlığı yapan ve nükleer müzakerelerin baş aktörü olan Laricani’nin ününün yayılmasında Hamaney’in öldürülmesinin ardından İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri olmasının ve kendisi de öldürülene kadar gösterdiği duruşun payı büyük. Bütün bunlarla birlikte gündeme gelen ama görece perde arkasında kalan bir yönü de mevcut. O da Laricani’nin Tahran Üniversitesi'nde felsefe öğretim üyesi olarak ders veren, Immanuel Kant üzerine en az üç kitap yazmış, René Descartes'ın metodolojisini devlet aklına uyarlamış özgün bir düşünür olması.

 

Siyasi bir figürün aynı zamanda bir entelektüel olması, özellikle içinde yaşadığımız dönemde, pek alışılmadık bir durum. Bu yazıda Laricani'yi yalnızca İran’ın bir yöneticisi olarak değil, aynı zamanda bir entelektüel olarak anlamaya çalışacağız.

 

Laricani’nin düşüncelerine geçmeden önce önemli bir hususu belirtmemiz gerekiyor. Laricani’nin kitaplarını ve makalelerini Farsça yazmış olması ve bunların başka bir dile çevrilmemiş olması nedeniyle edindiğimiz bilgiler ikincil kaynaklardan gelmektedir.[1] Bunun Laricani’nin düşüncesini anlamaya çalışırken yaşadığımız önemli bir handikap olduğunu ifade etmek isteriz.

 

Kum'dan Tahran'a

 

1958'de Irak'ın Necef şehrinde doğan Ali Ardeşir Laricani, Şii ilim dünyasının tam merkezinde büyümüştür.

 

Babası Ayetullah Mirza Haşim Amolî, yalnızca önde gelen bir din adamı değil, aynı zamanda Rıza Şah'ın laikleştirme politikalarına direnen bir figürdü.

 

Sadece babası değil ailesinin tamamı da Laricani'nin siyasi ve düşünsel macerası açısından da belirleyici bir etkendir. Kardeşler arasında en dikkat çekici olanı ağabeyi Muhammed Cevad Berkeley mezunudur. Ağabeyi zamanla Ayetullah Hamaney'in dışişleri danışmanı ve etkili bir muhafazakâr teorisyen haline gelecektir. Kardeşi Sadeq ise 2009-2019 yılları arasında İran yargısının başında bulunmuş, ardından Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nin başkanlığını üstlenmiştir. En küçük kardeş Bakır, eski sağlık bakan yardımcılığı görevini yapmıştır. Bunlara ek olarak Ali Laricani, İran İslam Devrimi’nin önemli düşünürlerinden Murtaza Mutahhari'nin kızıyla evlidir. Kısacası Laricani ailesi, İran İslam Cumhuriyeti'nin yalnızca bürokratik değil, ideolojik çekirdeğiyle de doğrudan akrabalık ilişkisi içindedir.

 

Ali Laricani'nin akademik çizgisi alışılmadık bir yol izlemiştir. Şerif Teknoloji Üniversitesi'nden matematik ve bilgisayar bilimleri alanında lisans diploması alan Laricani, daha sonra Tahran Üniversitesi'nde Batı felsefesi üzerine doktora yapmıştır. Bir hafız olarak teknik bilimlerle çalışmış, oradan Kant'ın sentetik a priori yargılarına yönelmiş ve sonrasında da devlet yönetimine geçmiştir. Ailesi de göz önüne alındığında aslında bu yolculuğun rastlantısal değil, son derece tutarlı bir arayışın ürünü olduğu görülmektedir.

 

Molla Sadra'dan İbn Arabî'ye

 

Laricani'nin felsefi bilinci, modern dönemde İran İslam düşüncesini şekillendiren üç büyük ismin etkisinde oluşmuştur: Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabaî, Şeyh Murtaza Mutahhari ve İmam Humeyni. Ayrıca bu üçlü, çok daha derin bir felsefi mirasın, Molla Sadra ve İbn Arabî çizgisinin de devamıdır.

 

Laricani’nin etkilendiği bu düşünce çizgisinde felsefe ile irfan kesişir ve akıl ile keşif iç içe geçer. Bilgi ise varlığın birliği ve dereceleri üzerine inşa edilir. Molla Sadra'nın kurduğu “aşkın hikmet” (hikmet-i müteâliye) çerçevesiyle akıl ile nakil, felsefe ile din arasındaki klasik ayrımı aşmayı hedeflemiştir. Bu yaklaşım cevheri hareket fikrine, yani varlığın dereceli oluşuna ve varlığın tek ama mertebeli bir hakikat olduğuna dayanır. İnsan bilgi ve eylemle gerçekleşir ve varlığın mertebelerinde yükselerek olgunlaşır.

 

Laricani için Tabatabaî'nin “el-Mizan” tefsiri de bu anlayışın somut örneğiydi. Bu yaklaşımda vahiy akıldan kopuk okunmaz, ama akıl da deney sınırlarına indirgenemez. İkisi aynı bilgi ufkunda birleşir. Mutahhari’ye göre de akıl yalnızca analiz aracı değil; varlığın mertebelerini kavrama, zahir ile batını, duyum ile aklı, bilgi ile huzuru ayırt etme yetisidir. Ve bu felsefi birikim, Laricani’yi Kant’a götürmektedir.

 

Kant ile Karşılaşma

 

Edindiği felsefi birikim Laricani'nin yaptığı Kant çalışmalarının yüzeysel bir akademik merakın ürünü olmadığını göstermektedir. Tahran Üniversitesi’ndeki özgeçmişine göre Kant üzerine üç telif eseri vardır: Kant Felsefesinde Matematiksel Yöntem, Kant Felsefesinde Metafizik ve Pozitif Bilimler ve Kant Felsefesinde Sezgi ve Sentetik A Priori Yargılar. Bunlara Descartes'ın Yöntem Üzerine Konuşma’sı hakkında bir çalışma da eşlik eder.

 

Laricani'nin Kant yorumunun özgünlüğü, bilim felsefesiyle ilişkisinde gizlidir. Sentetik a priori yargılar meselesinde Laricani şunu sormaktadır:

 

“Eğer matematiksel ve bilimsel bilginin temelleri deneyim öncesi bilişsel sezgiye dayanıyorsa, dini bilginin sezgisel temeli basitçe irrasyonel ya da “aşağı” olarak nasıl reddedilebilir?”

 

Bu soru son derece keskindir. Kant'ın matematiksel bilgiye ilişkin argümanını —ki bunun temeli “sentetik a priori”, yani hem zorunlu doğru hem de deneye dayanmayan yargılardır— dini bilginin meşruiyetini savunmak için kullanan Laricani, Aydınlanma'nın en sert silahını tersine çevirmektedir.

 

Ödev ve Devlet

 

Laricani'nin Kant yorumunun siyasi boyutu en çarpıcı yönüdür. Kant'ın felsefesindeki “ödev” kavramı —kategorik imperatif— bireysel etik alanında sınırlama değil, aklın özgürlüğünün ifadesidir. Laricani bu kavramı kolektif siyaset alanına taşır ve İslam Cumhuriyeti'nin varlığını bir kategorik imperatife dönüştürür: Devlet yalnızca pragmatik bir zorunluluk değil, ahlâki bir ödevdir; koşullara değil, ilkelere bağlıdır.

 

Bu yorum, İran'ın nükleer programından Orta Doğu’daki etkisine kadar pek çok meseleyi basit çıkar pazarlıklarının ötesine taşıyarak “ödev” alanına yerleştirir. Batılı müzakereciler İran'ın tutumunu inatçılık olarak yorumlarken, Laricani'nin çerçevesinden bakıldığında bu tutum tutarlı bir kategorik ahlâkın gereğidir. Bir “uzlaşma” mümkün değildir; çünkü konu “çıkar” değil, “ödev”dir.

 

Laricani'nin Kant'tan aldığı başka bir ders de sınır bilincidir. Kant'a göre aklın etkin olabilmesi için sınırlarını bilmesi gerekir; sınır tanımayan güç zorbalığa dönüşür. Laricani'de bu bilinç, liderliği mutlak hakikat iddiasından uzaklaştırır ve ona koşullara bağlı bilginin alçakgönüllülüğünü kazandırır. Siyasi bilgi matematik kesinliği taşımaz; imkânlar içinde yürütülen bir değerlendirmedir.

 

Fenomen ve Numen

 

Laricani'nin en özgün hamlesi, Kant'ın epistemolojik ayrımını —fenomen/numen, yani görünüş/kendinde şey— doğrudan uluslararası ilişkilere uygulamasıdır. Kant'a göre bilgimiz kendi zihinsel yapılarımızla sınırlıdır; “kendinde şeyi” asla gerçekten bilemeyiz. Laricani bu tezi şu sonuca taşır: Batı'nın “evrensel değerler” olarak sunduğu şeyler yalnızca Batı bilincinin “fenomenleridir”, başkaları için ne zorunlu ne de bağlayıcıdır.

 

Bu çerçeve, Laricani'ye uluslararası hukuk ve küresel kurumlar karşısında güçlü bir argüman sunar. Birleşmiş Milletler ya da Uluslararası Adalet Divanı gibi kurumların egemen olduğu küresel hukuk düzeni, nesnel ya da evrensel bir adaleti temsil etmez; Atlantik dünyasının tarihinden, önyargılarından ve güç yapılarından süzülerek ortaya çıkmış belirli bir kurallar bütünüdür. Uluslararası hukuku mutlak bir gerçeklik yerine fenomen olarak çerçeveleyerek Laricani, İran devletine küresel normlara seçici biçimde uyma konusunda felsefi bir gerekçe sunar.

 

Batılı güçler uluslararası hukuku referans göstererek İran'ın eylemlerini kınadığında, Laricani bunu yabancı bir “zihinsel kategorinin” dayatılması olarak görür. İran İslam Cumhuriyeti'nin içsel mantığı, tarihsel kırgınlıkları ve devrimci kimliği —yani “numenal gerçekliği”— Batı'nın hukuki çerçevesinin ölçemeyeceği bir düzlemde var olur. Bu yaklaşım, tartışmayı “hukuk ihlali” meselesinden “algıların çatışması” meselesine taşır; Batı'nın evrensellik iddiasını felsefî zeminde çökertir.

 

Descartes'ı Devletin Hizmetine Sokmak

 

Laricani, Kant'a ek olarak Descartes'ı da çalışmıştır; Descartes hakkında Zihnin Yönlendirilmesi Kurallarının Eleştirisi ve İncelenmesi adlı bir çalışma kaleme almıştır. Ancak burada ilginç olan, yalnızca Descartes'ı incelemesi değil, onun yöntemini devlet felsefesine uyarlamasıdır.

 

Descartes'ın “radikal şüphe” yöntemi bireysel epistemolojinin temelini atar:

 

Yanlış olma ihtimali bulunan tüm inançları sistematik biçimde elden geçir, şüphe edilemez bir kesinliğe ulaş ve “düşünüyorum, öyleyse varım.”

 

Laricani bu bireyci epistemoloji stratejisini kolektif, ulusal bir stratejiye dönüştürür. Devlet de şüphe etmelidir: Yabancı modellere, Batı değerlerine, başkalarının anlattığı tarihe, bağlayıcı olduğu ilan edilen uluslararası normlara. Şüpheyi bıçak gibi kullan; taklitçiliği kes, bağımlılığı kes. O zaman devlet kendisinin netliğine ulaşır.

 

Bu çerçevede gerçek egemenlik, dışa bağımlılıklardan —entelektüel, ekonomik, askerî— kopuşla başlar. Laricani'nin yerli teknoloji ve ulusal sanayi politikalarına verdiği destekte bu Kartezyen mantığın izleri görülür: “Öteki”ne bağımlı olmak, onun tahayyülünün bir ürünü olmak ve oyunun bir piyonu olmak riskini taşır. Aynı biçimde Kartezyen yöntemin dört adımı —kesin olmayan hiçbir şeyi kabul etmeme; sorunları parçalama; düşünceleri düzene sokma; kapsamlı inceleme— Laricani'nin stratejik sabrına da yansır.

 

“Nihilizm” ve Meşru Direniş

 

Laricani'nin Batı medeniyetine yönelik değerlendirmesinin özünü salt siyasi bir çekişmeden öte felsefi bir teşhis oluşturmaktadır. Ona göre Batı, “kutsal olanı” ya da “numenal olanı” terk ederek saf faydacılığı benimsediğinde etik pusulasını kaybetmiştir. Ortaya çıkan “kötücüllük,” gücün kendini sofistike ama nihayetinde boş söylemlerle haklı çıkardığı bir durumdur: Erdem görüntüsü sunarken aslında gerçek bir ilkesizliği, “nihilizmi” barındırır.

 

Bu nihilizm teşhisi, Laricani'ye Batı diplomasisinin “çifte standartlarını” açıklamanın tutarlı bir çerçevesini sunar. Eğer nesnel bir ahlâki yasa yoksa “adalet” yalnızca o anki en güçlü aktörün söylediğidir. Laricani'ye göre Batı, “hukukun üstünlüğü” söyleminden “kurallara dayalı düzen”e geçişte bile bu çürümeyi açıkça sergilemiştir: Kant'ın kategorik imperatifi koşullu imperatiflere dönüşmüştür; “çıkarına hizmet ediyorsa böyle davran.”

 

Bu teşhisin doğal sonucu, İran İslam Cumhuriyeti'ni bu nihilizmin karşıtı olarak konumlandırmaktır. Devrimi salt bir teolojik hareket olarak değil, Batı modernitesinin krizine karşı en mantıklı ve “saygın” tepki olarak gören Laricani, yönetim ideolojisine Humeynici mistikle aynı olmayan ama onunla bütünleşebilen bir rasyonalist çerçeve kazandırır. Humeyni'nin söylemi çoğu zaman aşkın ve mutlakken, Laricani'ninki yapısal ve sistematiktir.

 

“Militan Entelektüel”

 

Laricani'nin profiline bakıldığında, Batı'daki modern entelektüelin krizi olarak tanımlanabilecek durumla keskin bir karşıtlık göze çarpar. Çağdaş Batı entelektüeli, söylemin sonuçlarından yapısal olarak yalıtılmıştır; düşünce eylemden ve varoluştan kopuktur.

 

Laricani ise canlı bir geleneğin içinde yer alan “militan entelektüel” tipini temsil eder. Onun felsefeyle ilişkisi hiçbir zaman tamamen akademik kalmamıştır; düşünce, egemenlik, direniş ve eylemlerinden ayrılamaz. Hakeza İslam felsefesindeki bilgi ve eylem birliği —ilim ve amel— de bireyi hareket etmeye, bilgiye somut bir biçim vermeye davet eder. Siyaset bu perspektiften çıkar yönetimi değil; dünya görüşünün, insan tasavvurunun ve bilgi anlayışının başka araçlarla sürdürülmesidir.

 

Laricani'nin kariyer çizgisi de bu bütünlüğün cisimleşmesidir: İran Radyo Televizyon Kurumu başkanlığı, Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı, on iki yıl süren İran Meclisi başkanlığı ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi sekreterliği. Bu görevlerle birlikte nükleer görüşmelerinden Orta Doğu’daki savaşlara kadar uzanan tarihsel kırılmaların tam merkezinde bulundu. Dolayısıyla Laricani'nin bu siyasi görevlerini en üst düzeyde ve sürekli olarak gerçekleştirmesini felsefi arka planını bilmeden anlamak pek mümkün değildir.

 

Yeni İslami Rasyonalizm mi?

 

Laricani'nin uzun vadeli anlamı, belki de şu soruda yatmaktadır: İran İslam Cumhuriyeti'nin ideolojik repertuvarına yeni bir dil eklemekte midir?

 

Laricani düşüncesinin sentezi, İran İslam Devrimi’ni gerçekleştiren kuşağın “Büyük Şeytan” retoriğinden farklı bir iletişim tarzı üretir. Humeynici mistik düşünce, Batı'yı ruhani bir kategorilemeyle reddederken; Laricani, Batı'yı rasyonalist bir kategorilemeyle reddeder: “Nihilizm,” “öznel,” “fenomenal.” Yani Batı’nın diliyle, Batı'ya karşı.

 

Bu sentez sayesinde İran liderliği, yoğun diplomatik ve ekonomik baskı altında bile bir tür ahlâki tutarlılık hissini koruyabilir. Kendi mücadelelerini, daha yüksek ve akla dayalı bir yasaya bağlılığın zorunluluğu olarak tanımlayabilirler. Bu durum içeride olası bir çözülmeye karşı da bir güvence işlevi görür: Tek bir liderin karizmatik önderliğine ya da konjonktürel koşullara bağlı kılmadan halk nezdinde kalıcı ve tutarlı bir temel sağlar.

 

Laricani'nin bu katkısı, İran İslam Devrimi’nin küreselleşmiş bir dünyada entelektüel olarak savunulabilir olması gerektiği ısrarında yatmaktadır. İslam Cumhuriyeti'nin hayatta kalabilmesi için yalnızca devrimci neslin coşkusuna değil; modern bilimi, uluslararası hukuku ve küresel ekonomiyi analiz edip çözümleyebilecek sofistike bir içsel mantığa da ihtiyacı vardır. Laricani bu mantığı inşa etmeye çalışmıştır.

 

Çıkarılabilecek Dersler

 

Laricani'nin düşüncesi, elbette sol açıdan ciddi metodolojik sorular doğurmaktadır; hem içeriği hem de yapısı itibarıyla.

 

İçerik açısından Laricani'nin düşüncesinin sınıfsal niteliği açıktır: Batı hegemonyasına karşı direnişin dili, toprak bütünlüğünü ve devlet egemenliğini öne çıkaran bir burjuva-ulusalcı zemine oturur. Batı emperyalizmine yönelik eleştiri net ve keskindir; ancak bu eleştiri sistemi aşmayı değil, içinde farklı bir konumlanma kurmayı hedefler. Toplumsal sınıfları, üretim ilişkilerini ve sermayenin mantığını devre dışı bırakan bir anti-emperyalizm, sonunda sistemi yeniden üretme riskini taşır. Nitekim İran'ın “direniş ekonomisi” söylemi, söylem düzeyinde Batı kapitalizmini reddederken pratik düzeyde mülkiyet ilişkilerini ve sınıf antagonizmalarını büyük ölçüde yeniden üretmektedir.

 

Bununla birlikte Laricani'den alınabilecek ciddi metodolojik dersler de mevcuttur. Birincisi, hegemonya kavramına ilişkin sezgisidir: Laricani'nin Kant ve Descartes okuması, iktidarın yalnızca silah ve sermayeyle değil, aynı zamanda kavramsal çerçeveler ve epistemolojik varsayımlar aracılığıyla işlediğini somut biçimde gösterir. Gramsci'nin hegemonya analizine benzer bir sezgiyle Laricani, Batı'nın “evrensel” iddialarını tarihsel ve öznel inşalar olarak teşhir eder. Bundan çıkarılacak ders şudur: Özgürlük mücadelesi kaçınılmaz biçimde bir ideoloji eleştirisi ve kavramsal yeniden inşa sürecini de kapsar.

 

İkincisi, entelektüel üretimi siyasi pratikle buluşturma meselesidir. Laricani, teorinin eylemden kopuk kaldığında giderek araçsal bir dekorasyon haline geldiğini yaşamıyla kanıtlamıştır. Bu, tarihsel materyalizmin daima vurguladığı bir noktadır: Bilgi biçimlerinin nesnel bir sınıfsal konumla ilişkisi vardır ve bu ilişkiyi görmeden yalnızca kavramsal eleştiri üretmek, ideolojiyi eleştirmeden ideoloji içinde dolaşmak olur.

 

Üçüncüsü ise siyasi mücadelenin entelektüel temeli meselesidir. Laricani'nin Descartes'tan aldığı “radikal şüphe” ilkesi —aceleci kanaatlerden kaçınma, koşulları parçalayarak kavrama, kapsamlı bir değerlendirme yürütme— devrimci siyasetin zaman zaman ihmal ettiği pratik bir disiplini çağrıştırır. Nesnel koşulları iradecilikle değil metodolojik bir titizlikle analiz etme zorunluluğu, Lenin'in “somut durumun somut analizi” ilkesiyle örtüşür. Laricani'nin felsefesi burjuva bir hedefe hizmet etse de kullandığı entelektüel araçların yapısı, bu bakımdan tümüyle yabancı değildir.

 

Sonuç olarak Laricani'nin düşünceleri, bir burjuva-devrimci devletin kendi egemenliğini felsefi düzeyde yeniden üretme çabasıdır. Onu yalnızca bir “İran devletinin” temsilcisi olarak okumak yetersizdir; ama onu sınıfların üzerinde duran bir düşünür olarak okumak da yanıltıcıdır. Asıl değeri, hegemonyanın epistemolojik boyutunu teşhis etme biçiminde yatmaktadır. Bu teşhisi ciddiye almak, onu ürettiği siyasi projeyle özdeşleştirmeden, sosyalist siyasete metodolojik bir katkı sunar.

 

Kaynakça

Mahmoud Hadhoud, “Larijani and Kant: Reason and Intuition”, Substack, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://mahmoudhadhoud.substack.com/p/larijani-and-kant-reason-and-intuition

Douglas Youvan, “Entelektüel Direniş ve Rasyonel Devlet”, Gürgun Karaman Blog, Mart 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://karamangurgun.blogspot.com/2026/03/

“Ali Larijani: The Martyr Philosopher”, Al-Akhbar English, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://en.al-akhbar.com/

“The Strategic Legacy of Ali Larijani and Its Impact on Iran's Resistance Doctrine”, İlkha, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://ilkha.com/...ali-larijani-519317

“Laricani: Aşkın Hikmet ile Eleştirel Akıl Arasında”, YDH, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://ydh.com.tr/d/37038/

“İntikam Peşinde Koşan Bir Filozof”, YDH, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://ydh.com.tr/d/36688/

"Ali Larijani on Descartes and State Reason", X (Twitter), 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://x.com/i/status/2034670461481615805

"Ali Larijani", Muslim Skeptic, 19 Mart 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://muslimskeptic.com/2026/03/19/ali-larijani/

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

 

[1] Bkz. Kaynakça.



Bu yazı 1010 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

ABD-İsrail-İran savaşında en beğendiğiniz savaş muhabiri kimdir?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI