“Bu başlık değil, baş davasıydı.” Falih Rıfkı Atay
1925 Şapka İnkılabı, Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme sürecinde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu İnkılap, sadece bir kıyafet değişikliği değil, aynı zamanda laikleşme, çağdaşlaşma ve toplumsal dönüşümün sembolü olarak değerlendirilir. Dolayısıyla bu inkılap, Türkiye’de kültürel kimliğin yeniden tanımlanmasında kritik bir rol oynadı. Bu inkılap, sadece bir giyim-kuşam reformu değil, aynı zamanda zihniyet değişiminin, devletin modernleşme vizyonunun ve laikleşme sürecinin bir parçasıydı.
Türk kültür tarihine bakıldığında, Türklerin kılık-kıyafet konusunda bağnaz olmadıkları, çağın, değişen kültürün ve coğrafyanın koşullarına göre tarih boyunca değişik kıyafetler giydikleri görülmektedir.
Şapka (kılık-kıyafet) inkılabından önce, eski Türklerden kalma kalpak/papak, keçe, börk/külah, II. Mahmut zamanında asker ve memurlara mecburi giydirilen fes (ince ve vişne rengi, kırmızı keçeden), Hintlilerden geçme (Budist işi) sarık, ipek başörtüsü/poşu gibi erkek başlıkları kullanılıyordu. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’nda askerlere (Enver Paşa’nın adı ile) Enveriye denilen başlıklar giydirilmişti. 1908’de II. Meşrutiyetin ilanı ile Avusturya’nın Bosna-Hersek vilayetlerini resmen ülkesine katması üzerine, Avusturya malı fesler boykot edildiğinden, ülkemizdeki göçmen ailelerden, Kırımlı ve Dağıstanlıların kullandığı kalpakları giyme modası yayılmıştı. Tarikat mensuplarının (Mevlevi, Bektaşi, Kadiri, Nakşi) Taç denilen özel başlıkları vardı. Ayrıca Arap biçimi Kefiye (başta, omuzlardan aşağı sarkan beyaz örtü ile tepede kalın kumaş halkalı) ve köylü biçimi alaca-çit sargı gibi yirmiden çok erkek başlığı vardı. Elçilerimiz ve milletlerarası toplantılara katılan diplomatlarımız resmi redingot giyerken şapka da giyerlerdi.
Görüldüğü gibi Osmanlı Devleti’nde kıyafet, bir başlık anarşisi vardı. Doğu medeniyetini Batı medeniyetinden ayıran dış özelliklerin en önemlisini de kıyafet ve başlık teşkil ediyordu. Kılık-kıyafet toplum ve grup kültürünün en karakteristik ve dıştan hemen göze çarpan özelliklerinden biriydi. Osmanlı Devleti de bir imparatorluk olduğu için halkının giyim kuşamı son derece çeşitli idi. Halkın her sınıfı istediğin giymekte serbestti. II. Mahmut devrinde askerlere ve memurlara kavuk yerine fes giydirilmesi kabul edildiği zaman, başta Şeyhülislam olduğu halde bütün ulema, fes giymenin şer’an caiz olmadığını ileri sürerek itiraz etmişlerdi.
Ancak fes zamanla hem İslam hem de Osmanlı giyeceği/başlığı olmuş hatta bir sembol haline gelmişti. 1903 yılında II. Abdülhamit devrinde askerlere kalpak giydirilmek istendiğinde ulema sınıfı bu defa da kalpak giyilmesine itiraz etmişti. Oysa ne fesin ne diğer kıyafet unsurlarının din ile, milliyet ile hiçbir ilgisi yoktu. Ulema, halkın dini inancını da istismar ederek yenilikten korktuğundan, kıyafet değişimini dini menfaatlerine alet ediyordu. Bu durum, Batı medeniyetinin bir bütün olarak ele alınmasını, dünyanın kabul ettiği medeni kıyafetin de benimsenmesini gerekli kılıyordu.
Bu bakımdan 1925 yılı önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Dinsel davranışlarda, halk inançları olarak adlandırabileceğimiz, dini aslıyla ilgisi olmaktan ziyade dini mahiyet kazandırılmış sembollerden oluşan farklı bir alanın varlığı bilinmektedir. Cumhuriyet inkılaplarının mahiyetini kavramakta zorluk çeken, yeni hayatın toplumun önüne açtığı ufukları görmezden gelen bazı istismarcılar halkın bu semboller dünyasını harekete geçirerek rejime muhalefetlerini din kisvesi altında sürdürmeye çalışmışlardır. Bir anlamda bu semboller dünyasının yıkılarak, halkın istismarına yol açan hurafelerin ortadan kaldırılması modern değerlerin daha kolay yerleşmesine imkân verecekti. İşte kılık-kıyafetle ilgili düzenlemeler, herhangi bir dini mahiyeti olmayan bu semboller dünyasının etkisizleştirilmesine yönelik atılmış adımlardır. Bir yandan da batıyla aramızdaki gözle görülür farklılıkların ortadan kaldırılması amacıyla gerçekleştirilmiş oldukları açıktır.
Böylelikle Cumhuriyetin ilk yıllarında kılık-kıyafet alanında gerçekleştirilen inkılaplarla ülkede bu alanda birlik ve beraberlik sağlanmış ve halka daha modern bir görüntü kazandırılmıştır. Bu kanun ile ülkemizde erkeklerin giyim ve görünüm birliği sağlanmış, Arap, Fars ve Hintli özentileri kalkmıştır. Kısaca şapka bir başlık taklidi değil, hür fikir ve düşüncenin sembolü olarak kabul edilmiştir.
Millî Mücadele’nin başarıyla sonuçlanması üzerine ülkeyi “muasır medeniyet” seviyesinin üstüne çıkarmak isteyen Mustafa Kemal Paşa, gerçekleştirilen inkılâpların gayesini, Türkiye devletini çağdaşlaştırmak ve gelişmiş devletlerin seviyesine çıkarmak olarak ifade etmiştir.
Türkiye Batı uygarlığını bir bütün olarak görmüş ve bu uygarlığa katılmayı kararlaştırmıştı. Bu nedenle kendisini bu uygarlığa katılmaktan alıkoyan simgelerin başında gelen fesi atmayı, yerine Batı uygarlığının simgesi durumundaki şapka giymeyi uygun görmüştü. Gerçekleştirilen inkılâplardan biri de kılık kıyafeti yani dış görünümü medenileştirmek için yapılan toplumsal alandaki düzenlemeler olmuştur.
Yasadan önce Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi farklı dinlerden yurttaşlar farklı başlık ve kıyafetler giymeye devam ediyordu. Dinî kaynaklı giyim farklılıklarını ortadan kaldırmak isteyen Mustafa Kemal Paşa, 1925 yılı yazında İnebolu ve Kastamonu yöresine yaptığı gezide şapka giyilmesi konusunu gündeme getirdi. Kendisi, 24 Ağustos günü Kastamonu'da geniş kenarlı beyaz bir şapka giydi. Ertesi gün İnebolu'ya geçen Mustafa Kemal Paşa, tarihî “Şapka Nutku”nu bu ilçede yaptı. 28 Ağustos 1925 günü Türk Ocağı'nda halka hitaben “Bu serpuşun adına şapka derler” diyerek o güne kadar kullanılan “medeni serpuş”, “şemsi siperli serpuş” gibi ifadelerin bırakılmasını sağladı. İnebolu Türk Ocağında yaptığı konuşmasında da özetle kıyafetimizin millî ve medenî olmadığını, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının medenî olduğunu, baştan aşağıya her alanda medenî olmasını, medenî ve uluslararası kıyafetin benimsenmesinin gerekliliğini vurgulamıştır.
Mustafa Kemal bu devrim için özellikle Kastamonu’yu seçmiştir. Çünkü Kastamonu, Kurtuluş Savaşı sırasında önemli bir lojistik merkezdi. İnebolu Limanı üzerinden gelen cephaneler Ankara’ya ulaştırılıyordu. Halkı fedakâr, vatansever ve yeni rejime bağlıydı. Ayrıca Kastamonu, tarih boyunca yalnızca Anadolu’nun değil, Türk milletinin de haysiyetli duruşunu temsil etmiş, kültürüyle, mücadelesiyle ve fedakârlığıyla adını şerefle yazdırmış kadim bir şehir olmuştur. Kurtuluş Savaşı yıllarında işgal edilmediği halde en fazla şehit veren il olması, İstiklal Marşı’nın ilk kez Kastamonu Nasrullah Camii’nde okunmuş olması, kadınlarımızın İnebolu’dan cephane taşıdığı İstiklal Yolu’na ev sahipliği yapması ve erkekleri cepheden dönemediği için “Ersizler” adını alan köyleriyle, Kastamonu, Türk milletinin azmini, vatan sevgisini ve fedakârlığını tarihe mühürlemiştir.
Mustafa Kemal Paşa 1 Eylül'de Ankara'ya döndüğünde kendisini karşılamaya gelenlerin şapkalı olduğu görüldü. 2 Eylül günü, devlet memurlarına şapka giyme zorunluluğu getiren 2431 numaralı bakanlar kurulu kararnamesi çıkarıldı. Aynı gün bakanlar kurulu kararnamesi ile din adamı dışındaki kişilerin cübbe ve sarık giymeleri de yasaklandı.
16 Ekim 1925'te Konya milletvekili Refik Bey (Koraltan) ve arkadaşları, şapka giyilmesi ile ilgili kanun önerisini meclise sundu. Toplumun kılık ve kıyafetinin kanunlarla belirlenemeyeceğini ileri sürenlerin yanı sıra, bu kanunun din-devlet işlerinin ayrılmasını kolaylaştıracağını ileri sürenler oldu. Bursa Milletvekili Nureddin Paşa (Sakallı) ile Ergani milletvekili İhsan Bey'in aleyhte oy kullandığı oylama sonucunda kanun 25 Kasım’da 671 No'lu "Şapka İktisası (Giyilmesi) Hakkında Kanun" kabul edildi. Kanun 28 Kasım 1925 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Kanun ile TBMM üyeleri ve memurlarına başlık olarak şapka giyilmesi zorunluluğu getirildi. Daha kanun çıkmadan önce halk şapka giymeye başlamış, bu yenilik, halk arasında olumlu karşılanmıştır. Ancak her yeni değişiklik hareketinde olduğu gibi fesin yerine şapkanın kabulü dinin elden gittiği şeklinde yorumlanarak bazı çevrelerin tepkisine yol açmıştır. Özellikle kırsal bölgelerde ve muhafazakâr çevrelerde ciddi tepkiler, protestolar ve hatta isyanlar meydana gelmiştir. Şapka İktisası (Giyilmesi) Hakkında Kanun, 1982 anayasasının 174. maddesine göre anayasaya aykırılığı iddia edilip iptal edilemeyecek "inkılap kanunları" arasında kabul edilmiştir.
Yasa, çeşitli Anadolu illerinde protestolara neden oldu. Yasanın kabul edildiği gün Erzurum'da protesto gösterileri oldu ve bu ilde bir ay sıkıyönetim ilan edildi. Tutuklananlardan 13 kişi idama mahkûm oldu. 24-25 Kasım tarihlerinde Kayseri'de Şeyh Ahmet Efendi ve dört arkadaşının yönlendirmesi ile büyük bir yürüyüş yapıldı, 300 kişi tutuklandı. Şeyh Ahmet Efendi ve dört arkadaşı İstiklal Mahkemesi'nde yargılanarak idama mahkûm edildi. 25 Kasım günü Sivas'ta duvarlara şapka aleyhine afiş ve bildiri asılması nedeniyle şehrin bütün muhtarları tutuklandı; suçsuzluğu anlaşılanlar beraat etti, ulemadan İmamzade Mehmet Necati Efendi ile Abdurrahman Efendi idama mahkûm edildi. Rize'nin Güneysu bölgesindeki Merkez Camii imamı Hacı Sabit Civelek "Şayet babanız başına şapka taksa katli vaciptir! Onu vuracaksın ve annen dul ise onu sırtına alıp getireceksin!" sözleriyle bölgedeki isyanı başlattı. Dinî taassuptan ziyade geleneksel Laz kıyafetlerini giymek isteyen isyancıların Rize merkeze doğru yürüyüşe geçmesiyle Ziya Hurşit durumu telgrafla Ankara'ya bildirdi. Bunun üzerine Hamidiye kruvazörü gözdağı vermek için Rize'ye geldi. Kruvazörün kente gelmesiyle çoğu isyancı teslim oldu ve on gün kadar süren olaylar sonucu 143 kişi tutuklandı. Tutuklananlardan 8 tanesi okuma yazma bilmediğinden mütevellit kendini savunamadı ve idam edildi. 8 kişiden 3'ü Tan Otel'in önünde, 3'ü belediye parkında ve 2'si iskelenin başında asıldı. Onlarca tutuklunun Adana ve Sinop'ta hapsedilmesine karar verildi. Maraş'ta ise Cami-i Kebir etrafında toplanıp "Şapka istemeyiz" diye bağıranlar tutuklandı, 5 kişi idama mahkûm oldu. İstanbul'da özellikle Fatih semtinde yaptıkları konuşmalarla halkı isyana teşvikle suçlanan çok sayıda kişi tutuklandı ve sanıklar Ankara'da yargılandı.
Atatürk Nutkunda, “Redingot gibi, bonjur, smokin gibi, işte şapkanız! Buna câiz değil, diyenler vardır. Onlara diyeyim ki, çok gafilsiniz ve çok câhilsiniz ve onlara sormak isterim: "Yunan serpuşu olan fesi giymek câiz olur da şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının kisve-i mahsûsası olan cübbeyi ne vakit ne için ve nasıl giydiler?" sözleriyle şapka giyilmesini savundu.
Görüldüğü gibi şapkanın giyilmesi zorunluluğu sadece resmi görevliler ve milletvekilleri içindi ve kadınlarla, halkı kapsamıyordu. Kadınların giyimi konusunda (peçe ve çarşafın yasaklanmasıyla) ilgili herhangi bir yasa çıkarılmamıştır. Ama kadınların modern giyinmesi teşvik edilmiştir ve zamanla şapka giyilmesi kadınlar arasında da yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu meselede önemli olan zihniyetin değişmesini sağlamaktı, yani dış şekil ile iç dünyayı da değiştirmekti ki bu zamanla sağlanacak bir kazanımdı. Kısaca Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi “Bu başlık değil, baş davasıydı!”
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız