Değerli Okurlar
Bir süredir, yozlaşan ve işlevini büyük ölçüde yitiren; daha doğrusu, topluma hizmet etme amacından uzaklaşıp kendi iktidarını sürdürme aracına dönüşen politik düzen üzerine düşünüyorum. Bu düşüncenin çıkış noktası kişisel bir yakınma değildir. Burada kullandığım 'ben' sözcüğü, yalnızca tekil bir kişiyi değil; çalışan, çaba gösteren, artı değer üreten, vergi veren, sorumluluk alan ve ortak yaşamın yükünü omuzlayan insanı temsil ediyor.
Bu insan, artık topluma yarardan çok zarar veren, toplumsal enerjiyi ayrıştıran ve üreticilerin emeğinden doğan artı değeri kendi yandaşlarına, ideolojik çevresine veya çıkar ağlarına dağıtan kurumları taşımak zorunda bırakılmamalıdır. Bir kurum; toplumun ortak iyiliğine katkı sunmuyorsa, üretmeden tüketiyor, birleştirmek yerine düşmanlaştırıyor, hesap vermeden kaynak kullanıyor ve kamu gücünü kendi çevresinin kullanımına dönüştürüyorsa, meşruiyetini tartışmaya açmak gerekir.
Amacım, 'Ne olacak bu ülkenin hali?' sorusunu yinelemek değildir. Amacım; düşünen, araştıran, sorumluluk hisseden ve eli kalem tutan insanların bu sorunlara çözüm üretme çabasına küçük de olsa bir katkı sunmaktır. Çünkü düşünen insanlar çaresizlik içinde kalamaz. Karşılaştıkları sorunlara çözüm aramak, insan aklının ve tarihsel deneyimin doğal sonucudur.
Bugün yaşadığımız politik yozlaşma, küresel krizler, toplumsal kutuplaşma, kurumsal hantallık ve ortak gelecek kaygısı karşısında çözüm üretmek mümkündür. Bunun için önce şu gerçeği açıkça kabul etmek gerekir: Toplumların geleceği; yalnızca kişisel hırslarla, kısa erimli çıkar hesaplarıyla, dar iktidar çevrelerinin tercihleriyle veya esnaflaşmış politik yapıların pazarlıklarıyla belirlenmemelidir.
Politik partiler, bazı dinsel kurumlar, ideolojik çevreler, medya ağları ve çıkar grupları; toplumsal üretimin üzerine yerleşmiş, artı değeri kendi çevresine aktaran kapalı dağıtım mekanizmalarına dönüştüğünde kamu yararı fikri aşınır. Bu tür yapılar, toplumun ortak kaynaklarını yönetmek yerine onları paylaşılacak ganimet gibi görmeye başlar. Böyle bir düzen, üretken insanı hem ekonomik hem ahlaki bakımdan tüketir.
Bu metnin temel itirazı şudur: Eğitim düzeyi, bilgi birikimi, etik sorumluluğu, dünya kavrayışı ve üretkenliği yetersiz olan; buna karşın hırsı, bencilliği ve iktidar iştahı yüksek kişiler, yalnızca kalabalıkları yönlendirme becerisiyle toplumun geleceğine hükmetmemelidir. Yönetme yetkisi; yaş, makam, unvan, sembolik temsil veya kalabalık desteğiyle sınırsızlaştırılmamalı; bilgi, yeterlilik, denetim ve hesap verebilirlikle sınırlandırılmalıdır.
Bu yaklaşım, halkı küçümsemek veya demokratik katılımı daraltmak anlamına gelmez. Tam tersine, demokrasiyi kitlelerin duygularını manipüle eden profesyonel iktidar tacirlerinden koruma arayışıdır. Gerçek demokrasi, yalnızca seçim sandığı değildir; yurttaşın ödediği verginin, ürettiği değerin, devrettiği yetkinin ve ortak geleceğinin nasıl kullanıldığını sürekli denetleyebilmesidir.
Kendi ideolojileri doğrultusunda komşudan düşman yaratan, kimlikleri birbirine karşı kışkırtan, sınırları kutsallaştırarak insanlığın sınırlı kaynaklarını devasa askeri yapılara aktaran anlayışı da gözden geçirmek gerekir. Emeğin, bilginin, sermayenin, teknolojinin, salgınların, iklim krizinin ve verinin sınır tanımadığı bir çağda, insanlığı hala katı sınırlar ve sürekli düşmanlık üzerinden yönetmeye çalışmak tarihsel bakımdan aşılmış bir anlayıştır.
Aşağıdaki düşünceler kimilerine uzak ya da idealist görünebilir. Ancak bugün idealist görünen birçok düşünce, dünün zorunluluklarından doğmuştur. Artık kamusal kapasite gösteremeyen sembol kişilerin ya da toplumu yalnızca kariyer, servet ve statü aracı olarak gören politik profesyonellerin insanlığın geleceğini belirlemesini kabul etmek zorunda değiliz. Bu bağlamda aşağıdaki düşüncelerimi, düşünen insanların değerlendirmesine sunuyorum.
YERELDEN KÜRESELE: Denetlenebilir İnsanlık Yönetişimi Üzerine Bir Deneme
İnsanlık, tarih boyunca farklı yönetim biçimleri denedi. Kabileler, krallıklar, imparatorluklar, teokrasiler, kent devletleri, ulus-devletler ve modern demokrasiler, kendi dönemlerinin ihtiyaçlarına, korkularına, üretim biçimlerine ve güç ilişkilerine yanıt vermeye çalıştı. Ancak yönetim biçimleri değişse de değişmeyen temel bir sorun varlığını korudu: iktidarın yozlaşma eğilimi.
Bugün devletlerin maliyeti giderek artıyor. Nüfusu milyonları, dahası yüz milyonları bulan ülkelerde yönetim yurttaştan uzaklaşmakta; bürokrasi büyümekte, karar alma süreçleri karmaşıklaşmakta ve kamu gücü çoğu zaman dar bir çevrenin kontrolüne girmektedir. Politik kadroların denetlenmesi zorlaşırken, halkın yönetime gerçek anlamda katılımı zayıflamaktadır.
Daha da önemlisi, politik gücü ele geçirenler çoğu zaman yüksek bürokrasi, ekonomik çıkar çevreleri, medya yapıları ve ideolojik ağlarla ittifak kurarak iktidarlarını kalıcılaştırmaya çalışıyor. Devletin olanakları, kamu kaynakları, sembolik dil, propaganda araçları ve algı yönetimi kullanılarak rakipler itibarsızlaştırılıyor; demokratik rekabet, çoğu zaman eşit yurttaşların özgür tercihi olmaktan çıkıp örgütlü güçlerin yönlendirdiği bir gösteriye dönüşüyor.
Böyle bir ortamda politikanın amacı topluma hizmet olmaktan uzaklaşmakta; yerini kişisel çıkarların, grup egemenliğinin, statü arayışının ve iktidarı sürdürme hırsının aldığı görülmektedir. Toplumun ortak kaynakları; gösterişli projeler, politik şovlar, popülist vaatler, ideolojik kampanyalar ve dar çevrelerin çıkarları uğruna harcanabilmektedir.
Sorun yalnızca kötü yöneticiler değildir. Asıl sorun, kötüye kullanıma açık kurumlardır. Bu nedenle insanlığın önündeki temel soru şudur: İktidarın denetlenebilir olduğu, politikanın zenginleşme ve ayrıcalık aracı olmaktan çıktığı, toplumun huzurunu ve ortak yararı esas alan yeni bir yönetişim modeli kurulabilir mi?
Bu deneme, söz konusu soruya taslak niteliğinde bir yanıt önermeye çalışıyor. Kesin bir çözüm savı ya da tamamlanmış bir sistem sunulmuyor; sunulan şey, insanlığın yönetişim sorununu yeniden düşünmek ve tartışmayı daha geniş bir zemine taşımak için bir başlangıç noktasıdır.
Modern toplum, üretken insanların emeği, bilgisi, girişimi, vergisi ve sorumluluğu üzerinde yükselir. Çalışan, üreten ve kamusal yükümlülüklerini yerine getiren birey, yalnızca kendi geçimini sağlamaz; aynı zamanda okulun, hastanenin, yolun, güvenliğin, adalet sisteminin ve ortak yaşam altyapısının finansmanına katılır. Bu nedenle kamu kaynakları, toplumun ortak emanetidir; hiçbir iktidarın, partinin ya da zümrenin mülkü değildir.
Bu emanet, politik partilerin, bazı dinsel kurumların, ideolojik grupların, bürokratik ağların veya çıkar çevrelerinin keyfine bırakıldığında meşruiyet bunalımı doğar. Bir kurum, topluma ölçülebilir yarar üretmek yerine toplumsal artı değeri kendi yandaşlarına dağıtıyorsa; kamu kaynağını hizmete değil sadakat üretimine dönüştürüyorsa; insanları yurttaş olarak değil bağlı kitleler olarak görüyorsa, artık kamusal değil asalak bir işlev görüyor demektir.
Öte yandan ekonomik eşitsizlik de bu sorunun ayrılmaz bir boyutunu oluşturur. Vergi adaletsizliği, servet tekelleşmesi ve kamusal finansmanın dar çevrelere akması; üretken bireyin sırtındaki yükü artırırken, kamu hizmetlerinin niteliğini düşürür. Harcama öncelikleri toplumun geniş kesimlerinden değil, karar alıcıların çıkar ağlarından belirlenen bir sistemde vergi, yurttaşlık yükümlülüğü olmaktan çıkıp zorunlu bir haraç görünümü alır.
Burada eleştirilen şey, inanç, kültür, örgütlenme veya politik görüş sahibi olmak değildir. İnsanlar elbette düşüncelerini, inançlarını ve kültürlerini özgürce yaşayabilmelidir. Eleştirilen şey; herhangi bir politik, dinsel veya ideolojik yapının kamu gücüyle birleşerek toplumun ortak kaynaklarını kendi çevresine aktarması, toplumun geri kalanını ise bu düzeni finanse etmek zorunda bırakmasıdır.
Üreten birey, artık kendisine yarar sağlamayan kurumları sorgulama hakkına ve sorumluluğuna sahiptir. Çünkü vergi veren ve artı değer üreten insan, yalnızca ödeme yükümlüsü değil; aynı zamanda hesap sorma hakkı olaan kurucu öznedir. Bu nedenle her kamu kurumunun kendisine şu sorular sorulmalıdır: Topluma ne üretiyorsun? Hangi ortak sorunu çözüyorsun? Kaynağı nasıl ve kime karşı hesap vererek kullanıyorsun? Bu sorulara açık yanıt veremeyen yapıların kamusal meşruiyeti zayıftır.
Politik düzenin en tehlikeli yozlaşma biçimlerinden biri, toplumun gerçek sorunlarını çözmek yerine insanları birbirine karşı konumlandırmasıdır. Bir komşudan düşman, bir farklılıktan tehdit, bir kimlikten korku, bir eleştiriden ihanet üretmek; iktidarını sürdürmek isteyen yapıların en eski yöntemlerinden biridir.
Bu yöntem, halkın dikkatini temel sorunlardan uzaklaştırır. İşsizlik, yoksulluk, eğitimde nitelik kaybı, adaletin aşınması, çevresel yıkım, teknolojik bağımlılık, gelir adaletsizliği ve kamu kaynaklarının savurganlığı gibi gerçek meseleler geri plana itilir. Onların yerine semboller, sloganlar, yapay düşmanlar ve bitmeyen aidiyet kavgaları konulur.
Ayrıştırıcı kurumların topluma verdiği zarar yalnızca ahlaki değildir; ekonomik ve kurumsal boyutları da vardır. Kutuplaşmış toplumlarda kaynaklar ortak yarara değil, kimlik bloklarını beslemeye yönelir. Liyakat yerini sadakate bırakır. Denetim zayıflar. Eleştiri düşmanlık sayılır. Bilgi, karar alma sürecinin dışına itilir. Böylece toplumun üretken enerjisi azalır; kamusal akıl daralır.
Bu nedenle yeni bir yönetişim anlayışı, kimlikleri yok saymadan onları politik üstünlük aracına dönüştürmeyen bir çerçeve kurmalıdır. İnsanlar farklı olabilir; ama hiçbir farklılık kamu kaynağına ayrıcalıklı erişim, yönetme hakkı veya başkalarını dışlama gerekçesi olamaz.
İnsanlık binlerce yıl boyunca kabileler, hanedanlar, dinler, mezhepler, etnik topluluklar ve uluslar etrafında örgütlendi. Bu aidiyet biçimleri kimi zaman dayanışmayı, kültürel sürekliliği ve ortak yaşam bilincini güçlendirdi; kimi zaman da savaşların, dışlamanın, üstünlük iddialarının ve ayrımcılığın gerekçesi oldu.
Bilimsel açıdan bakıldığında, yeryüzünde yaşayan bütün insanlar aynı türün üyeleridir: Homo sapiens. İnsan toplulukları arasındaki görünür farklılıklar, insanlığın ortak biyolojik ve tarihsel gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Irk, kan, soy ve toprak üzerinden kurulan üstünlük hiyerarşilerinin, modern bilginin ışığında artık sürdürülebilir ahlaki ve bilimsel temelleri bulunmuyor.
Milliyetçilik, ulusalcılık ve etnik üstünlük iddiaları tarihsel olgular olarak var olmuşlardır; ancak çoğu zaman politik iktidarlar bunları meşruiyet üretmek, kitleleri seferber etmek ve güçlerini pekiştirmek amacıyla araçsallaştırmışlardır. İnsanlar, gerçek tehditlerden çok üretilmiş korkular ve yönlendirilmiş düşmanlıklar üzerinden birbirlerine karşı konumlandırılmıştır.
Bu deneme kültürel çeşitliliği reddetmez. İnsanlar dillerini, geleneklerini, inançlarını, tarihsel belleklerini ve kültürel kimliklerini özgürce yaşatabilmelidir. Ancak hiçbir kimlik, başka insanlar üzerinde politik üstünlük kurmanın gerekçesi olamaz. Politik düzenin temel öznesi etnik topluluklar, mezhepler, sınıflar veya ideolojik kamplar değil, insanın kendisi olmalıdır.
İnsanlığın ortak kimliği, bütün farklılıkların üzerinde yer alan ahlaki ve hukuki bir zemindir. Bu zemin, homojen bir kültür dayatması değildir. Tam tersine, her türlü kültürel ifadeyi güvence altına alacak tarafsız ve çoğulcu bir çerçevedir. İnsanlık kimliği birleştirir; fakat tektipleştirmez.
Küresel çağda emek, bilgi, sermaye, veri, teknoloji, salgın hastalıklar, iklim krizi, göç hareketleri ve ekonomik dalgalanmalar sınır tanımıyor. Buna karşın insanlık, kaynakların önemli bir bölümünü anlamı giderek zayıflayan sınırları koruma iddiasına dayalı devasa askeri yapılara ayırmaktadır. Bu durum, yalnızca kaynak savurganlığı değil; aynı zamanda sürekli düşmanlık üretme mekanizmasıdır.
Elbette bugünün dünyasında güvenlik ihtiyacı bütünüyle yok sayılamaz. Savaşlar, saldırılar, terör, organize suç, kitlesel şiddet ve devletlerin güç rekabeti gerçektir. Ancak bu gerçek, mevcut askeri yapılanmaların sonsuza kadar aynı biçimde sürmesi gerektiği anlamına gelmez. Güvenlik, devletlerin birbirine karşı sürekli silahlanması üzerinden değil; kademeli güven inşası, ortak denetim, bölgesel iş birliği ve küresel hukuki mekanizmalar üzerinden yeniden tasarlanmalıdır.
Merkezi yönetimlerin kendi görüşlerine karşı çıkan yurttaşlara karşı kullandığı iç güvenlik aygıtı da yeniden düşünülmelidir. Kolluk gücü, iktidarın muhalefeti bastırma aracı değil, yerel toplumun huzurunu, haklarını ve güvenliğini koruma aracıdır. Bu nedenle güvenlik kurumları yerel düzeyde daha güçlü demokratik denetime tabi tutulmalı; merkezi politik iradenin gündelik çıkarlarına göre hareket eden baskı mekanizmalarına dönüşmemelidir.
Güvenliğin meşruiyeti, gücün varlığından değil, gücün hangi amaçla, hangi ölçüde, hangi denetim altında ve hangi hukuki sınırlar içinde kullanıldığından doğar. Bu ilke hem yerel kolluk için hem de askeri güç için geçerlidir.
Tarihte hiçbir erdemli yönetici kalıcı olmamıştır. İyi niyetle başlayan iktidarlar bile zamanla kurumsal körlük, çevresel çürüme, çıkar ağları ve hesap verme mekanizmalarının aşınması nedeniyle yozlaşabilmektedir. Bu nedenle sağlıklı yönetim, iyi insanların varlığına değil; iyi kurumların sürekliliğine dayanmalıdır.
Baron de Montesquieu'nün güçler ayrılığı ilkesinden Jürgen Habermas'ın müzakereci demokrasi anlayışına, Robert A. Dahl'ın çoğulcu demokrasi yaklaşımından Elinor Ostrom'un ortak kaynakların yönetimine ilişkin öncü çalışmalarına kadar uzanan geniş entelektüel birikimin ortak sonucu şudur: Güç; paylaşıldığında, sınırlandırıldığında, denetlendiğinde ve geri alınabilir olduğunda daha meşru ve daha güvenli işler.
Hiçbir kişi, kurum, parti, sınıf, zümre veya topluluk mutlak güç sahibi olmamalıdır. Karar alanlar ile denetleyenler birbirinden ayrılmalı; her düzeydeki yetki başka kurumlar tarafından sınırlandırılmalıdır. Bu ilkenin amacı yönetimi felç etmek değil, yönetimi hesap verir kılmaktır. Sistemin nihai hedefi kusursuz insanlar yaratmak değil; kusurlu insanların zarar verme kapasitesini yapısal biçimde azaltmaktır.
Denetim bir güvensizlik göstergesi değil, kamusal güvenin teminatıdır. Denetlenmeyi kabul eden iktidar, meşruiyetini her gün yeniden üretir. Saydamlıktan kaçan iktidar ise er ya da geç toplumu kendi varlığının malzemesine dönüştürür. Karl Popper'ın açık toplum kavramında vurguladığı gibi, meşru politik düzenin ölçütü kimin yönettiği değil; yönetenlerin nasıl denetlendiğidir.
Modern politik düzenin en derin çöküşlerinden biri, politikanın bir kariyer alanına ve servet birikiminin zeminine dönüşmesidir. Oy arayışından iktidar arayışına, iktidar arayışından servet arayışına uzanan bu yozlaşma sarmalı; demokrasiyi biçimsel bir seçim ritüeline indirgeme tehlikesi taşır.
Esnaflaşmış politik partilerin ve yöneticilerinin, toplumun yarattığı artı değeri kendi yandaşları ve kendi keyifleri doğrultusunda harcaması olağan karşılanmamalıdır. Politik görev, müşterisi olan bir dükkan, dağıtılacak bir imtiyaz ağı veya sadakat karşılığı kaynak aktarma sistemi değildir. Politik görev, süreli, denetlenebilir, ölçülebilir ve ağır sorumluluk içeren kamusal emanettir.
Bu yozlaşmanın önüne geçmek için aşağıdaki ilkelerin kararlılıkla benimsenmesi gerekmektedir:
- Politik görevler azami sürelerle sınırlandırılmalı; hiçbir görev ömür boyu sürdürülebilir bir ayrıcalığa dönüşmemelidir.
- Aynı görev için zorunlu bekleme dönemleri uygulanmalıdır.
- Kamu görevlilerinin mal varlıkları görev öncesinde, görev süresince ve görev sonrasında bağımsız kurumlarca şeffaf biçimde incelenmelidir.
- Açıklanamayan servet artışları suç sayılmalı ve etkili biçimde soruşturulmalıdır.
- Kamu kaynaklarının propaganda, seçim yatırımı, kişisel çıkar, grup çıkarı veya sadakat ağı kurma amacıyla kullanılmasına ağır yaptırımlar uygulanmalıdır.
- Görev sonrası 'döner kapı' mekanizmaları sıkı biçimde sınırlandırılmalıdır.
- Kamu görevini yürüten kişilerin yakın çevreleri üzerinden çıkar devşirmesini önleyecek güçlü etik düzenlemeler kurulmalıdır.
- Politik partilerin ve kamusal kaynak kullanan kurumların gelir-gider yapıları, bağış kaynakları, harcama kalemleri ve çıkar ilişkileri düzenli olarak kamuya açıklanmalıdır.
Politika; kişisel zenginleşmenin değil, toplumsal sorumluluğun alanı olmalıdır. Bu idealist bir beklenti değil, demokratik meşruiyetin asgari koşuludur.
Bir toplumun en kritik kararlarını alan kişilerde asgari yeterliliklerin aranması ne abartılı ne de antidemokratiktir. Tıp, hukuk, mühendislik, öğretmenlik ve benzeri alanlarda eğitim, lisans ve deneyim koşulları aranırken; kamu yönetimi gibi doğrudan milyonlarca insanın yaşamını etkileyen bir alanda hiçbir yeterlilik ölçütünün aranmaması ciddi bir paradokstur.
Elbette bu yaklaşım, halkın seçme ve seçilme hakkını kısıtlayacak biçimde yorumlanmamalıdır. Ancak kamu gücünü kullanacak kişiler için bilgi, deneyim, etik sicil ve hesap verebilirlik ölçütleri geliştirilmelidir. Yönetici olmak, yalnızca kalabalıkların desteğini almak değil; karmaşık sorunları anlayacak zihinsel kapasiteye, kamusal sorumluluk bilincine ve denetime açık bir karaktere sahip olmayı gerektirir.
Toplumun geleceği, yalnızca sembolik konumları işgal eden ya da fiili karar kapasitesi sınırlı kişilere bırakılamaz. Temsil gücü gerçek karar kapasitesinden koparsa, yönetim perde arkasındaki denetimsiz çevrelere kayar.
- Alanında belgelenmiş asgari eğitim düzeyi
- Kamu yönetimi, hukuk, ekonomi, etik, bilimsel okuryazarlık ve uluslararası ilişkiler alanlarında temel yeterlilik
- Belirli bir mesleki ve toplumsal deneyim koşulu
- Zihinsel ve fiziksel üretkenliği gözeten makul sağlık ölçütleri
- Sınırlı ve gerektiğinde yenilenemeyen görev süreleri
- Düzenli etik, idari ve mali denetim
- Kamuya açık performans göstergeleri ve gerekçeli karar zorunluluğu
- Deneyimi güvence altına alan asgari yaş koşulu
- Alan uzmanlığı ve temiz etik sicil
- Politik partilerden, dinsel otoritelerden ve ekonomik çıkar gruplarından tam bağımsızlık
- Yenilenemeyen, tek dönemlik görev süresi
- Görevden alınamama güvencesi
- Yalnızca kamuya açık ve bağımsız yargılama yoluyla görevden uzaklaştırılabilme
- Denetleyenlerin de denetlendiği saydam raporlama ve çıkar çatışması mekanizmaları
Denetleyenler de denetlenmelidir. Aksi halde denetim mekanizması, yeni bir ayrıcalıklı sınıfa dönüşebilir. Bu nedenle denetim kurumları hem bağımsız hem de saydam olmak zorundadır.
21. yüzyılın yönetişim sorunu yalnızca geleneksel iktidar yapılarıyla sınırlı değildir. Dijital teknolojiler ve yapay zeka, iktidarın el değiştirdiği yeni bir alanı tanımlamaktadır. Veriyi, algoritmayı ve hesaplama gücünü elinde bulunduranlar; ekonomik değerin, bilginin ve nihayetinde siyasi gücün de sahibi haline gelmektedir.
Bu dönüşüm birkaç boyutuyla ele alınmalıdır. İlk olarak, veri tekelleşmesi sorunu giderek derinleşmektedir. Milyarlarca insanın davranışını, tercihini, iletişimini ve gündelik yaşamını belgeleyen bu veri; yalnızca ekonomik değer üretmekle kalmıyor, aynı zamanda siyasi yönlendirme ve toplumsal denetim aracına dönüşme riski taşıyor. Kamu denetiminin dışında kalan bu veri tekellerini düzenlemek, dijital çağın en acil yönetişim görevidir.
İkinci boyut algoritmik karar alma sorunudur. Kredi skoru, işe alım, sosyal yardım hakkı ve hatta yargısal kararlar giderek artan biçimde algoritmalar tarafından şekillendirilmektedir. Bu algoritmalar çoğunlukla şeffaf değildir, itiraz mekanizmalarından yoksundur ve tarihsel önyargıları yeniden üretme eğilimindedir. Demokratik hesap verebilirlik için algoritmik sistemlerin denetimi, şeffaflığı ve itiraz edilebilirliği zorunlu hale gelmiştir.
Üçüncü boyut yapay zekanın askeri ve güvenlik alanında kullanımıdır. Otonom silah sistemleri, kitlesel gözetim altyapısı ve dezenformasyon üretme kapasitesi; güvenlik kavramını köklü biçimde dönüştürmektedir. Bu alanlarda uluslararası denetim mekanizmaları oluşturulmadan yapay zekanın silahlandırılması, insanlık için öngörülemeyen riskler barındırmaktadır.
Dördüncü ve belki de en uzun vadeli boyut, yapay genel zeka (YGZ) olasılığıdır. İnsanın tüm bilişsel kapasitelerini aşabilecek bir yapay zekanın geliştirilmesi, yönetişim, ekonomi, hukuk ve etik alanlarında bugünden yanıt üretilmesi gereken varoluşsal sorular doğurmaktadır. Bu gelişim; demokratik kurumlar, hesap verebilirlik mekanizmaları ve uluslararası iş birliği olmaksızın yönetilemez.
İnsanlığın ortak geleceği, teknolojik gücün birkaç şirket, devlet ya da bireyin elinde tekelleşmesinin önlenmesini zorunlu kılmaktadır. Yapay zekanın kamusal yarar doğrultusunda yönlendirilmesi; açık standartlar, bağımsız denetim, teknolojik okuryazarlığın yaygınlaştırılması ve uluslararası düzenleme çerçeveleri gerektirmektedir. Teknoloji politikası artık yönetişim politikasının ayrılmaz bir parçasıdır.
Burada önerilen model bir devrim çağrısı değildir. Sunulan şey; kademeli, denetlenebilir ve kurumsal bir dönüşüm çerçevesidir. Her aşama bir öncekinin üzerine kurulmalı, önceki aşamada elde edilen kazanımlar pekiştirilmeden bir sonrakine geçilmemelidir.
İnsanların günlük yaşamını doğrudan etkileyen hizmetler öncelikle yerel yönetimlere devredilmelidir. Eğitim, sağlık, altyapı, sosyal hizmetler, su ve enerji yönetimi, kültürel faaliyetler, çevre düzenlemesi ve kent planlaması yerel yönetimlerin birincil sorumluluğunda olmalıdır.
Güvenlik aygıtı da yerel ölçekte daha güçlü demokratik denetime tabi tutulmalıdır. Halk tarafından seçilen yerel meclisler, bağımsız sivil denetim kurulları ve yargısal mekanizmalar güvenlik kurumlarını gözetebilmelidir. Güvenlik güçlerinin merkezi politik iktidarın gündelik çıkarları için kullanılması, yerel özerkliğin ve demokratik düzenin en ağır ihlallerinden biridir.
Yerelleşme, yurttaş ile yönetim arasındaki mesafeyi azaltır. Hesap sorulabilirliği artırır ve politik katılımı anlamlı kılar. Yerel düzeyde yaşayan yurttaş, alınan kararların sonuçlarını doğrudan yaşar; dolayısıyla kararın sorumlusunu daha kolay tanır, daha kolay denetler ve daha rahat hesap sorar.
Yerel yönetimler, tek başlarına çözemeyecekleri sorunlar için bölgesel birlikler oluşturabilir. Bu birlikler bir üst iktidar değil, işlevsel bir koordinasyon aracıdır.
Ortak altyapı projeleri, çevre yönetimi, havza planlaması, bölgesel ekonomik iş birlikleri, göç koordinasyonu, afet yönetimi ve yerel yönetimler arası uyuşmazlıkların giderilmesi bu çerçevede ele alınabilir. Temel ilke değişmez: Yetki yalnızca gerekli olduğu ölçüde ve açık gerekçeyle üst kademelere aktarılmalıdır. Aktarılan yetki denetlenebilir, sınırlandırılabilir ve gerektiğinde geri alınabilir olmalıdır.
Bugünkü küresel kurumlar, büyük ölçüde devletlerin güç dengelerini yansıtan yapılardır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelik sistemi, IMF'deki oy ağırlıkları ve Dünya Bankası'ndaki karar mekanizmaları, mevcut küresel iktidar hiyerarşisinin kurumsallaşmış yansımalarıdır.
Gelecekte karar alma ve denetim işlevleri birbirinden ayrılmış, kademeli, saydam ve çok katmanlı demokratik bir küresel yapı oluşturulabilir. Bu yapı merkeziyetçi bir dünya hükümeti değil; yerelden yükselen, her katmanın yetkisinin açık biçimde sınırlandığı bir koordinasyon mimarisidir.
- Dünya Temsilciler Meclisi: Yasama ve genel kural koyma
- Dünya Denetim Meclisi: Bağımsız mali ve etik denetim
- Dünya Yüksek Mahkemesi: Bağımsız yargı
- Dünya Yürütme Konseyi: Uygulama ve koordinasyon
- Bağımsız Etik ve Saydamlık Kurulları: Teknoloji, bilim, çevre ve kamu kaynakları denetimi
- Gelecek Kuşaklar Ombudsmanı: Sonraki nesillerin çıkarlarının temsil edilmesi
Hiçbir organ tek başına mutlak yetkiye sahip olmamalıdır. Her organın yetki alanı, bütçesi, karar alma yöntemi ve denetim mekanizması önceden belirlenmeli; tüm kararlar kamuya açık gerekçelerle hesap verilmelidir.
İnsanlığın en büyük yıkımlarının önemli bir bölümü devletler arası savaşlardan kaynaklanmıştır. 20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşı, çok sayıda bölgesel çatışma, soykırımlar ve milyonlarca sivil kayıp; ulus-devlet sisteminin barışı kalıcı biçimde koruma kapasitesinin sınırlarını acı biçimde göstermiştir.
Uzun erimde ulusal orduların bazı yetki ve işlevlerinin yeniden yapılandırılmış küresel kurumlara kademeli olarak devredilmesi düşünülebilir. Böyle bir ortak savunma yapısı şu işlevleri yerine getirmelidir:
- Devletler arası savaşları önlemek
- Soykırım ve kitlesel katliamları engellemek
- Nükleer ve kitlesel imha silahlarına karşı insanlığı korumak
- Herhangi bir gücün küresel hegemonya kurmasını engellemek
- İklim kaynaklı güvenlik krizlerine karşı koordineli yanıt vermek
- Küresel afet ve insani krizlerde hızlı müdahale kapasitesi oluşturmak
Bu güç, birden fazla bağımsız küresel kurumun eş zamanlı onayı olmadan harekete geçirilememelidir. Askeri güç iktidarın aracı değil, yalnızca son çare olarak başvurulan sınırlı bir güvence mekanizması olmalıdır.
Su kaynakları, okyanuslar, kutup bölgeleri, atmosfer, biyolojik çeşitlilik, uzay kaynakları ve insanlığın geleceğini etkileyen stratejik doğal zenginlikler yalnızca belirli devletlerin veya şirketlerin çıkarlarına göre yönetilmemelidir. Bu kaynaklar insanlığın ortak mirasıdır.
Ortak mirasın kullanımı; ekolojik sürdürülebilirlik, gezegenin taşıma kapasitesine saygı, kuşaklararası adalet, küresel eşitlik, bilimsel temelli yönetim ve bağımsız denetim ilkelerine dayanmalıdır. Bugünkü kuşak, gelecek kuşakları borçlandıran, doğayı tüketen ve ortak kaynakları birkaç ülke, şirket veya çıkar çevresinde toplayan bir anlayışla hareket edemez.
Yapay zekanın gelişimi bu boyuta yeni ve acil bir anlam katmaktadır. Veriyi, algoritmayı ve hesaplama gücünü elinde bulunduranlar; ekonomik değerin ve siyasi gücün de sahibi haline gelmektedir. İnsanlığın ortak geleceği, bu tekelleşmenin denetlenmesini ve teknolojik gücün kamusal yarar doğrultusunda yönlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Bu metinde savunulan görüşlerin bir bölümü bugünün koşulları içinde uzak ya da zor görünebilir. Ancak tarih, yalnızca mevcut kurumların zorunlu olduğu varsayımıyla ilerlemez. İnsanlık, köleliği, mutlak monarşiyi, sömürgeciliği, sınırsız patriyarkal yetkiyi ve denetimsiz iktidarı da bir dönem doğal kabul etmişti. Bugün doğal görünen bazı kurumların da yarın sorgulanması kaçınılmazdır.
Burada önerilen yaklaşım, her şeyi bir anda değiştirme iddiası taşımaz. Tersine, küçük ama geri dönülemez ilkeler önerir: kaynak kullanan hesap verecek; yetki alan sınırlanacak; yöneten denetlenecek; denetleyen de denetlenecek; yerel toplum kendi yaşamını ilgilendiren kararlarda daha güçlü olacak; kimlikler korunacak ama üstünlük aracına dönüşmeyecek; güvenlik iktidarın sopası değil toplumun huzur güvencesi olacak; teknoloji insanlığın ortak yararına hizmet edecek.
Bu ilkelerin uygulanması için önce düşünsel cesaret gerekir. Çünkü en güçlü kurumlar çoğu zaman kendi vazgeçilmezliklerine toplumu inandırmış kurumlardır. Oysa hiçbir kurum insanın üstünde değildir. Devlet de, parti de, kurum da, ideoloji de, gelenek de insan onuruna, ortak yarara ve gelecek kuşakların hakkına hizmet ettiği ölçüde meşrudur.
Bu denemenin amacı yeni bir dünya imparatorluğu kurmak değildir. Var olan düzeni bir gecede yıkıp yerine başka bir mutlak sistem oturtmak da değildir. Amaç; yerel demokrasiyi güçlendiren, iktidarı sürekli denetime tabi tutan, politikayı ayrıcalık ve zenginleşme aracı olmaktan çıkaran, savaş ihtimalini azaltan, teknolojik gücü kamusal yarara yönelten ve insanlığın ortak kaynaklarını gelecek kuşaklar adına koruyabilen bir yönetişim modeli üzerine düşünmektir.
Belki de insanlığın politik evriminin bir sonraki aşaması ne mutlak ulus-devlet egemenliği ne de sınırsız küresel merkeziyetçilik olacaktır. Belki de çözüm; yerelden yükselen demokrasi, çok katmanlı denetim ve ortak insanlık bilinci arasında kurulacak yeni bir dengede yatmaktadır.
Huzurlu bir toplumun temeli, yöneticilerin erdemli olacağına inanmak değil; hiçbir yöneticinin denetimden kaçamayacağı kurumlar oluşturmaktır. Erdem bir lütuf, denetim ise bir zorunluluktur. Tarih boyunca en ağır bedelleri ödeyenler, denetimi erdem beklentisiyle erteleyen toplumlardır.
Öyleyse sormamız gereken soru şudur: Biz kimiz? Birbirine rakip toplulukların üyeleri miyiz? Yoksa aynı gezegeni paylaşan, aynı kırılganlığı olan, aynı geleceği birlikte kurmak zorunda olan insanlar mıyız?
Bu deneme, ikinci soruya verilen yanıttan doğmaktadır. İnsanlığın huzuru; bir grubun diğerine üstün gelmesinde değil, hiçbir grubun diğerine hükmetmediği, herkesin eşit değerde olduğu ve kamu gücünün sürekli denetlendiği bir dünyanın inşasında yatmaktadır.
Çalışan, üreten, düşünen, vergi veren ve ortak yaşamın yükünü taşıyan insan; artık kendi emeğinin, bilgisinin ve artı değerinin ayrıştırıcı, asalak ve denetimsiz yapılara aktarılmasını yazgı olarak görmek zorunda değildir. Yeni bir kamusal düzen arayışı, tam da bu itirazla başlar.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız