beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort seks hikayesi hava durumu betturkey beylikdüzü escort
Bugun...


Osman Karadağ

facebook-paylas
İSKİTLER/SAKALAR: Avrasya Bozkırında Köken, Coğrafya, Boylar, Arkeoloji, Antik DNA ve Türk Tarihiyle Bağlantı Meselesi-I
Tarih: 30-06-2026 18:15:00 Güncelleme: 30-06-2026 18:34:00


Özet

İskitler/Sakalar, MÖ 1. binyılda Avrasya bozkırlarında belirginleşen en önemli atlı-göçebe kültür çevrelerinden biridir. Eski Yunan kaynaklarında Skythai/Skuthai, Pers kaynaklarında Saka, Asur ve Urartu çevresinde İşkuza/Aşguzai biçimleriyle anılan bu topluluklar; Karadeniz'in kuzeyinden Altay-Sayan bölgesine, Kafkasya'dan Önasya'ya, Hazar ve Aral çevresinden Orta Asya'ya, Doğu Türkistan'dan kuzeybatı Hindistan'a kadar uzanan geniş bir tarihsel alanda iz bırakmıştır. İskitler yalnızca savaşçı göçebeler olarak değil; kurgan mezarları, at gömüleri, altın işçiliği, hayvan üslubu sanatı, atlı savaş teknolojisi, bozkır aristokrasisi, Grek-Pers-Asur-Urartu-Çin dünyalarıyla kurdukları ilişkiler ve son yıllarda antik DNA araştırmalarıyla yeniden değerlendirilen karmaşık nüfus yapıları bakımından da tarihsel önem taşır.

Önasya: Anadolu, Mezopotamya, Levant ve İran yaylası. Bereketli Hilal uygarlıklarının doğduğu alan olarak kabul edilir. Günümüzde bu bölge için tarihçiler ve coğrafyacılar sıklıkla Batı Asya terimini de kullanırlar.

Günümüz akademik literatüründe İskit/Saka topluluklarının çekirdek dil kimliği çoğunlukla Doğu veya Kuzeydoğu İranî (yani İranî halklar ve İranî diller grubuyla ilişkili) çevreyle ilişkilendirilir. Ancak bu dilsel tespit, İskit dünyasının genetik, kültürel veya politik bakımdan tek kökenli olduğu anlamına gelmez. Arkeolojik ve genetik veriler, İskit/Saka ufkunun batı ve doğu bozkır unsurlarının karıştığı, çok merkezli ve hareketli bir kültür alanı olduğunu gösterir. Türk tarihçiliğinde İskitler/Sakalar, çoğu zaman Türklerin tarih sahnesine çıktığı Avrasya bozkır dünyasının erken halkalarından biri olarak ele alınmıştır. Bu makale, İskitleri ne doğrudan modern Türk kimliğiyle özdeşleştirir ne de Türk tarihinin bozkır mirasıyla ilişkisini göz ardı etmez. En dengeli yaklaşım, İskit/Saka dünyasını İranî dilsel çekirdeğe sahip; fakat Türklerin de mirasçısı olduğu geniş Avrasya bozkır uygarlığının erken ve kurucu kültür çevrelerinden biri olarak değerlendirir.

Giriş: İskitleri Anlamak Neden Önemlidir?

İskitler, Eskiçağ tarihinin en dikkat çekici bozkır topluluklarından biridir. Onlar hakkında konuşulduğunda çoğu zaman akla Karadeniz'in kuzeyindeki atlı savaşçılar, Pers ordularını bozkırda yıpratan süvariler, kurgan mezarları, altın işlemeciliği, hayvan üslubu sanatı ve Grek dünyasıyla kurdukları ilişkiler gelir. Ancak İskitleri yalnızca Karadeniz'in kuzeyinde ortaya çıkmış tek bir topluluk olarak görmek, hem antik kaynakların karmaşık tanıklığını hem de modern arkeoloji ve genetik araştırmaların ortaya koyduğu geniş Avrasya bağlamını daraltır.

"İskit" adı, modern tarih yazımında çoğu zaman geniş bir bozkır dünyasını ifade etmek için kullanılır. Grekler, Karadeniz'in kuzeyindeki ve daha geniş kuzey bozkır sahasındaki toplulukları Skythai (Skuthai) adıyla anarken, Persler benzer topluluklar için Saka adını kullanmıştır. Asur kaynaklarında İşkuza/Aşguzai biçimleriyle anılır. Çin kaynaklarında ise Orta Asya'daki bazı bozkır toplulukları Sai (Sek) benzeri adlarla ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle İskitler hakkında yazarken ilk yapılması gereken şey, bu adların her zaman bire bir aynı topluluğu göstermediğini; fakat birbirleriyle ilişkili, hareketli ve geniş bir bozkır dünyasına işaret ettiğini kabul etmektir.

İskitler kendi tarihlerini yazıya geçiren bir topluluk değildir. Onları daha çok başkalarının gözünden tanırız: Herodotos'un anlatıları, Pers kraliyet yazıtları, Asur belgeleri, Çin kayıtları, Grek sanat eserleri ve arkeolojik buluntular bu bozkır dünyasını anlamamızı sağlar. Son yıllarda antik DNA çalışmaları da bu tabloya yeni bir boyut eklemiştir. Böylece İskit tarihi; yazılı kaynak, arkeoloji, sanat tarihi, dilbilim ve genetik araştırmaların birlikte okunmasını gerektiren çok disiplinli bir alana dönüşmüştür.

Bu makalenin temel tezi şudur: İskitler/Sakalar, tek ve homojen bir "halk"tan çok, Avrasya bozkırında ortak atlı-göçebe yaşam biçimi, savaş teknolojisi, kurgan geleneği, hayvan üslubu sanatı ve geniş hareket yeteneği etrafında şekillenmiş büyük bir kültürel-tarihsel ufuktur. Dil bakımından İskit/Saka topluluklarının çekirdek unsurlarının İranî, özellikle Doğu İranî çevreyle ilişkili olduğu akademik çevrelerde kabul edilir. Ancak bu dilsel tespit, İskit dünyasının genetik veya kültürel bakımdan tek kökenli olduğu anlamına gelmez. Arkeoloji ve antik DNA çalışmaları, İskit/Saka dünyasının batı ve doğu bozkır unsurlarının sürekli temas ettiği, karıştığı ve yeniden biçimlendiği dinamik bir alan olduğunu gösterir.

Yöntemsel Çerçeve: Kimlik, Önyargı ve Tarihsel Nesnellik

İskitler/Sakalar gibi modern kimlik tartışmalarına sıkça konu edilen tarih alanlarında, araştırmanın yöntemsel sınırlarını açıkça belirtmek gerekir. Özellikle tarih araştırmalarında etnik, politik, dinsel ya da ideolojik kaygılar; geçmişi anlama çabasını, farkında olunmadan ya da bilinçli biçimde, geçmişi doğrulama çabasına dönüştürebilir. Araştırmacı, kanıtları sorgulamak yerine önceden benimsediği tezi pekiştirmek amacıyla kullanmaya başladığında, tarih yazımı bir keşif süreci olmaktan çıkıp bir meşrulaştırma pratiğine dönüşür. Bu dönüşüm çoğu zaman sessiz sedasız gerçekleşir: Seçilen kaynaklar, öne çıkarılan olgular ve görmezden gelinen ayrıntılar, doğrudan bir çarpıtma olmaksızın bile belirli bir anlatıyı önceden belirlenmiş bir sonuca doğru yönlendirebilir. Tarihçi arşive sorularıyla girer; ama zihninde yanıtlar zaten şekillenmiş durumdaysa, belgeler yalnızca bir ayna işlevi görür; gerçeği yansıtmaz, beklentiyi doğrular.

Epistemolojik düzeyde bu sorun, kötü niyetten çok bilginin öznel koşullanmışlığından kaynaklanır. Her bakış açısı aynı zamanda bir kör noktadır; her kimlik hem bir anlama ufku hem de bir sınır oluşturur. Dolayısıyla belirli bir kimlik, inanç ya da ideoloji adına tarih yazan bir araştırmacıdan yapısal olarak tam anlamıyla tarafsız bir tarih yazımı beklemek güçtür. Buradaki güçlük ahlaki değil, bilişseldir: Önyargı, yöntemle bastırılabilir; ancak hiçbir zaman bütünüyle tasfiye edilemez.

Bu nedenle tarihsel nesnellik, ulaşılacak bir son nokta değil, sürdürülecek bir gerilim olarak anlaşılmalıdır. Tarafsızlık; iyi niyetle değil, yöntembilimsel titizlikle, rakip yorumlarla gerçek anlamda yüzleşme iradesiyle ve araştırmacının kendi konumunu da çözümlemenin bir parçası olarak şeffaf biçimde ortaya koymasıyla mümkün olabilir. Tarihçinin önyargısını paranteze almak yetmez; onu da tarihsel bir nesneye dönüştürmek gerekir. Bu makalede İskit/Saka meselesi, tam da bu nedenle, tek bir modern kimliğin doğrulanması ya da reddedilmesi amacıyla değil; yazılı kaynak, arkeoloji, dilbilim ve antik DNA verilerinin birlikte ve eleştirel biçimde değerlendirilmesi amacıyla ele alınmaktadır.

1. Adlandırma Sorunu: İskit, Saka, Skythai, İşkuza ve Sai

İskitler hakkında yapılacak her çalışma, adlandırma sorunuyla başlamak zorundadır. Çünkü "İskit" adı, antik kaynaklarda tek tip bir etnik kimliği değil, farklı gözlemcilerin kendi coğrafi, politik ve kültürel bakış açılarına göre adlandırdığı geniş bir topluluklar dünyasını gösterir.

Grek kaynaklarında kullanılan Skythai (Skuthai) adı, özellikle Karadeniz'in kuzeyi, Dinyeper-Don hattı, Kırım, Azak Denizi çevresi ve Pontus bozkırlarında yaşayan göçebe ya da yarı-göçebe topluluklarla ilişkilendirilmiştir. Herodotos'un Historiai adlı eserinin IV. kitabı, bu konuda klasik dünyanın en önemli metinlerinden biridir. Herodotos, İskitlerin kökenine, geleneklerine, yaşam tarzlarına, savaş usullerine, tanrılarına, krallarına ve Pers Büyük Kralı Darius’un (Dareios) İskit seferine geniş yer verir. Ancak Herodotos'un anlatısı, hem değerli bir tarihsel kaynak hem de Grek dünyasının kuzey bozkır halklarına bakışını yansıtan edebî-etnografik bir metindir. Bu nedenle verdiği bilgiler doğrudan "çıplak tarih" olarak değil, eleştirel bir bakışla okunmalıdır.

Pers kaynaklarında Saka adı öne çıkar. Eski Pers yazıtlarında Sakalar farklı gruplar halinde anılır: Saka Tigraxauda ("sivri başlıklı Sakalar"), Saka Haumavarga ("haoma içkisiyle ilişkilendirilen Sakalar") ve Saka Tyaiy Paradraya ("denizin ötesindeki Sakalar") bu adlandırmalar arasında yer alır. Bu ifadeler, Ahameniş Pers İmparatorluğu'nun kuzey ve doğu sınırlarında karşılaştığı bozkır topluluklarını sınıflandırma biçimini gösterir. Pers bakışında Saka adı, Greklerin Skythai dediği geniş bozkır dünyasının İranî terminolojideki karşılığı olarak değerlendirilebilir; fakat her iki adın kapsadığı coğrafya ve topluluklar her zaman bire bir örtüşmez.

Asur ve Urartu belgelerinde görülen İşkuza/Aşguzai biçimleri, MÖ 8. ve 7. yüzyıllarda Yakındoğu dünyasına giren ve Asur, Urartu, Med ile Anadolu coğrafyasındaki güç dengelerini etkileyen kuzeyli bozkır topluluklarıyla ilişkilendirilir. Bu adlandırma, İskitlerin yalnızca Karadeniz'in kuzeyinde değil, Kafkasya üzerinden Önasya politik sahnesinde de etkili olduklarını gösterir.

Çin kaynaklarında ise Orta Asya'daki bazı topluluklar için Sai (Sek) biçiminde yorumlanan adlar görülür. Bu adlar, özellikle Saka/İskit dünyasının doğu uzantılarıyla bağlantılı olarak değerlendirilir. Böylece Greklerin Skythai, Perslerin Saka, Asur belgelerinin İşkuza ve Çin kaynaklarının Sai/Sek biçimleri, aynı geniş bozkır kuşağının farklı kenarlarından görülen adlandırma gelenekleri olarak anlaşılabilir.

Bu durum, makalenin temel yöntemsel uyarısını doğurur: "İskitler" denildiğinde tek bir devlet, tek bir soy ya da tek bir kapalı etnik kütle değil; antik dünyanın farklı yazılı geleneklerinde değişik adlarla izlenen, geniş bir Avrasya bozkır toplulukları bütünü anlaşılmalıdır.

Bu adlandırma sorunu yalnızca filolojik bir ayrıntı değildir; İskit/Saka tartışmasının bütün yöntemini belirleyen temel noktadır. Barry Cunliffe’in de vurguladığı gibi, antik yazarların kullandığı “Scythian/Skythai” adı ile modern arkeolojinin geniş “İskit-Sibirya kültür çevresi” kavramı bire bir aynı şey değildir. Grek kaynaklarında Scythian adı daha çok Karadeniz’in kuzeyindeki tarihsel İskitlerle ilişkiliyken, arkeologlar Altay’dan Karpat havzasına kadar uzanan benzer kurgan, at koşumu, silah ve hayvan üslubu geleneklerini ifade etmek için bu adı daha geniş kullanabilmektedir. Bu nedenle tarihî adlandırma, arkeolojik kültür ve gerçek etnik kimlik birbiriyle doğrudan özdeşleştirilmemelidir. “İskit”, “Saka” veya “İskit-Sibirya” kavramları kullanılırken hangi düzlemden söz edildiği açıkça belirtilmelidir: antik kaynakların verdiği halk adı mı, Pers idari-politik sınıflandırması mı, yoksa arkeolojik kültür çevresi mi?

2. Kronoloji ve Yayılma Coğrafyası: Altay'dan Karadeniz'e, Hazar'dan Tuna'ya (Harita 1)

İskit/Saka dünyasının coğrafyası son derece geniştir. Klasik anlamda İskit coğrafyası denildiğinde Karadeniz'in kuzeyi, yani Pontus bozkırları akla gelir. Bu alan; Dinyeper, Don, Dinyester ve Bug ırmakları, Kırım, Azak Denizi, Kuzey Kafkasya ve Tuna'ya uzanan batı bozkır kuşağını kapsar. Grek kolonileriyle İskitlerin en yoğun ilişkileri de bu bölgede kurulmuştur. Olbia, Pantikapaion, Chersonesos ve diğer Karadeniz kolonileri, Grek-İskit etkileşiminin önemli merkezleri arasındadır.

Bununla birlikte daha geniş Saka-İskit dünyası, Karadeniz'in kuzeyiyle sınırlı değildir. Altay-Sayan bölgesi, Tuva, Güney Sibirya, Kazak bozkırları, Hazar Denizi'nin doğusu, Aral çevresi, Siriderya ve Amuderya havzaları, Fergana, Pamir geçitleri, Doğu Türkistan ve kuzeybatı Hindistan'a kadar uzanan geniş bir coğrafi hat bu dünyanın parçası olarak değerlendirilir. Bu geniş alan, tek bir merkezden yönetilen bir imparatorluk coğrafyası değildir; daha çok bozkırın hareket mantığına bağlı olarak birbirine bağlanan kültürel, ekonomik ve askerî bölgelerden oluşur.

Erken İskit ya da İskit-Sibirya ufkunun en eski örnekleri, Altay-Sayan ve Tuva çevresinde belirginleşir. Arzhan 1 ve Arzhan 2 kurganları, MÖ 9. ve 7. yüzyıllar arasındaki erken İskit-Sibirya maddi kültürünü anlamak için büyük önem taşır. Son yıllarda Tuva'daki Tunnug 1 kurganından gelen buluntular (Harita 2), MÖ 9. yüzyılın sonlarına tarihlenen erken hayvan üslubu ve atla ilişkili ritüel uygulamaları bakımından doğu merkezli gelişim tartışmasını güçlendirmiştir (Sadykov, Caspari ve Blochin, 2025). Bu bulgular, İskit kültürünün kökenini yalnızca Karadeniz kuzeyinde aramanın yetersiz olduğunu; Güney Sibirya, Altay ve Tuva gibi bölgelerin de İskit-Saka ufkunun oluşumunda belirleyici olduğunu gösterir.

MÖ 8. ve 7. yüzyıllarda bazı İskit gruplarının batıya doğru hareket ettiği, Kimmerleri yerinden ettiği ve Pontik-Kaspik bozkır kuşağında belirginleştiği kabul edilir. Bu süreçte Kafkasya geçitleri üzerinden Önasya'ya inen İskit ve Kimmer grupları, Asur, Urartu, Med ve Anadolu politik dünyasında ciddi etkiler yaratmıştır. Yaklaşık MÖ 7. yüzyılda Önasya'da görülen bu hareketlilik, İskitlerin yalnızca bozkır içi bir güç olmadığını; Yakındoğu imparatorluk sisteminin de parçası haline geldiklerini ortaya koyar.

Pontik-Kaspik bozkırı, klasik İskitya'nın kalbi sayılır. Herodotos'un betimlediği coğrafya, Tuna'dan Don'a uzanan Karadeniz kuzeyi bozkırlarını kapsar. Bu coğrafyada Dinyeper çevresi, "Kraliyet İskitleri"nin yoğunlaştığı alanlardan biri olarak kabul edilir. Çortomlık, Solokha, Aleksandropol ve Oguz gibi büyük kurganlar, İskit aristokrasisinin batı bozkırdaki gücünü ve zenginliğini yansıtır. Kuzeydeki orman-bozkır kuşağında tarımsal üretim yapan (yarı-yerleşik özellikler taşıyan) topluluklar da İskit dünyasının parçası ya da komşusu olarak değerlendirilir. Bilsk yerleşimini, kimi araştırmacılar Herodotos'un Gelon kentiyle ilişkilendirmiş; geniş sur sistemi ve büyük ölçeğiyle bozkır-orman-bozkır temasının önemli merkezlerinden biri olarak tanımlamıştır.

Kırım ve Scythia Minor da İskit coğrafyasının geç evreleri bakımından önemlidir. MÖ 3. yüzyıldan başlayarak Sarmat baskısının artmasıyla bazı İskit grupları Kırım'a çekilmiş ve Neapolis Scythica merkezli geç bir İskit politik yapılanması oluşturmuştur. Tuna'nın güneyindeki Dobruca bölgesi ise antik kaynaklarda Scythia Minor adıyla anılmış ve İskit, Trak, Grek ve daha sonra Roma unsurlarının iç içe geçtiği bir sınır coğrafyasına dönüşmüştür.

Doğudaki Saka coğrafyası Hazar'ın doğusundan Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Altay ve Tanrı Dağları'na kadar uzanır. Massagetler, Hazar ve Aral arasındaki sahada; Saka Tigraxauda ve Saka Haumavarga gibi Pers kaynaklı gruplar Orta Asya'nın kuzey ve doğu sınırlarında; Pazyryk, Issyk/Esik, Berel, Eleke Sazy, Tasmola ve Tagar kültür çevreleri ise doğu bozkırındaki İskit-Saka maddi kültürü içinde değerlendirilir. Güneye inen bazı Saka grupları Afganistan, Sistan ve kuzeybatı Hindistan'a kadar uzanmış; "Sakastan" adlandırması ve Hint-Saka politik oluşumları bu geç hareketliliğin sonuçları arasında yer alır.

Batıda ise İskit maddi kültürünün izleri, Tuna deltasını, Karpat havzasını ve Transilvanya'yı kapsayan geniş bir sınır alanına kadar izlenebilir. MÖ 339'da Makedonya Kralı II. Filip’in (Philippos) Tuna yakınlarında İskit kralı Ateas'ı yenmesi, İskitlerin Balkan dünyasıyla da temas halinde olduğunu gösteren önemli bir kanıttır.

3. İskitleri Oluşturan Boylar ve Topluluklar

İskit dünyasını anlamanın en güç yanlarından biri, antik kaynaklarda geçen boy ve topluluk adlarının modern etnik kategorilerle kolayca eşleştirilememesidir. Herodotos, Pers yazıtları ve diğer antik kaynaklar farklı topluluklardan söz eder; ancak bu toplulukların sınırları, birbirleriyle ilişkileri ve gerçek etnik yapıları çoğu zaman belirsiz kalır.

Herodotos'un anlatısında "Kraliyet İskitleri" özel bir konumda bulunur. Bunlar, diğer İskit toplulukları üzerinde üstünlük iddia eden, savaşçı aristokrasiyi temsil eden kesim olarak görünür. Herodotos'a göre İskitlerin kendi iç adlarından biri Skolotoi/Scoloti idi; Skythai adı ise Greklerin kullandığı adlandırmaydı. Efsanevi ata Targitaos'un oğulları üzerinden aktarılan soy anlatısında Lipoksais'in soyundan Aukhatai, Arpoksais'in soyundan Katiaroi ve Traspies, Kolaksais'in soyundan ise Paralatai ya da Kraliyet İskitleri türemiştir. Bu anlatı, tarihsel bir soy kütüğünden çok, İskitlerin iç hiyerarşisini ve egemenlik iddiasını açıklayan mitolojik-politik bir çerçeve olarak okunmalıdır.

Göçebe İskitler, bozkır yaşam tarzını daha doğrudan temsil eder. Hayvancılık, atlı hareketlilik, taşınabilir barınaklar, sürülerle birlikte yer değiştirme ve savaş zamanı geri çekilip düşmanı yıpratma taktikleri bu toplulukların temel özellikleri arasında sayılır. Çiftçi ya da toprak süren İskitler ise Herodotos'un anlatısında daha karmaşık bir tablo sunar. Bu gruplar, bozkırın bütünüyle göçebe olmadığını; kuzey Karadeniz çevresinde tarımsal üretim yapan, Grek kolonileriyle tahıl ticaretine katılan veya yarı-yerleşik özellikler taşıyan toplulukların da bulunduğunu ortaya koyar.

Kallipidai (Heleno-İskitler), Grek ve İskit unsurlarının karıştığı sınır toplulukları olarak yorumlanır. Alazonlar, Skythai Georgoi olarak anılan çiftçi İskitler, Budinler, Gelonlar ve orman-bozkır kuşağındaki diğer topluluklar, İskit dünyasının yalnızca göçebe savaşçılardan ibaret olmadığını gösterir. Grek kolonileri ile bozkır aristokrasisi arasında yalnızca ticaret değil; evlilik, sanat, diplomasi ve kültürel alışveriş de gerçekleşmiştir.

Pers kaynaklarındaki Saka grupları farklı bir sınıflandırma sunar. Saka Tigraxauda, sivri başlıklarıyla tanınan Sakalar olarak anılır. Bu başlık tipi, Ahameniş kabartmalarında ve bazı arkeolojik buluntularda bozkır kimliğinin görsel sembollerinden biri haline gelmiştir. Saka Haumavarga, haoma içkisiyle ilişkilendirilen Sakalar olarak tanımlanır; Saka Tyaiy Paradraya ise "denizin ötesindeki Sakalar" biçiminde yorumlanarak çoğu zaman Karadeniz'in kuzeyindeki İskitlerle ilişkilendirilir.

Sauromatlar ve daha sonra Sarmatlar, İskit sonrası bozkır tarihinde özel bir konumda bulunur. Herodotos, Sauromatları İskitlerle ilişkilendirir; sonraki yüzyıllarda Sarmatlar Karadeniz'in kuzeyinde İskitlerin yerini alan ya da onları batıya ve güneye doğru sıkıştıran önemli bir güç haline gelmiştir. Alanlar ise Sarmat dünyasının devamı içinde değerlendirilir ve Ortaçağ'a kadar uzanan İranî bozkır mirasının önemli taşıyıcılarından biri sayılır.

Kimmerler, Massagetler, Dahalar, Aparnlar, Issedonlar, Arimasplar, Agathyrsler, Tauriler, Neuriler, Budinler, Gelonlar, Maeotlar ve Thyrsagetler gibi adlar da antik metinlerde İskit çevresiyle birlikte anılır. Ancak bu toplulukların hepsini doğrudan "İskit boyu" saymak doğru değildir. Bazıları İskitlerle komşu, bazıları akraba, bazıları aynı kültürel ufkun parçası, bazıları ise Grek coğrafi tahayyülünün kuzey ve doğu sınırlarında yer alan yarı-efsanevi topluluklar olabilir. Bu nedenle İskit boyları konusu, kesin bir soy kütüğü gibi değil; antik kaynakların verdiği adları, arkeolojik kültür çevreleriyle ve coğrafi bağlamla dikkatli biçimde karşılaştıran bir araştırma alanı olarak ele alınmalıdır.

4. Yazılı Kaynaklarda İskitler

İskitler hakkında en önemli yazılı kaynaklardan biri Herodotos'tur. Historiai'nin IV. kitabı, İskitlerin köken efsaneleri, coğrafyaları, gelenekleri, savaş taktikleri ve Büyük Kral Darius'un seferi hakkında geniş bilgi verir. Herodotos, İskitlerin kentleri ve kaleleri olmadığı için Pers ordusuna karşı doğrudan meydan savaşına girmediklerini; geri çekilerek, bozkırın genişliğini kullanarak ve düşmanı yıpratarak savaştıklarını aktarır. Bu anlatı, bozkır savaş stratejisinin en erken ve en açık örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Herodotos'un verdiği bilgiler arasında İskitlerin kökenine ilişkin farklı anlatılar da bulunur. Bir anlatıda İskitlerin Asya'dan geldikleri ve Massagetlerin baskısıyla batıya yöneldikleri ifade edilir. Başka bir anlatıda Herakles ile yarı kadın yarı yılan bir varlıktan doğan çocuklardan İskit soyunun türediği aktarılır. Bir başka gelenekte ise Targitaos ve oğullarına dayanan yerli köken anlatısı öne çıkar. Bu tür anlatılar tarihsel bilgi kadar mitolojik ve politik anlam da taşır. İskitlerin kendi köken anlatıları ile Greklerin onları anlamlandırma biçimi bu metinlerde iç içe geçmiş durumdadır.

Strabon'un Geographica adlı eseri, Helenistik ve erken Roma döneminde Karadeniz kuzeyi, Kafkasya, Sarmatlar ve Scythia Minor çevresi hakkında önemli bilgiler sunar. Diodoros Sikeliotes ise İskit köken anlatıları, Amazon geleneği ve kuzey halklarına ilişkin Grek-Roma dünyasında dolaşan bilgileri kaydetmiştir. Bu metinler Herodotos kadar merkezi olmasa da İskitlerin klasik dünyadaki imajını tamamlar.

Pers yazıtları, İskit/Saka dünyasına farklı bir açıdan yaklaşır. Ahameniş büyük kralları için Sakalar, imparatorluğun kuzey ve doğu sınırlarında yer alan savaşçı bozkır topluluklarıdır. Persler onları hem düşman hem de imparatorluk düzeni içine alınması gereken sınır halkları olarak görmüştür. Behistun ve Nakş-ı Rüstem yazıtları, Saka adlandırmalarının erken ve güvenilir tanıklıkları arasında yer alır.

Asur ve Urartu kaynakları, İskitlerin Yakındoğu tarihindeki rolünü anlamak için büyük önem taşır. MÖ 7. yüzyılda Kimmerler ve İskitler, Kafkaslar üzerinden Önasya'ya inmiş; Urartu, Asur, Med ve Anadolu güç dengeleri üzerinde belirleyici etkiler bırakmıştır. Asur belgelerinde geçen Bartatua/Protothyes gibi adlar, İskit önderlerinin Yakındoğu diplomasisine ve savaşlarına dahil olduğunu kanıtlar.

Çin kaynakları ise Saka/İskit dünyasının doğu uzantılarını anlamak için kullanılır. Özellikle Orta Asya'daki Sai/Saka bağlantıları, Yüeçiler, Wusunlar ve daha sonraki bozkır hareketleriyle birlikte ele alındığında, İskit sonrası Orta Asya tarihinin uzun süreli hareketliliği daha iyi anlaşılır. Bu yazılı kaynakların ortak sorunu, İskitlerin kendi sesini doğrudan yansıtmamalarıdır. Grekler, Persler, Asurlular ve Çinliler İskitleri kendi politik, coğrafi ve kültürel bakış açılarıyla aktarmıştır. Bu nedenle yazılı kaynaklar, arkeoloji ve genetik verilerle birlikte okunmalıdır.

Herodotos’un metni, İskitlerin dili konusunda da sınırlı fakat önemli ipuçları verir. Herodotos, İskitlerin kendi iç adlarından birinin Skolotoi/Scoloti olduğunu, “İskit” adını ise Greklerin kullandığını belirtir. Ayrıca Arimaspi adını açıklarken “arima” unsurunu “bir”, “spu” unsurunu ise “göz” anlamıyla ilişkilendirir; Exampaeus adlı yer adını da İskit dilinde “Kutsal Yollar” anlamına gelen bir ifade olarak aktarır. Bunun yanında Hestia karşılığı Tabiti, Zeus karşılığı Papaeus, Toprak karşılığı Apia, Apollon karşılığı Oetosyrus, Göksel Aphrodite karşılığı Artimpasa ve Poseidon karşılığı Thamimasadas gibi tanrı adlarını verir. Ancak bu adlar, İskitçenin modern anlamda kesin biçimde sınıflandırılması için tek başına yeterli değildir. Bunlar, Grekçe aktarım süzgecinden geçmiş etnonim, teonim ve yer adı örnekleri olarak kullanılmalı; doğrudan ve kesin dil ailesi kanıtı gibi değerlendirilmemelidir.

Etnonim: Bir halkın, kavmin, boyun veya etnik topluluğun adı demektir. Örnek: İskit, Saka, Hun, Türk, Alan, Sarmat, Pers gibi adlar etnonimdir.

Teonim: Bir tanrının, tanrıçanın veya kutsal varlığın adı demektir. Örnek: Zeus, Apollon, Tengri, Ahura Mazda, Tabiti gibi adlar teonimdir.

Herodotos’u kullanırken bir başka yöntemsel sorun da onun bilgi toplama tarzıdır. A. H. Sayce ve K. H. Waters gibi araştırmacılar, Herodotos’un anlatısının tarihsel gözlem, duyum, yerel rivayet, mitolojik motif ve Grek okuyucuya hitap eden edebî anlatı öğelerini birlikte taşıdığını vurgular. Bu durum Herodotos’u değersiz kılmaz; tersine, onu dikkatli okunması gereken çok katmanlı bir kaynak haline getirir. Herodotos yalnızca savaşları değil, halkların geleneklerini, cenaze törenlerini, beslenme biçimlerini, cinsiyet rollerini, dinsel inançlarını ve savaş yöntemlerini de anlatır. Bu nedenle İskitler açısından Herodotos hem temel antik tanık hem de söylem çözümlemesine tabi tutulması gereken bir metindir.

Bu bağlamda Herodotos’un İskitleri “yerleşik kentleri olmayan” bir halk olarak sunması da dikkatle değerlendirilmelidir. İsmail Gezgin’in Herodotos okumasını tanıtan Sena Coşğun’un vurguladığı üzere, İskitlerin Pers kralına karşı verdikleri cevaplarda toprağa bağlılığın kentler veya dikili yapılar üzerinden değil, ata mezarları üzerinden kurulduğu görülür. Bu yorum, göçebe toplumlarda mekan ve aidiyet duygusunun yok olmadığını; yalnızca yerleşik uygarlıklardan farklı sembollerle ifade edildiğini gösterir. Dolayısıyla İskitlerin “yurtsuz” ya da “mekansız” göçebeler olarak görülmesi yanıltıcıdır; onlar için kurganlar ve ata mezarları, politik ve kutsal hafızanın merkezinde yer almıştır.

5. Etnik Köken, Dil ve Türk Tarihiyle Bağlantı Meselesi

İskitler/Sakalar üzerine yapılan tartışmaların en önemli ve en duyarlı başlıklarından biri, onların etnik kökeni, dili ve Türk tarihiyle ilişkisi meselesidir. Bu konu yalnızca tarihsel bir araştırma alanı değil; aynı zamanda modern kimlik, kültür ve köken arayışlarıyla da yakından bağlantılıdır. Bu nedenle İskitleri anlamak için “dil”, “kültür”, “genetik yapı” ve “politik kimlik” kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. Aksi halde dilsel bir tespit doğrudan soy iddiasına, arkeolojik bir benzerlik etnik özdeşliğe veya genetik bir yakınlık modern ulus kimliğine dönüştürülerek tarihsel gerçeklik basitleştirilmiş olur.

Dilbilim açısından uluslararası akademik literatürde yaygın görüş, İskit/Saka topluluklarının çekirdek dil kimliğinin İranî, özellikle Doğu İranî veya Kuzeydoğu İranî çevreyle ilişkili olduğu yönündedir. Bu değerlendirme, İskitlerin kendi yazılı belgelerinden değil; Grek, Pers ve Asur kaynaklarında korunan kişi adları, boy adları, tanrı adları ve bazı özel sözcüklerden hareketle yapılır. İskitlerin kendi dillerinde uzun ve doğrudan yazılı metinleri elimizde bulunmadığı için bu görüş, zorunlu olarak dolaylı verilere dayanır. Targitaos, Kolaksais, Spargapithes gibi adların İranî köklerle yorumlanması; Saka adının Eski İran çevresindeki kullanımı ve daha sonraki Sarmat-Alan-Oset çizgisi bu yaklaşımın başlıca dayanakları arasında gösterilir.

Burada özellikle vurgulanması gereken nokta şudur: “İranî” demek, “bugünkü İranlı” veya “Pers” demek değildir. İranîlik, Hint-Avrupa dil ailesinin bir koluna ilişkin dilbilimsel bir sınıflandırmadır. Persçe Batı İranî çevrede yer alırken; Saka, Soğdca, Baktriyaca, Alan-Oset çizgisi gibi diller Doğu veya Kuzeydoğu İranî çevreyle ilişkilendirilir. Dolayısıyla “İskit/Saka dili İranîydi” ifadesi, öncelikle dilsel bir tespittir; modern politik ya da etnik kimlik iddiası değildir.

Bu noktada Herodotos’un aktardığı adlar üzerinden yapılan yorumlara ilişkin yöntemsel bir itiraz gündeme gelebilir. Söz konusu adların önemli bir bölümü Herodotos’un metinlerinden gelir; ancak Herodotos bu adları İskitlerin kendi yazısıyla değil, Grekçe biçimleriyle kaydetmiştir. Grekçe de İranî diller de Hint-Avrupa dil ailesine mensup olduğuna göre, Grekçeleştirilmiş adlardan hareketle İskit dilinin İranî olduğu sonucuna varmak belirli bir ön kabulün etkisini taşıyor olabilir mi?

Bu soru, yöntemsel sınırları göstermek bakımından yerindedir; fakat buradan “Herodotos Grekçe yazdığı için İskit adlarının İranî yorumlanması önyargıdır” sonucu çıkarılamaz. Bunun temel nedeni, transkripsiyon ile dil kökeni çıkarımının farklı işlemler olmasıdır. Herodotos’un, Perslerin ya da Asurluların bir adı kendi alfabeleriyle kaydetmiş olmaları, yalnızca o adın aktarım dilinin ses sistemine uyarlandığını gösterir. Tarihsel dilbilimciler ise bir adın kökenini değerlendirirken yalnızca dış biçime değil; kök, ek, ses değişimi ve ad kurma özelliklerine bakar. Özel adların diller arasında değişerek aktarılması buna iyi bir örnektir: Arapça kökenli ʿUthmān adı Türkçede “Osman”, İngilizcede ise “Uthman” veya “Othman” biçimini almıştır. Yüzeydeki ses ve yazım farkları, adın aynı kökten geldiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde, Herodotos’un İskit adlarını Grekçeleştirerek aktarmış olması, bu adların özgün dilini tek başına belirlemeye yetmese de, onların İranî kökenli olarak yorumlanmasını kendiliğinden geçersiz kılmaz.

Bununla birlikte yöntemin sınırları açıkça kabul edilmelidir. İskit diline özgü geniş, sürekli ve doğrudan bir yazılı külliyat elimizde yoktur. Mevcut veri büyük ölçüde dış kaynaklarda korunmuş özel adlar ve birkaç sözcükle sınırlıdır. Bu nedenle küçük örneklem, dışarıdan aktarım, yazı sistemi uyarlaması ve fonetik uyarlama veya bozulma gibi riskler göz önünde bulundurulmalıdır. Herodotos’un kendi etimolojik açıklamaları da filolojik bakımdan güvenilir olmayabilecek halk-etimolojileri niteliği taşıyabileceğinden ihtiyatla değerlendirilmelidir.

Osetçe, bu tartışmada özel bir yere sahiptir. Kafkasya’da yaşayan Osetler, Sarmat-Alan dil mirasının günümüzdeki temsilcilerinden biri olarak değerlendirilir. Vasily Abaev’in Oset dili üzerine yaptığı çalışmalar, Osetçenin eski İranî bozkır dilleriyle bağlantısını göstermesi bakımından önemlidir. Ancak bu bağlantı, Osetlerin bütün İskit dünyasının tek ve doğrudan torunu olduğu anlamına gelmez; daha çok İskit-Sarmat-Alan dil çizgisinin günümüze ulaşan en belirgin kollarından birini ifade eder.

Dilsel İranîlik, bütün İskit/Saka dünyasının biyolojik, kültürel veya politik bakımdan homojen olduğu anlamına da gelmez. Avrasya bozkırı, tarih boyunca hareketli toplulukların, göçlerin, evlilik ağlarının, savaşların, ticaret yollarının ve kültürel alışverişlerin alanı olmuştur. Bu nedenle İskit dünyasında ortak bir dilsel çekirdek bulunması, o dünyanın tamamının tek bir “soy”dan geldiği anlamına indirgenemez.

Arkeolojik veriler de bu çok katmanlı tabloyu destekler. Karadeniz’in kuzeyindeki klasik İskit kurganları ile Altay, Tuva, Güney Sibirya, Kazakistan ve Orta Asya’daki Saka/İskit dönemine ait buluntular arasında ortak unsurlar göze çarpar. Kurgan mezarlar, at gömüleri, hayvan üslubu, bileşik yay, kısa kılıç, ok uçları, at koşum takımları ve göçebe aristokrasiyi yansıtan zengin mezar armağanları bu ortak kültürel dünyanın başlıca göstergeleridir. Fakat bu benzerlikler, bütün bölgelerde aynı toplumsal yapının, aynı dilin veya aynı etnik grubun bulunduğu anlamına gelmez. Aynı kültürel sembol dili, farklı bozkır topluluklarınca benimsenmiş ve yerel koşullara göre yeniden üretilmiş olabilir.

Arkeolojik köken tartışmasında Piotrovsky’nin yaklaşımı bu açıdan önemlidir. Piotrovsky, İskitlerin kökenini tek bir etnik açıklamaya indirgemek yerine, hem göç hem de yerel gelişim unsurlarının birlikte dikkate alınması gerektiğini belirtir. Buna göre İskit kültürü, MÖ 8. yüzyılda geç ahşap mezar kültürü zemininde; Volga-Güney Urallar çevresinden Karadeniz’in kuzeyine uzanan bozkır hareketleriyle şekillenmiştir. Bu yorum, İskitleri yalnızca “Asya’dan gelen tek bir halk” ya da yalnızca “Karadeniz kuzeyinin yerli halkı” olarak açıklamanın yetersizliğini gösterir. Daha dengeli ifade, İskit kültürünün Asyalı göçebe unsurlar ile Karadeniz kuzeyi ve Pontik-Kaspik bozkırdaki yerel gelişmelerin kesişiminden doğduğu yönündedir.

Cunliffe’in sentezi de bu noktayı güçlendirir. Ona göre İskitlik, tek bir sabit etnik kimlikten çok, MÖ 1. binyılda Karadeniz’in kuzeyinden Orta Asya ve Altay-Sayan bölgesine kadar uzanan geniş bir atlı-göçebe kültür kuşağı içinde anlaşılmalıdır. Pontus bozkırındaki tarihsel İskitler ile Orta Asya ve Sibirya’daki Saka/İskit-Sibirya toplulukları arasında kurgan gömüleri, at kurbanı, hayvan üslubu, elit savaşçı ideolojisi ve uzun mesafeli kültürel bağlantılar vardır. Ancak bu benzerlikler otomatik olarak tek halk, tek dil veya tek soy anlamına gelmez.

Türk tarihçiliğinde, özellikle bozkır kültürü merkezli yorumlarda, İskitler ve Sakalar çoğu zaman Türk tarihinin erken çevresi içinde ele alınmıştır. Bu yaklaşımın temel dayanak noktaları; İskitlerin Orta Asya ve Avrasya bozkırındaki varlığı, atlı-göçebe yaşam biçimi, kurgan mezar geleneği, hayvan üslubu sanatı, savaş teknikleri, at kültürü, bazı adlandırmalar ve daha sonraki Türk bozkır kültürleriyle görülen yapısal benzerliklerdir. Türkçe literatürde İlhami Durmuş, Bahaeddin Ögel, Zeki Velidi Togan ve M. Taner Tarhan gibi araştırmacıların çalışmaları bu çizgide değerlendirilebilir.

Ancak burada temel ayrım şudur: kültürel benzerlik veya bozkır geleneğinde süreklilik, doğrudan etnik özdeşlik anlamına gelmez. Avrasya bozkırı, tarih boyunca farklı diller konuşan toplulukların benzer yaşam biçimleri geliştirdiği geniş bir ekolojik ve kültürel alandır. Atlı göçebelik, kurgan mezarları, yay-ok kullanımı, hayvan üslubu, savaşçı aristokrasi ve mevsimsel hareketlilik yalnızca Türklere ya da yalnızca İranî topluluklara özgü değildir. Bunlar, bozkır coğrafyasının ürettiği ortak kültürel formlardır.

Issyk/Esik kurganındaki gümüş kase yazıtı etrafında yapılan erken Türkçe okuma önerileri, bu tartışmanın somut örneklerinden biridir. Ancak bu yazıtın dili ve okunuşu kesin biçimde çözüme kavuşturulamamıştır. Bu nedenle Issyk yazıtını tek başına “İskitler Türkçe konuşuyordu” sonucunun kanıtı olarak kullanmak bilimsel bakımdan ihtiyat gerektirir. Yine de bu tartışma, Orta Asya Saka çevrelerinin çok dilli ve çok kökenli olabileceğini hatırlatması bakımından önemlidir.

Antik DNA çalışmaları da İskit/Saka dünyasının tek kökenli ve kapalı bir nüfus olmadığını göstermektedir. Batı bozkır örneklerinde Tunç Çağı bozkır mirası belirgindir; bu miras Yamnaya, Sintashta ve Andronovo gibi daha eski bozkır topluluklarıyla ilişkilendirilir. Doğu bozkır örneklerinde ise Doğu Avrasya bileşenleri daha belirgin görünür. Orta Asya örnekleri çoğu zaman bu iki uç arasında karışık bir profil sunar. Bu tablo, İskit/Saka dünyasının sabit ve homojen bir etnik topluluktan çok, sürekli temas ve karışım içinde olan geniş bir bozkır nüfus ağı olduğunu ortaya koyar. Ancak DNA verisi tek başına bir topluluğun hangi dili konuştuğunu veya hangi modern ulusla özdeşleştirilmesi gerektiğini göstermez. Genetik yapı, kültürel kimlik ve dil her zaman aynı yönde ilerlemez.

Bu değerlendirmeler ışığında “İskitler Türk müydü, İranî miydi?” biçimindeki modern kategorilere sıkışmış soru, tarihsel gerçekliği çoğu zaman basitleştirir. Daha sağlıklı soru şudur: İskit/Saka dünyasının dilsel çekirdeği, kültürel yapısı, genetik bileşenleri ve tarihsel coğrafyası nasıl bir araya gelmiştir? Bu soruya verilecek yanıt çok katmanlıdır: Dil bakımından İranî bağlantı güçlüdür; kültür bakımından Avrasya bozkır ortaklığı belirgindir; genetik bakımdan doğu-batı bileşenleri karışıktır; politik bakımdan ise İskitler tek bir merkezi devlet değil, farklı boylar, şeflikler ve aristokratik savaşçı ağlar halinde örgütlenmiş büyük bir topluluklar bütünü oluşturur.

Sonuç olarak, İskit/Saka topluluklarının tümünü modern anlamda Türk saymak bilimsel açıdan ihtiyat gerektirir. Doğrudan ve kesintisiz yerli metinler bulunmadığından, dilsel değerlendirmeler büyük ölçüde dış kaynaklarda korunmuş özel adlara dayanmakta ve bu malzeme ana akım tarihsel dilbilimde Eski İranî/Doğu İranî çevreyle ilişkilendirilmektedir. Fakat bu durum, İskit/Saka dünyasının Türk tarihiyle hiçbir bağı olmadığı anlamına da gelmez. İskit/Saka kültür çevresi, daha sonraki Türk bozkır kültürlerinin oluştuğu coğrafya ile büyük ölçüde örtüşmüş; atlı savaş, kurgan, hayvan üslubu, bozkır aristokrasisi ve uzun mesafeli göçebe hareketlilik gibi unsurlar üzerinden Türk tarihiyle güçlü bir kültürel temas ve miras alanı oluşturmuştur. Özellikle Altay, Tuva, Kazakistan, Siriderya, Tanrı Dağları ve Orta Asya sahasındaki Saka-İskit kültür çevreleri; daha sonraki Hun, Göktürk, Uygur ve diğer Türk bozkır geleneklerinin geliştiği alanlarla tarihsel süreklilik ve temas içindedir.

Bu nedenle Türklerle bağlantı meselesinde en dengeli ifade şu şekilde kurulabilir: İskitler/Sakalar, Türklerin doğrudan ve bütünüyle atası olarak gösterilmemelidir; fakat Türklerin tarih sahnesine çıktığı bozkır dünyasının daha eski, güçlü ve kurucu halkalarından biri olarak değerlendirilmelidir. Bu bakımdan İskitler, Türk tarihinin “doğrudan etnik başlangıcı”ndan çok, Türklerin de mirasçısı olduğu geniş Avrasya bozkır uygarlığının erken ve parlak temsilcilerinden biridir.

6. Arkeolojik Bulgular: Kurganlar, At Gömüleri, Hayvan Üslubu ve Başlıca Merkezler

İskit/Saka araştırmalarının en güçlü dayanaklarından biri arkeolojidir. İskitler kendi yazılı tarihlerini bırakmamış olsa da mezarları, silahları, at koşumları, sanat eserleri ve gündelik yaşam kalıntıları onların dünyasını büyük ölçüde görünür kılar. Bu bakımdan kurganlar, at gömüleri, hayvan üslubu sanatı, savaş araçları ve seçkin mezar buluntuları İskit/Saka toplumunun sosyal yapısını, inanç dünyasını, savaş düzenini ve komşu uygarlıklarla ilişkilerini anlamak için temel veriler sunar.

Kurganlar, İskit arkeolojisinin en ayırt edici unsurları arasındadır. Kurgan, toprak ya da taş yığılarak oluşturulan mezar tümseğidir. “Kurgan” sözcüğünün Türkçe kökenli olduğu yaygın biçimde kabul görür ve modern arkeoloji terminolojisine yerleşmiştir. Ancak bu terimin Türkçe kökenli olması, bütün kurgan kültürlerinin etnik olarak Türk olduğu anlamına gelmez. Kurgan, Avrasya bozkırında farklı diller konuşan birçok topluluğun paylaştığı bir gömü biçimidir.

İskit kurganları, özellikle seçkin savaşçılar, aristokratlar ve yöneticiler için büyük boyutlara ulaşabilir. Bu mezarlarda ahşap mezar odaları, insan iskeletleri, at gömüleri, silahlar, süs eşyaları, altın aplikler, kaplar, aynalar ve ritüel nesneler bulunur. Seçkin mezarlarda ölü genellikle sırtüstü yatırılmış; yanına silahları, atları, kapları ve statü göstergeleri konulmuştur. Bazı yönetici kurganlarında refakatçi gömülerine de rastlanır. Bu durum, İskit/Saka toplumunda ölüm ritüellerinin yalnızca bireysel bir gömü uygulaması olmadığını; sosyal statü, güç gösterisi ve öte dünya inancıyla yakından ilişkili olduğunu gösterir.

At gömüleri, İskit dünyasında atın yalnızca ulaşım ya da savaş aracı değil; statü, kimlik ve öte dünya inancının da bir parçası olduğunu ortaya koyar. Bazı kurganlarda çok sayıda at, koşum takımlarıyla birlikte gömülmüştür. Bu uygulama, ölen kişinin öte dünyada da atlarına, silahlarına ve statü göstergelerine ihtiyaç duyacağı düşüncesiyle ilişkilendirilebilir.

İskit savaş teknolojisi de arkeolojik buluntular üzerinden izlenebilir. Bileşik yay, üç kanatlı ok uçları, akinakes adı verilen kısa kılıç, mızraklar, savaş baltaları ve zırh parçaları bu dünyanın askeri karakterini ortaya koyar. İskit savaşçısı, bozkırın hareketli savaş sistemine uyarlanmış bir figürdür: hızlı atlı hareket, uzaktan ok yağdırma, ani baskın, geri çekilme ve düşmanı yıpratma onun temel taktikleri arasında yer alır.

Hayvan üslubu sanatı, İskitlerin en tanınmış kültürel miraslarından biridir. Altın, gümüş, tunç, kemik, ahşap, taş ve deri üzerinde geyik, kartal, pars, yırtıcı kuş, koç, at, domuz, grifon ve fantastik yaratıklar işlenmiştir. Bu figürler yalnızca süsleme amacı taşımaz; bozkır kozmolojisi, avcı-av ilişkisi, güç, hız, dönüşüm, koruyucu ruhlar ve aristokratik statü bu sanat dilinde ifade bulur.

Tunnug 1 buluntularından elde edilen yeni veriler, erken hayvan üslubunun her zaman kişisel altın süsleme biçiminde ortaya çıkmadığını; başlangıçta at koşumları, savaş gereçleri ve işlevsel nesnelerle daha sıkı ilişkili olabileceğini göstermesi bakımından önemlidir (Sadykov, Caspari ve Blochin, 2025). Bu durum, hayvan üslubunun zaman içinde gelişen ve farklı toplulukların katkısıyla zenginleşen bir görsel dil olduğunu düşündürür.

Arkeolojik literatürde İskit maddi kültürünü tanımlamak için sık kullanılan kavramlardan biri “İskit üçlüsü”dür. Bu üçlü genellikle hayvan üslubu, özel silah tipleri ve at koşum takımlarından oluşur. Bileşik yaylar, akinakes türü kısa hançer/kılıçlar, üç kanatlı ok uçları, dizgin, gem, eyer ve koşum parçaları İskit/Saka dünyasının askeri ve sosyal karakterini görünür kılar. Ancak “İskit üçlüsü” de etnik kimliğin doğrudan kanıtı değildir; daha çok Avrasya bozkırında farklı toplulukların paylaştığı savaş, statü ve ritüel sembolizmini gösteren arkeolojik bir tanımlama aracıdır.

İskit/Saka arkeolojisi, Avrasya bozkırının farklı bölgelerine yayılmış çok sayıda merkez üzerinden izlenebilir. Bu merkezler yalnızca zengin mezar armağanlarıyla değil; aynı zamanda bozkır toplumunun sosyal yapısını, ritüellerini, sanatını ve komşu uygarlıklarla ilişkilerini göstermesi bakımından da büyük önem taşır.

Çortomlık Kurganı, Güney Ukrayna’da MÖ 4. yüzyıla tarihlenen büyük bir yönetici kurganıdır. Gümüş amfora, altın okluk/gorytos ve at donanımlarıyla tanınır. Bu buluntular, İskit aristokrasisinin hem bozkır savaşçılığına hem de Grek sanat dünyasıyla etkileşime açık bir statü kültürü edindiğini gösterir.

Solokha Kurganı, Güney Ukrayna’daki en ünlü İskit mezarlarından biridir. Altın tarak ve gümüş kap buluntuları, Grek teknik ustalığı ile İskit aristokratik sembolizminin birleştiği örnekler arasında sayılır. Özellikle savaş sahnesi betimli altın tarak, İskit sanatının en bilinen eserlerinden biri olma özelliğini korur.

Kul-Oba Kurganı, Kırım’daki Pantikapaion/Kerç yakınlarında keşfedilmiş ve altın rhyton, elektron kaplar ile gümüş vazolar gibi zengin buluntular vermiştir. Bu kurgan, Kırım ve Bosporan çevresindeki Grek-İskit etkileşimini gösteren önemli örneklerden biri olarak değerlendirilir.

Arzhan 1 ve Arzhan 2 kurganları, Tuva’da yer almakta ve erken İskit-Sibirya ufkunun anlaşılmasında merkezi önemdedir. Arzhan 2’de çok sayıda at iskeleti ve altın objeler ortaya çıkarılmıştır. Bu kurganlar, İskit/Saka kültürünün doğu bozkırdaki erken gelişimini gösteren başlıca kanıtlar arasındadır.

Pazyryk kurganları, Altay bölgesindeki donmuş mezarlarıyla olağanüstü önemdedir. Donmuş toprak koşulları sayesinde keçe yaygılar, tekstiller, ahşap eşyalar, at koşumları, mumyalanmış bedenler ve dövmeler günümüze ulaşabilmiştir. Pazyryk Halısı, dünyanın en eski düğümlü halılarından biri olarak bilinir. Pazyryk buluntuları, İskit/Saka dünyasının yalnızca savaşçı değil; aynı zamanda yüksek estetik ve ritüel karmaşıklığa sahip bir kültür çevresi olduğunu gösterir.

Issyk/Esik Kurganı ve “Altın Elbiseli Adam”, Kazakistan’daki Saka aristokrasisinin zenginliğini ve simgesel dünyasını gözler önüne sermesi bakımından büyük önem taşır. Altın plakalarla kaplı giysi, sivri başlık, silahlar ve mezar düzeni, bozkır aristokrasisinin görkemli temsil biçimlerinden birini yansıtır. Gümüş kase üzerindeki yazıt, erken Türkçe, İranî ya da başka okuma önerileriyle tartışılmış; ancak kesin bir çözüme kavuşturulamamıştır.

Eleke Sazy nekropolü ve Doğu Kazakistan’daki yeni “Altın Adam” buluntuları, Saka seçkinlerinin zengin gömü geleneklerinin yalnızca Issyk ile sınırlı olmadığını açıkça ortaya koyar. Berel kurganları ise at gömüleri, ahşap ve organik buluntular bakımından doğu Saka dünyasının önemli merkezleri arasında yer alır.

Bilsk/Gelon yerleşimi, Poltava bölgesinde yer alan geniş ölçekli bir Demir Çağı yerleşmesidir. Dış surlarının uzunluğu ve kapsadığı alan bakımından olağanüstü büyük olan bu yerleşimin Herodotos’un Gelon kentiyle ilişkisi henüz kesin olarak kanıtlanamamıştır. Bununla birlikte Bilsk/Gelon, orman-bozkır kuşağındaki yerleşik, tarımsal ve ticari boyutları anlamak için değerli bir kaynak niteliği taşır.

Neapolis Scythica, Kırım’da geç İskit politik yapılanmasının merkezi olarak değerlendirilir. Tahkimatlı yapısı ve kentsel karakteri, İskit dünyasının geç evrelerinde göçebe aristokrasinin daha yerleşik politik örgütlenme biçimleriyle bütünleşebildiğini gösterir.

Filippovka kurganları da İskit-Sarmat geçiş dünyasını anlamak açısından dikkate alınmalıdır. Güney Ural çevresindeki bu buluntular, doğu-batı bozkır bağlantılarının yalnızca Karadeniz kuzeyiyle sınırlı olmadığını; Ural, Kazak bozkırları ve Orta Asya hattının da elit gömü gelenekleri, altın işçiliği ve hayvan üslubu bakımından büyük önem taşıdığını gösterir.

Sonuç olarak Çortomlık, Solokha, Kul-Oba, Arzhan, Pazyryk, Issyk/Esik, Berel, Eleke Sazy, Bilsk/Gelon, Neapolis Scythica ve Filippovka gibi merkezler, İskit/Saka dünyasının tek merkezli ve tek biçimli bir yapı olmadığını ortaya koyar. Bu geniş kültür alanı, Karadeniz’in kuzeyinden Altaylara, Tuva’dan Kazak bozkırlarına ve Güney Ural çevresine kadar uzanan çok merkezli, hareketli ve etkileşime açık bir bozkır uygarlığı görünümü sunar.

(Devam edecek)

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız



Bu yazı 116 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

ABD-İsrail-İran savaşında en beğendiğiniz savaş muhabiri kimdir?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI