Çevirmenin Notu: Justus Leicht, Troçkist eğilimli uluslararası haber ve politika platformu World Socialist Web Site (WSWS) (Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Komitesi yayın organı) için uzun yıllardır yazarlık ve editörlük yapan bir gazeteci ve siyasi yazar/analisttir. Leicht’in bu yazısı WSWS’de 23 Nisan 1999 tarihinde yayımlanmıştır.
Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:
https://www.wsws.org/en/articles/1999/04/turk-a23.html
Türkiye'de yapılan son genel seçimleri tanımlamak için en çok kullanılan kelime “deprem” oldu. Geçen pazar günü yaşananlar gerçekten de tam olarak buydu. Türk toplumundaki derin sosyal bölünmeler, siyasi sistemi sarsarak, yurt içinde ve yurt dışında bir tür toplumsal uzlaşma, ulusal mutabakat ve demokratik reformlar umut eden tüm liberallerin ayaklarını yerden kesti.
En büyük sürpriz, Bülent Ecevit’in liderliğindeki “Demokratik Sol Parti”nin (DSP) net zaferi değildi. Mesut Yılmaz’ın “Anavatan Partisi” (ANAP) ya da Tansu Çiller’in “Doğru Yol Partisi” (DYP) gibi merkez sağ partilerin kayıpları da değildi. Ecevit, bir önceki seçimlere kıyasla yaklaşık 9 puanlık bir artışla oyların yüzde 22'sini aldı. Yılmaz ve Çiller’in her ikisi de yaklaşık yüzde 6 oy kaybetti. Kürt yanlısı “Halkın Demokrasi Partisi”nin (HADEP), Türkiye’nin güneydoğusundaki ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı bölgelerde geniş destek görmesine ve birkaç belediye başkanlığını kazanmasına rağmen, meclise girmek için gereken yüzde 10 barajını aşamaması da sürpriz değildi.
Asıl şaşırtıcı olan, İslamcı “Fazilet Partisi”nin (FP) belirgin bir şekilde oy kaybetmesiydi. “Bozkurtlar” olarak bilinen faşist “Milliyetçi Hareket Partisi”nin (MHP) ezici başarısı da gerçek bir şok yarattı. MHP sadece parlamentoya yeniden girmekle kalmadı, yüzde 18'lik oy oranıyla 1995'teki sonucunu ikiye katlayarak ikinci büyük parti oldu. Parti, Türkiye'nin gelecekteki siyasetinde kilit bir rol oynayacak.
“Sol” olduğunu iddia edebilecek tek köklü parti olan Deniz Baykal liderliğindeki sosyal demokrat “Cumhuriyet Halk Partisi” (CHP), artık parlamentoda temsil edilmiyor. CHP, kendisini modern Türkiye'nin kurucusu Kemal Atatürk'ün 1923'ten 1950'ye kadar iktidarda olan partisinin doğrudan mirasçısı olarak görüyor. Baykal'ın seçim sloganlarından biri, “Atatürk'ün partisini parlamentonun dışında bırakmayın” idi (Turkish Daily News, 20 Nisan 1999).
CHP, 1991-1995 yılları arasında koalisyon hükümetinde yer aldığı dönemde büyük bir itibar kaybına uğradı. Güneydoğu’da Kürtlere karşı savaşın şiddeti artmakla kalmadı, batıda da grev ve gösterilere karşı polis giderek daha acımasız bir şekilde kullanıldı; bu gösterilere katılan CHP üyeleri de bu uygulamalardan nasibini aldı. Muhalefette geçirdiği son dört yıl boyunca CHP, ara sıra yaptığı eleştirel açıklamalardan çok, kapalı kapılar ardında yaptığı parlamento içi pazarlıklar ve ayak oyunlarıyla tanındı.
ANAP ve DYP, oyların yaklaşık yüzde 13’ünü aldı. Her ne kadar parlamentoda kalmaya devam etseler de on yılı aşkın süredir sürdürdükleri yolsuzluk, kayırmacılık ve mafya ile iç içe olma faaliyetlerinin bedelini ödemiş oldular. 20 Nisan tarihli Stuttgarter Zeitung gazetesi durumu şöyle özetledi: “Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller’in liderliğindeki merkez-sağ, bir dizi skandal nedeniyle cezalandırıldı. Düşüşlerinin ne kadar büyük olduğu, 1987 yılına bakıldığında anlaşılabilir. O zaman ANAP ve DYP birlikte yüzde 56,4 oy almıştı. Bugün ise bu oran zar zor yüzde 25’e ulaşıyor.”
İslamcılar, oy kaybını esas olarak ordunun yürüttüğü kitlesel sindirme kampanyasının bir sonucu olarak yaşadı. 1997’de ordu, İslamcıların hâlâ arka plandaki lideri olarak hareket eden Başbakan Erbakan’ı istifaya zorladı. Onun “Refah Partisi” (RP – Fazilet Partisi’nin [FP] öncülü) kısa süre sonra kapatıldı. O zamandan beri İslamcılığa karşı yürütülen kampanyada hiçbir gevşeme olmadı. Ordu, FP’nin iktidarı ele geçirmesine müsamaha göstermeyeceğini açıkça ortaya koydu. Fazilet Partisi ise devlete ve resmi laiklik politikasına bağlılığına dair sürekli yeminler etti. Gelecekte, daha sert çizgide bir İslamcı kanat ortaya çıkabilir.
FP, ANAP ve DYP’nin kayıplarından en çok yararlananlar faşistler oldu. 1991’de RP ile ittifak kurarak meclise girebildiler, ancak hiçbir zaman hükümette yer almadılar ve 1995’te temsil edilebilmek için yeterli oyu kazanamadılar. Demagojik seçim sloganlarından biri “Yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele” idi; bunu söyleyenler, Kürtlere saldırmanın yanı sıra protesto eden işçileri tehdit etmekten büyük zevk alan ve üstelik Uluslararası Para Fonu’nu (IMF) destekleyen aynı “Bozkurtlar”dı.
Seçim kampanyası sırasında propagandalarının tonunu yumuşattılar ve adeta “kuzu postuna büründüler”. Bunun yalnızca bir taktik olduğu gerçeği, MHP’nin kıdemli yetkilisi – ve son iki yıldır bozkurt sürüsünün lideri – Devlet Bahçeli tarafından hızla açığa vuruldu. Bahçeli, Sabah gazetesine açıkça şöyle dedi: “1970’lerden beri çizgimizi hiç değiştirmedik, ancak bugün daha az saldırganız” (taz’da alıntılanmıştır, 20 Nisan 1999).
1970’lerin sınıf mücadeleleri sırasında Bozkurtlar, polisin hoşgörülü gözetiminde, Hitler’in kahverengi gömleklileri gibi davranarak solcu işçileri, öğrenci aktivistlerini ve dini azınlıklara mensup kişileri öldürdüler. Kurbanları arasında çok sayıda Ecevit destekçisi de vardı. Ecevit ise işçi sınıfını faşist teröre karşı harekete geçirmekten kaçındı ve 1980’de “huzur ve düzeni” sağlamayı orduya bıraktı.
Seçimler sırasında MHP’ye yönelik herhangi bir saldırıda bulunmaktan kaçınan Ecevit, seçim sonucunun “demokratik ve laik sistemin gücünü kanıtladığını” açıkladı. Bozkurtlar ile koalisyon kurma ihtimalini de dışlamadı. Hem “dünya hem de Türkiye”nin “geçmişteki ideolojik bölünmeleri” aştığını söyledi. İki yıl önce MHP’nin kurucu lideri Alparslan Türkeş’in cenazesinde Ecevit, aralarında “birkaç farklılık” olmasının yanı sıra “halk sevgisi, Kemalizm ve laiklik gibi pek çok ortak nokta” olduğunu da belirtmişti (Fikret Aslan’ın Graue Wölfe heulen wieder [Bozkurtlar Yine Uluyor] adlı kitabından alıntı). Faşist karakterini “aşan” Bozkurtlar değil, siyasi ya da ahlaki çekincelerini (eğer hiç olmuşsa) tamamen bir kenara bırakan Ecevit’tir.
Bununla birlikte, bazı Türk gazetelerinin desteklediği gibi bir DSP-MHP-ANAP koalisyonunun kurulup kurulmayacağı kesin değildir. Türk borsası, faşistlerin kazanımlarına sert düşüşlerle tepki verdi. Yurtdışında, özellikle Avrupa’da tepkiler endişeden dehşete kadar uzanmaktadır. Cumhurbaşkanı Demirel, yeni hükümeti atamadan önce parti liderleri, askeri yetkililer ve özellikle Amerikan yönetimi ile kapalı kapılar ardında pek çok uzun görüşme yapacaktır.
NATO üyesi ülkelerin MHP’nin hükümete dahil edilmesine karşı uyarıda bulunmaları muhtemel gibi görünüyor. ABD ve NATO müttefikleri, son zamanlarda “faşizme karşı mücadele” olarak ilan ettikleri bir savaşı Yugoslavya’da başlattıklarından, NATO üyesi ülkelerden birinde faşistlerin hükümetin bir parçası olması oldukça utanç verici bir durum yaratacaktır.
Ancak Avrupa ve ABD, kendilerinin yarattığı uçurumun eşiğinde duruyorlar. Türkiye’deki bu seçim sonucunun nedenleri nelerdir? Hem Türk hem de uluslararası basın, toplumsal hoşnutsuzluğun bu tür sağcı kanallara yönlendirilmesinin iki ana nedeni olduğu konusunda hemfikirdi.
Birincisi, şiddetli Türk şovenizmidir. Bu durum, geçen yıl Kürdistan İşçi Partisi (PKK) lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’den sınır dışı edilmesiyle başladı ve ardından Öcalan’ın kaçırılarak Türkiye’ye getirilmesiyle birlikte linç kültürü ve pogrom atmosferinin hakim olduğu bir ortama dönüştü. MHP, en büyük başarısını Anadolu illerindeki çiftçiler ve küçük burjuva kesimler arasında elde etti. PKK’ye karşı mücadelede çılgına döndürülen askerlerin çoğu bu kesimlerden gelmektedir. Öte yandan, batıdaki şehirler Ecevit’i destekleme eğilimindeydi.
MHP, hükümet ve medyanın teşvikiyle düzenlediği “vatansever” miting ve protestolarda pek çok kez milliyetçi bir kalabalığı kışkırttı. Hem Yunanistan hem de Suriye, Türkiye’nin savaş tehdidi karşısında nihayet boyun eğmiş ve Öcalan’ın kaderinin Türk hükümetinin eline geçmesine izin vermişti. Türkiye içinde bu gelişmeler, Kürtlere karşı terör ve şovenizmi serbest bırakma yönünde “yeşil ışık” olarak yorumlandı; ki bu yorum da haksız sayılmazdı.
NATO’nun Sırbistan’a yönelik saldırısı faşistlere ek bir cesaret verdi. Ecevit, daha en başından itibaren Kosova’daki “Müslüman kardeşleriyle” dayanışma içinde olduğunu açıkladı ve Türk askerlerini bölgeye göndermeyi teklif etti. Medya, savaş propagandasıyla çılgına döndü. Elbette MHP de hiçbir çekingenlik göstermedi. Süddeutsche Zeitung gazetesi 20 Nisan’da şöyle yazdı: “Türkiye Avrupa’ya veda ediyor ve bunun için daha kötü bir zaman seçemezdi. Yugoslavya yanarken, Balkanlar sallanırken ve Avrupa savaşın sorumluluğunun yükü altında inlerken, Ankara’daki geveze milliyetçiler iktidara uzanmaya çalışıyor ve ‘kimsenin onlara ders vermesine gerek yok’ diyorlar. Onlar, güçlü bir devlet ve Adriyatik’ten Pekin Kapıları’na uzanan Turan adlı hayali bir imparatorluk hayal ediyorlar. ‘Kosova, Kosova— , adımlarımızı duyuyor musun?’ diye slogan atıyor aşırı milliyetçiler, İstanbul sokaklarında seçim zaferlerini kutlarken. Bu, gelecekte yaşanacakların ilk habercisi oldu.”
Bozkurtların hükümete ve bakanlıklara hızla yerleşip yerleşmeyeceği ya da muhalefet sıralarından hükümeti yönlendirip yönlendirmeyeceği hâlâ belirsiz. Bu, büyük ölçüde ANAP ve DYP’nin atacağı adımlara bağlı. Kesin olan şey, siyasi iklimin uzun vadede değişmekte olduğu. Seçim sonuçları, Öcalan’ın idam cezasına çarptırılacağını ve bu cezanın infaz edileceğini neredeyse kesinleştiriyor. Devletin baskısı ve bir dizi saldırı sonucu haftalardır tırmanan Kürt sorunu, daha da şiddetlenecek.
Bu seçimlerin ardından hem Türkiye’yi hem de dünyayı daha da huzursuz bir döneme girecek. Bunun sorumluluğunun büyük kısmı, şu anda “endişelerini” dile getiren, ancak her türlü sorumluluğu almaktan kaçanlara aittir: ABD, Avrupa Birliği, NATO ve IMF. Onlar, sağcı demagogların tohumlarını ekebilecekleri toplumsal yoksulluk ortamını yaratmışlardır. Ulusal çatışmaları manipüle etmeleri, bu demagogların güçlenmesine yardımcı olmaktadır.
Yazarın tüm yazıları için tıklayınız