İlk not tutmaya başladığımda galiba ortaokuldaydım. Her bir dersin bir kitabının yanında bir de defteri olurdu. Yeni öğrenim yılının başladığı ilk gün sadece bir defterle giderdik okula. O yarıyılın ders programını, öğretmenlerini ve ders kitaplarının hangileri olduğunu not aldığımız o defteri daha sonra en az kullanacağımız dersin defteri olarak ayırır, hatta ters taraftan kendi notlarımızı yazmak için de kullanırdık. Genellikle evde ders kitaplarımızın durduğu dolabın en kuytu köşesine saklar gibi koyduğumuz bu anı-günlük defterimiz, adeta yeni yetme ergen gizliliğimizi de barındırırdı. Özellikle platonik aşklarımızın kendimizce gizlediğimiz ve üstü örtük olarak yazdığımız ufak notlarımıza arada bir göz atmak ve çok samimi olduğumuz arkadaşlarımızla paylaşmak en keyifli ve heyecanlı anlarımızı oluştururdu.
Sevdiğimiz şarkıların sözlerinden arakladığımız ve o minicik yüreklerimizin çektiği acıları döktüğümüz ve şiir sandığımız dörtlükleri ise birileri görecek de bizle dalga geçecek, alay konusu olacağız diye nasılda ürkerdik. Bunca riske karşın yine de yazmaktan vazgeçemediğimiz o çocuksu ama bir o kadar da naif duygularımıza ve çocukca satırlarımıza nasılda sahip çıkar ve yazmaktan da vazgeçemezdik.
Bunca zevk aldığımız yazma edimi, okuldaki edebiyat dersinin kompozisyon kısmında bir ızdıraba dönmesi ise ergenliğin en yaman çelişkisiydi galiba. Yazmak için verilen bir konuyu, giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olarak bir ders zamanı ( kırk-kırkbeş dakikalık bir zaman) boyunca yazmanın ızdırabını anımsadıkça şimdi bile terler gibi olurum. Belki de, tüm sihir ilk tümcedeydi; içe sinen bir başlangıç tümcesinin ardından yazının nerelere gideceğini nasıl bir sonuca ereceğini kestiremeden yazmanın keyfi ise zorunluluğun ötesinde, bir istencin gücüydü galiba. Ama o zorunluluk yok mu, o zorunluluk; sanki kabus dolu bir düşte cebelleşip, kan ter içinde uyanmak gibi benliğimizi perişan edebiliyordu işte.
Belki de, o zamanlardan bugüne taşınan alışkanlıkla (yoksa kötü huyu mu desek?), her ne zaman isteğim dışında bir zorunluluktan kaynaklı yazmalarla karşılaşsam, hep zorlanmış ve hiç sıcak bakamamışımdır o yazmalara. Kırkbeş yıla yaklaşan bu kendince naçizane serüven, genelikle, pek gün yüzüne çıkmayan eski deftelerde ve o zamanlar bankaların verdiği ajandalarda, sonraları ise sarı saman kağıtları üzerinde yaşam bulsa da, zaman içinde dolapların, çantaların ve bekarlık bavullarının kuytu köşelerinde durdu, durdu ve çoğu, yaşamlarımız gibi, bir yerlere savrulup gitti. Hâlâ duranlar ise bizim gibi eskimeye, sararmaya devam etmekte ve ayıklanıp zamanı gelende torunların okumalarına sunulmayı beklemekteler galiba.
Günlük tutmak, anıları yazmak hep hoşuma giden bir eylem olmuştur benim için. Bu konulara gönül vermiş, disiplinli insanların çoğu, tarihe, yaşadığı döneme ışık tutan ve belli bir dünya görüşünün izleriyle aktardıkları bu öznel belgeleriyle çok yararlı işlevlere sahip olmuşlardır bu anıları ve günlüklerinin yayınlanmasıyla. Bu düşünceleri az çok okumuş ve içine sindirmiş ve bilinçli olarak içselleştirmeye çalışmış olmakla beraber, uzun erimli kalıcı şeyler ortaya koyamamış olmanın üzüntüsünü yaşarım bu konu aklıma geldikçe. Yazma sevgimin ve isteğimin, yaşamın olumsuz koşulları, imkansızlıklar ve çoğunda küçük-kentsoylu kaypaklığı ile uydurulan mazeretler içinde dönemsel gelip geçiveren hevesler gibi uzun soluklu olamadığının da bir itirafıdır bu sözlerim esasında.
Onca ara vermişliklerin ardından, her ne zaman beni etkileyen birşeyler olmuş, bir şeylere bir şekilde sesli veya sessiz, olumlu veya olumsuz tepkim olmuş, işte o zaman, " Seni çok özlemişim kağıdım ve kalemim...." İle başalayan tümcelerle yazmaya başlayıvermişimdir geçmişte. Teknoloji ilerledikçe elektronik ortamda, kalem kağıdın yerini beyaz ekran ve klavyenin alması ise belki de bizim kuşağın garip bir şansı sanırım. Yeni nesile göre, mürekkebin, kağıdın kokusunun, kurşun kalem ve silginin dayanılmaz cazibesini yaşamış bir kuşak olarak, teknolojiyi de - biraz özürlü de olsak- ucundan kıyısından yakalamanın hazzı da keyifli gelmiyor değil hani...
Deniz Harp Okulu son sınıf öğrencisi iken birkaç arkadaşımızla bir veya iki sayı çıkarabildiğimiz (ama daha işin hemen başında önündeki-görüp de görmezden geldiğimiz- koskoca duvara çarpıp paramparça oluveren ) “Duvar Gazetemize” yazdığım ve köşesinde fotoğrafım olsun diye çok arzu ettiğim yazılarımın ilk heyecanını ve tadını aramışımdır o günler her ne zaman aklıma gelse. Yıllar sonra, bu arkadaşlarımdan birinin sakladığı o yazılardan, benim yazdığımın bir kopyasını internet ortamında bir vesile ile benimle paylaştığında duyduğum heyecanı ve bunu ben mi yazmışım dediğim içsel sesimi de hiç unutamayacağım sanırım.
Birkaç yıldır amatörce ve kendimce arada bir yazıp da sosyal medya ortamlarında paylaştığım birçok yazım oldu. İşte bunların sonuncusunu okuyan ve tanışıklığımız neredeyse otuz yılın üstünde olan çok değerli arkadaşım Abdullah Köktürk'ün, bu sitede yazmamı önermesi ile anımsadığım bu yazma serüvenimi, bir ilk yazı olarak sizinle paylaşmak istedim.
Yıllarca denizcilik ve onun temel bilimi olan oşinografi ( onun alt bir dalı olan hidrografi) konusunda uzmanlıkla yaşamını sürdürmüş, bu konular haricinde başkaca hiçbir uzmanlık alanı olmayan, bu ülkenin sade bir vatandaşı olarak karşınızdayım. Burada, yaşamın birçok alanı için ahkam kesmekten öte, beş duyumuzla ve yüreğimizle algıladıklarımızı, düşünebildiklerimizi paylaşıp, kırıcı-dökücü olmadan tartışarak birbirimize miniminnacık kırıntılarla ve çokça soru işaretleriyle katkıda bulunacağımıza inanıyorum. Bunu da, kendi karakterimiz, bilgi birikimimiz çerçevesinde yılların imbiğinden süzdüğümüz duyguları da katarak yapmak tek düşüncemdir.
Çoğunda keyifli, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman kızgın, kimi zaman neşeden uçan, öncelikle çuvaldızı kendimize batırmayı hedefleyen ama hepsinin de etik olarak düzeyli olmasını hayal etiğim paylaşımlarımızın, karşılıklı etkileşimlerimizin olacağını düşünerek de çokça heyecanlıyım.
Üretmek, üretirken dayanışmak, paylaşmak, iyisini ve kötüsünü de içtenlikle eleştirmek, katkıda bulunacak şekilde karşılıklı etkileşim kanallarını açık tutmanın yaralarına inanmış olarak umarım sizlerin karşısında mahçup olmam.
Ülkemizin çok zor günlerden geçtiği bu günlerde, ortak paydalarımızı her geçen zaman içinde çoğaltacağımız ama bunu tek ses değil, bir orkestranın rengi ve ahenginde yapabileceğimiz çok seslilik içinde yapabilmenin bu üretimi çoğaltacağı inancını hep taşıdığımı ve bu düşüncelerle karşınızda olduğumu bilmenizi isterim. Zamanın, daha iyi tanımaya ve anlayışa neden olacağına inanırım...
Hepinize kolaylıklar diliyorum...
Ziverbey 17 Temmuz 2014