Bir önceki yazımın sonunu, 30 Mart yerel seçimlerinden sonra “Bir kez daha kerhen destek vermeyeceğimi“ ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili olarak tartışmayı sürdüreceğimi söyleyerek noktalamıştım. Bıraktığım yerden sürdürmek isterim bu konuyu affınıza sığınarak.
O günden (30 Mart yerel seçiminden) bugüne ne değişti, daha farklı bir konuma geçen birşeyler oldu mu? Hepimizin gözü önünde ceryan ediyor olaylar. Ancak herkes kendi meşrebince yorum yapıp bir düşünce oluşturuyor eğrisi doğrusuyla, doğal olarak... Herşeyden önce ülkenin akıl, eğitim, yani o gavur(!) deyimiyle entellektüel düzeyi çerçevesinden soyutlayamayacağımız koşullar ve ayrıca ortaçağ düzeyine gerileyen bir sosyal yaşam dünyası ve dayatması içindeyiz. Bu dayatmanın en başında ise, kapitalizmin ve küresel hegemonyanın, yavaş yavaş yeryüzü kaynaklarının azalmaya başladığı ve o oranda da teknolojinin o kaynaklara artan gereksinimin çoğaldığı bir ortamın başlangıcına gelinmesi var diye düşünüyorum.
Üçüncü dünya savaşı yerine, dünyanın çok büyük bir bölümünü kaplayan yerel savaşlar ve akan masum halkların kanları bunun en büyük kanıtıdır. Bu durumun gelecekte çok büyük karmaşalara-kaosa- neden olacağını söylemek kahinlik olmasa da, konunun ayrıntılı tartışılması benim sade vatandaş akıl ve bilgimi çok aşacağını söylemeliyim. Ancak günceli izlerken eldeki verilerle ulaştığım sonuçlardan yaptığım çıkarsamalarla ortalama bir düzeyde (saçmalama) hakkımı kullanıyorum sadece.
İşte bu koşullarda, ülkemiz için bir de işin içine, yine o vahşi kapitalizmin manyakça azıttığı bilgi kirliliği ve psikolojik algı yönetimi işin içine giriveriyor. Bu bombardımanların altında kalan, üç kuruşa muhtaç, geçim derdi dışında çocuğunun geleceğini bile düşünemeyen orta yaş üstü nüfus ile geleceklerinin tamamen karanlıklar içinde kaybolacağını düşünen aktif genç nüfusu düşününce, sonucun ne olmasını tahmin ediyoruz ki?
Yararcı (pragmatik) şekilde düşününce, yaşamın matematiksel bir takım denklemler içinde çözüldüğünü kabul edebiliriz. Yalnız bu gerçeğin kabulü , kitlelerin psikolojisi düşünülmeden veya gözardı veya ihmal edilerek doğru çıkarsamalara neden olabilir. Yani, tamamen deneysel somut koşulların var olduğu varsayımı temel alınmıştır bu düşünce biçiminde kanımca. Bu temel ve somut kabul içinde, yine geçmişi düşündüğümde, yıllardır, benim bilebildiğim aklımın erdiği zamanlardan beri, bu düşünce tarzı ile seçimlerde hep ehven-i şer’i seçmeye zorlanan bir kitle var ola geldi bu ülkede.
İşin garibi şimdiye değin de hiç olumlu sonuç alındığını da anımsamıyorum, çok kısa süreli zamanlar içindeki ufak tefek olaylar haricinde. Hafızası daha kuvvetli ve/veya daha bilgililer için daha fazla da birşey söylemek de istemem yanılırım ürküntüsü ile. Ama her ne olursa olsun, yalın bir bakışla sonuca baktığımızda, altmış yılda hep beraber geldiğimiz nokta, bunun en büyük kanıtı olarak önümüzde kapı gibi durmakta değil midir?
Fanatiklik düzeyinde etnik, mezhepsel aidiyetim olduğunu söyleyemem. Ekonomik, sosyal, partisel, cemaat, tarikat, dernek, düşünce kuruluşu gibi bir gruba ( siyasal görüş ve ideoloji bağlamı dışında) dahil olmayan ve onlara karşı bir aidiyet hissetmeyen ve kendini sadece ve sadece çırılçıplak bir insan gibi gören bir kişi olageldim kendimi bildiğimden beri. Yeni yetme gençliğimden beri sosyalist düşüncelere sahip oldum ve bu düşüncelerimde inatla yaşamaya çabalıyorum kimi zaman küçük kentsoylu kaypaklıklarım dışında.
Belki yetiştiğim aile ve sonrasındaki yaşam koşulları içinde, kişisel gelişimimin şekillendiği dönemleri çok farklı yaşadım belki. Sosyalleşmenin ve duyarlı bir vatandaş olmanın gereklerinden biri olan, sivil toplum kuruluşlarından uzak olmanın olumsuzlukları diye görülebilecek bir durum olarak değerlendirilebilir bu benim özel koşullarım; bu konudaki eksikliklerimi kabul ederim. Ancak bu olgular benim yaşamımın bir parçasıdır, inkar etmem.
Çoğu zaman bu dünyevî olguların bendeki psikolojik etkileri nedeniyle özellikle etnik ve mezhepsel olarak kendimi nereye koyacağımı bilemem açıkçası. Bu olgularla kimi zaman çakıştığı, kimi zaman çeliştiği durumların çokluğunda çıkmaz sokaklara düştüğümü hisseder, sanki o yaşamsal konularda oluşturduğum bu fikirlerin bende eğreti durduğu şeklindeki yorumlara hak vermesem de muhatap olmaktan hayıflanırım. Özellikle herhangi bir kişi/konumu/düşünceyi eleştirir veya özeleştiri yaparken çokça rahatsız eden bir durum olur bu bende. Sanki o olguların bir parçası olsam bu fikirler daha çok yerli yerinde duracak gibi bir çelişki içine düşüveririm.
Yani, Kürt kökenli olsaydım yetmişli yılların (şimdi dinozorlukla suçlanan, hakir görülen sosyalist düşünceleri çerçevesinde) çözümü feodal kalıntıların çelişkileri üzere kurarak halkların özgürlüğünü sınıfsal boyutlarda savunmaktan gurur duyduğumu çok daha rahat haykırabilirdim; bu düşünceler üzerimde eğreti durmaz Türk kökenli olduğum için Kürt halkının da haklarını savunuyorum diye vatan haini ilan edilme riski ile karşılaşmazdım. BDP/HDP’nin CB adayının sınıfsal, sosyalist söylemlere yakın, daha insani, daha hak-hukuk tanıyan, kadın haklarını savunan ve cinsiyetçi olmayan yaklaşımlarının bana daha yakın olduğunu haykırabilir ve oyumu rahatlıkla ona verebilirdim. Ancak, 30 yılda tamamen sosyalizmden bağları kopmuş ve etnik Kürt milliyetçiliği ile mâlul olan bir siyasal örgütü bu kez de savunduğum sınıfsal çözümler için eleştirseydim belki Kürtler tarafından Kürt milliyetçiliğine ihanet ile suçlanabilirdim. İşte yaşamın çelişkisi ve içinde bulunduğum psikolojinin özü de burada galiba.
Şu anda seçime girecek diğer iki CB adayının temsilcisi olan fikirlerle şimdiye değin hiç yakın bir ilişkim olmadı ve olacak gibi de gözükmemektedir. Yıllardır “% 99’u müslüman olan, Osmanlının torunları, muhafazakâr bir toplum, her ne kadar laik olsak da din konusunda çok büyük hassasiyetlere sahip olan, namusu iki bacak arasına ve kılık kıyafete indirgeyen ve eğitim düzeyini yükseltecek eğitim düzenini hep kendi meşreplerince yaz-boz tahtasına çeviren siyasileriyle, ekonomisini üretkenliğe evireceğine tüketime eviren ve kaynağı belli olmayan sıcak para ile, inşaat sektörüne bel bağlama becersi gösterip esasında pamuk ipliğiyle ekonominin en ufak bir skandal ile borsanın, dövizin çökeceği, işçi güvenliğini iş güvenliğine çeviren kapitalist övgücü anlayış ....vs, vs, vs...” söylemleriyle bugünlere gelmedik mi?
Toplumu şekillendiren Anayasa ve yasaların demokratikliği ise hep tartışılageldi bu ülkede. Dünyanın belki de en zor tesis edilebilecek düzeninin demokrasi olacağında birleşilmesine karşın en azından halkları oluşturan insanların hak ve özgürlükleri konusunda son tahlilde sınırlı da olsa en çok hakkı özgürlüğü veren bir düzen olarak dünya üzerinde kabul gören ve halen kuralları ve yasalarıyla, iyisiyle kötüsüyle tartışılan ve birçok yaban diyarda uygulanan demokrasinin, ülkemiz için bir şu anda ütopyadan ileri gidebildiğini söyleyebilecek var mı?
Demokrasiyi sadece kendimiz için, kendimize kadarı ile içselleştirip diğerlerini hep bu kurallar ve haklar manzumesinin dışına ittiğimiz, ötekileştirdiğimiz, öcü gibi, ayrılıkçı gibi, vatan haini gibi gördüğümüz bir yönetim şekli olarak ele alıp uygulamadık mı? Yani ülkede gerçek anlamda, yirmibirinci yüzyılın gereklerini yerine getirecek bir demokrasiden söz edilemezken bundan öncekiler hangi demokrasinin seçimiydi ki , bu hangi demokrasinin seçimi olacak?
Sorular, soruları izlerken yanıtları bulmak için kafamızın daha da karıştığını görerek teknolojiden tamamen uzak bir dağ köyünde yaşamanın hayallerini kurar olduk acı gerçeklerden kaçmak için... Hadi hep beraber biraz ara verip hayallere doğru yelken açalım , ne dersiniz? Tartışmayı sürdüreceğiz...
Ziverbey 27.Temmuz.2014
Geceye bakıyorum sokağın karanlığında,
sessizliğini dinliyorum ıssızlığın;
Ne bir ayak sesi,
Ne bir karaltı;
Gece yarısını çoktan geçmiş zamanları
Vururken saat,
Perdeli birkaç pencerenin ardındaki
Işıklar sadece
Yıldızlara eşlik eden;
Gün be gün
Önümdeki ağacın yapraklanması
Ve bahçe çiçeklerinin cümbüşü içinde
Romantik duygularım;
ilkbahar bu,
Nereye götürürse orada
Sabahı yaparken,
Düşlerin karmaşasında anımsanmayan esriklere
Mahkum belli ki ruhum;
Tavan yapmış ürküntülerin içinde
Ne zaman yüreğim pıpır etse,
Ne zaman ellerim titrese,
Ne zaman gözlerimde bir buğu,
Ne zaman burnumda teninin kokusu...
Tıpkı şimdi
Tıpkı o günkü
Tıpkı özlemindeki....
Geceye durmuş ayrıkıların çıığlığında,
Sabaha gebe sevdaların çoğalmasında,
Bir sese,
Bir nefese,
Bir dokunuşa,
Bir omuzda sızışa
Bir ömür değmez mi?
Ziverbey 03.Mayıs.2014