Evvelki gün (3 Kasım) Gökçeada'ya geldim. Dün de baba evindeydim. Babam yaşarken Gökçeada'ya gelirdim, sık olmasa da. Evin bahçesinde dolaşmasını, evden çıkışını, yolda yürüyüşünü hayal ediyorum; şu an onun ayak izlerine basarak o anlarımızı yeniden yaşıyorum. 1984 yılında Uğurlu'ya yerleştiklerinde evlerin bahçesinde köyün içinde, sokaklarında dikili ağaçları yoktu. Şimdi Uğurlu Köyü Gökçeada’nın en gelişmiş ve en güzel köylerinden biri.
Bu üçüncü yılı oluyor bu aylarda buraya gelişimin. Yalnız bu yıl iki ay gecikmeyle oldu, ama olsun adadayım işte. Önceki iki yıl eylülde gelip aralıkta dönüyordum. Burada Kasım ayı, zeytin toplama mevsimi. Abime yardım için olsa da, benim için inanılmaz güzellikte geçen bir dinlence zamanı olarak geçiriyorum günlerimi.
Türkiye’nin en batısında, Batı’nın ilk doğusunda bir yerde. Gizli limanı, yemyeşil doğası, Türkiye’nin en temiz, oksijeni en bol havası, ağır sanayisi olmayan, en ağır sanayisi zeytinyağı fabrikası olan güzel mi güzel bir adası.
Hani şu kitaplarda, destanlarda adı geçen sarp kayalıklar var ya; işte o rüzgârın darmadağın ettiği yerler burası. Eski adı İmbros, bugünkü adıyla Gökçeada. Bizim buralar öyle sıradan bir ada değil; tarihin, mitin ortasında kalmış, rüzgârıyla insanı hırpalayan ama bir o kadar da sarmalayan baba yadigârı bir sığınak. Öyle ki, buralar sadece bizim rüzgârımızın değil, dalgaların, depremlerin efendisi Poseidon’un da evi bilinir.

Eski yazılarda, Homeros’un İlyada’sında İmbros diye geçer. En büyük dağlı Tenedos ile sarp İmbros arasında, derin suların koynundadır Deniz tanrısı Poseidon'un tunç ayaklı sarayı. Hani Poseidon o tanrılığın gürültüsünden, patırtısından sıkılınca atlarını bizim buranın azgın dalgalarına sürer, yeryüzünün temellerini attığı yer burası. Adanın kayalıklarından denize karşı durup baktığınızda, dalgaların o kayalara vurup duran sesinde sanki o tunç ayaklı atların kişnemelerini, denizin dibinden gelen o gümbürtüleri duyar gibi olursunuz.
Ne var ki buraların tarihi de kolay yazılmamış; insan soyunun acılarıyla, sürgünleriyle, direnişleriyle örülmüş hep. Pelasgların ayak izlerinden tutun da Atina’nın o hesapçı politikalarına kadar her dönem bu adanın kaderi denizle, rüzgârla yazılmış. İmbros, Ege’nin fırtınalı boğazında hem bir sığınak hem de bir sürgün yeri olagelmiş. Hangi cân gelip adım atsa o sarp yokuşlara, o eski taş evlerin gölgesine, zamanın o yavaş akan nehrine teslim olup gider.
Bugün Gökçeada’nın tepelerinde esen o deli rüzgârı dinlerken, sadece coğrafi bir parçada yürümüyorum; insanoğlunun denize, tanrılara duyduğu o ilk korkuyu, o hayranlığı içimde yaşıyorum. Poseidon’un sarayı gözle görülmez belki bugün ama adanın tuzu, rüzgârı, o hırçın maviliği o eski hikâyeyi hâlâ capcanlı tutuyor insanın belleğinde.
Gökçeada; babamın izleri ile o mitosların karıştığı, tarihin ve denizin sularında yıkanmış, rüzgârla terbiyelenmiş bir ömür gibi duruyor önümüzde:
Sessiz, asil ve boyun eğmez.
Yazarın tüm yazıları için tıklayınız