Tarihin hiçbir döneminde rahat bırakılmamış, üzerinde bin bir oyunun eksik olmadığı müstesna bir coğrafyanın çocuklarıyız. Anadolu, dünyanın en önemli jeopolitik ve jeostratejik konumlarından biri olmanın getirdiği o ağır ve asil yükü omuzlarında taşıyor. Tam da bu yüzden, son yıllarda etrafımızda dönen dolapları, demografik yapımız üzerindeki planlı mühendislikleri ve milli bekamızı tehdit eden gelişmeleri doğru okumak zorundayız.
Yirminci yüzyıla kadar savaşlar yalnızca cephedeki silahlı güçler arasında yapılırdı. Ancak bugün geldiğimiz noktada, devletlerin birbirlerinin topyekûn milli güç unsurlarını hedef aldığı, cephe gerisini çökertmeye çalıştığı hibrit bir "Topyekûn Savaş" stratejisiyle karşı karşıyayız. Artık harp yalnızca topla tüfekle yapılmıyor; soğuk savaş, psikolojik harekât ve ekonomik baskılarla zihinler ve kalpler hedef alınıyor. Amaç çok net: Kafalardaki ulusal değerleri, yani sel sularına karşı bizi koruyan o son barajları yıkmak!
Batı’nın ve emperyalist odakların Türkiye üzerindeki planları yeni değildir; adı dün "Şark Meselesi"ydi, bugün "Büyük Ortadoğu Projesi" (BOP) oldu. Yüzyıllardır bizi bu topraklardan söküp atmak isteyen müstevli ruhu, bugün de etnik ve mezhepsel ayrılıkları körükleyerek, sığınmacı krizleriyle demografik geleceğimizi karartarak içimize sızmaya çalışıyor. Türk düşmanı Hen Gan Kue’nin o ibretlik sözünü hiç unutmamak gerekir: "Türkleri kudretsiz bırakmak için dünya durdukça uygulanacak tek ezme tarzı şudur; parçala kolay yutarsın, Türk başka türlü yenilmez." Peki, bu sinsi kuşatmaya karşı sığınağımız neresidir? Cevap, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün devletimizin temeline harç diye koyduğu o iki büyük sütunda gizlidir: Laiklik ve Milli Birlik.
Laiklik, bu topraklarda inanç farklılıklarından doğabilecek tüm sosyal yaraların en güçlü tedavisidir. Dini siyasete, ticarete ve kişisel çıkarlara alet etmek isteyen irticai faaliyetler, aslında milli bütünlüğümüzü dinamitlemeyi amaçlar. Din, her türlü menfaatin ötesinde kutsal bir kurumdur ve laiklik, vatandaşın inanç hürriyetini korurken mezhep kavgalarının da önüne geçen en büyük güvencedir. Diğer taraftan, bizi bir arada tutan en yenilmez silahımız milli birlik ve beraberliğimizdir. Bu ülkede yaşayan, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes; kökeni, mezhebi veya yöresi ne olursa olsun eşit değerde, öz be öz Türk’tür.
Geçmişte neyi başardıysak, Kurtuluş Savaşı’nı nasıl kazandıysak hepsini bu birlik ruhuyla, yan yana durarak başardık. Bugün bizim içine düşeceğimiz herhangi bir "sen-ben" kavgası, yalnızca pusuda bekleyen düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürecektir. Türkiye, Batı’dan bağımsız, çok yönlü ve kendi ulusal çıkarlarını merkeze alan politikalar üretmek zorundadır. İhtiyacımız olan tek şey; tarihimizden ders almak, geleceğimizin teminatı olan gençliğimizi milli şuurla yetiştirmek ve tam bağımsızlık ilkemize sarılmaktır. Savaş meydanlarında yıkılmayan bu aziz milleti, gözle görülmeyen propaganda silahlarıyla, içeriden devirmeye çalışanlara en güzel cevabı yine bir ve beraber olarak vereceğiz. Cumhuriyetimizin kurucu felsefesine, toprağımıza ve dilimize sahip çıktığımız sürece bu beka imtihanından da alnımızın akıyla çıkacağız.
Dağdaki Çobanla Profesörün Oyu (Yani Benim Oyum)
Demokrasi tartışmaları Türkiye'nin gündeminden hiçbir zaman tam olarak çıkmıyor. Bazen bir seçim sonucunda, bazen bir televizyon programında söylenen tek bir cümleyle yeniden alevleniyor. Yıllar önce kamuoyunda geniş yankı uyandıran "Dağdaki çobanla benim oyum bir mi?" sorusu da bu tartışmaların en çarpıcı örneklerinden biriydi.
İlk bakışta bu söz, eğitim düzeyi ile siyasal karar verme yeteneği arasında ilişki kuran masum bir sorgulama gibi görülebilir. Ancak meselenin özüne indiğimizde demokrasi fikrinin en temel ilkesine dokunduğunu görürüz. Çünkü demokrasi, insanların zenginliklerine, eğitimlerine, mesleklerine veya sosyal statülerine göre değil, insan olmaları nedeniyle eşit kabul edildiği bir sistemdir. Bir profesörün, bir işçinin, bir çiftçinin veya dağdaki bir çobanın sandıkta sahip olduğu oy hakkı bu nedenle aynıdır.
Demokrasinin gücü de zayıflığı da burada yatmaktadır. Gücüdür; çünkü devletin sahibinin belirli bir sınıf değil, milletin tamamı olduğunu kabul eder. Zayıflığıdır; çünkü zaman zaman toplumun bazı kesimleri, kendi görüşlerinin daha değerli veya daha bilgili olduğunu düşünerek bu eşitliği sorgulayabilir. Oysa tarih göstermiştir ki siyasal hakların belirli gruplara ayrıcalık olarak verildiği toplumlarda özgürlükler daralmış, sonunda otoriter yönetimler ortaya çıkmıştır.
Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Hukukun üstünlüğü, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü ve hesap verebilir yönetim demokrasinin ayrılmaz parçalarıdır. Sandık ne kadar önemliyse, vatandaşın doğru bilgiye ulaşabilmesi de o kadar önemlidir. Çünkü bilinçli tercih yapabilen yurttaşlar demokrasinin gerçek güvencesidir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" sözü de bu anlayışın özünü oluşturur. Egemenliğin kaynağı herhangi bir kişi, aile, zümre veya sınıf değil; milletin kendisidir. Dolayısıyla siyasal meşruiyetin temelinde eşit vatandaşlık fikri bulunmaktadır.
Bugün demokrasilerin karşı karşıya olduğu tehlike, farklı düşüncelerin varlığı değil; farklı düşünenlerin eşit vatandaş olarak görülmemesidir. Oysa demokrasi, birbirine benzeyen insanların değil, farklılıklarıyla birlikte yaşayabilen toplumların rejimidir.
Sonuç olarak soru "Dağdaki çobanla benim oyum bir mi?" değildir. Asıl soru şudur: Hepimiz, sahip olduğumuz eşit oy hakkının gerektirdiği sorumluluğu ne kadar yerine getiriyoruz? Demokrasinin geleceği de bu sorunun cevabında saklıdır. Ve demokrasi de istediğim durakta inerim istediğim durakta binerim değildir. Ve bir kereden bir şey olmaz da diyemeyiz, çünkü çok şey olur; yol olur, alışkanlık olur, ne isterseniz o olur…
Sözün özü, tüm oyunlara karşı en büyük gücümüz, bu vatanın her bir ferdinin göğsünü gere gere haykırdığı o kutlu sözde saklıdır: "Ne Mutlu Türküm Diyene!"
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız